Sureler

Göster

Bakara Sûresi 31. Ayet

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنٖي بِاَسْمَاءِ هٰٓؤُلَاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ

31- Ve Allah (cc) Adem’e eşyanın bütün isimlerini öğretti. Sonra o eşyayı meleklere gösterip: ‘Eğer sadıklarsanız bunların isimlerini bana haber verin’ dedi.

 

‘Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti.’ Bu açıklama hilâfet istidadına malik olmanın çok taat ile olmadığının bilinmesi içindir. Mülkün maliki Allah’tır. Allah (cc) onu dilediğine verir. (Âl-i İmran, 26)

Cenâb-ı Hakk melekleri hem anlatarak, hem ikna ederek eğitiyor. Yeryüzünü, halifesi olarak yarattığı insanın özelliğini, farklılığını bizzat gösteriyor.

Melekler itirazvari sözleriyle kendilerinin Âdem’den (as) üstün olduklarını iddia etmişlerdi. Cenâb-ı Hakk, ‘Bu düşünceniz doğru ise isbat için Âdem’in bildiği bu isimleri bize bildirin’ buyurdu.

Hz. Âdem yokluktan varlığa, toprak bir ceset durumundan Allahu Teâlâ’nın halifesi insan konumuna geçerken, tarif edemeyeceği derecede muazzam bir merasimle karşılanmıştı.

Bu ona yapılan birinci ikramdı. Cenâb-ı Hakk Hz. Âdem’e olan nimet ve ikramını bu defa ona bütün isimlerini öğretmekle devam ettirdi.

Bütün eşyanın adlarını bildiren zarurî bir ilmi Âdem'de yaratarak veya kalbine ilham ve ilkâ ederek öğretti.

Cenâb-ı Allah ya o isimleri kendisi Hz. Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti. Veya bunları gerektiğinde kullanacak özel bir yeteneği haiz bir ruh üflemeyi takdir etti.
 

‘ عَلَّمَ ’ tefil babındandır. Bundan; Hz. Âdem'in isimleri birdenbire bir anlatma ile değil, terbiye sırrı ile tedriç (azar azar ilerleme) içinde öğreneceği anlaşılır. Ve bu sıfat beşerin mahiyeti ve ilk fıtratı demektir.

İnsanın tüm bilgileri, atası Hz. Âdem’e Allah tarafından verilen bilgiye dayanır. Bu bilgiler; kalp, akıl, fikir, zekâ, anlayış, hâfıza gibi Allah’ın ihsânı ettiği güçlere yüklendiği için ve gerçek bilgi vahiy olduğu için Allah’a aittir.
 

İsm-i Azam’ı Kim Bilir?

Adamın biri bir şeyhe giderek ona:
- Ben senden ism-i azamı öğrenmek istiyorum, der.
- Onu öğrenmek için sende bir ehliyet var mı? Adam:

- Evet, cevabını verir. Şeyh:
- Şehrin kapısına git otur. Sonra orada meydana gelen hadiselerden gördüklerini bana anlat, der.
Adam, gidip şehrin giriş kapısının önünde oturur. Orada, odun yüklü bir merkebi olan bir ihtiyarın bir asker tarafından dövüldüğünü, malının zorla alındığını, kendisine zulmedildiğini görür. Hemen şeyhe döner ve gördüğü bu hadiseyi olduğu gibi anlatır. Şeyh:
- Sen ism-i azamı bilseydin o adama ne yapardın? diye sorar.
- Ben o askerin helâk olması için duâ ederdim.
- İsm-i azamı bana öğreten o ihtiyardır. İsm-i azam ancak; zorluklar karşısında sabreden insanlara karşı şefkat ve merhamet üzere bulunan kimselere yakışır.

Bu âyet, ilmin faziletine delâlet eder. Çünkü melekler Âdem (as) ve zürriyetinden daha fazla ibâdet etmektedirler. Bununla beraber halifelik için seçilmediler.

Yine bu âyet hilâfette ilmin şart olduğuna delâlet etmektedir. ‘İlim rütbesi bütün rütbelerin üstündedir’ kavli nebisi bu hükmü ispatlar. Allah (cc) Hz. Âdem’e kendi isimlerini, eşyanın isimlerini ve bütün dilleri öğrettiği için ona kıymet vermişti.

Cenâb-ı Hakk, Âdem (as)’ı yaratmasındaki hikmetinin kemâlini, ancak onun ilmini izhar etmek sûretiyle göstermiştir.

Hz. Âdem’in (as) meleklerden üstün olması, onlardan daha âlim olmasıdır. En çok bilen, daha faziletlidir. Şu âyette olduğu gibi: ‘De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ (Zümer, 9) Allah (cc), Hz. Âdem’in şahsında insanın karşılaşacağı her türlü zorlukları yenme ve hayatı göğüsleyebilmesi için ihtiyaç duyacağı ilimleri, kıyâmete kadar gerekli bilgileri vermiş. Yani bu kâinatı bilgisayar sayarsak; Hz. Âdem onun hard diskidir. Hz. Âdem’de bulunan Muhammedî nûr, hâfızayı kuvvetlendiren ‘ram’ hükmündedir.

Bu âyet-i kerime, ‘tevhid ilmi’nden sonra evla olanın, lügat ilmini öğrenmek olduğunu göstermektedir. Zira Allahu Teâlâ, Âdem (as)’ın fazilet ve üstünlüğünü meleklere, lügat ilmiyle gösterdi.

Allahu Teâlâ Âdem'i (as) değişik parçalardan ve ayrı ayrı kuvvetlerden yarattı. Ona, aklî, hissi, hayalî ve vehmi özelliklerin tamamını idrak edebilecek bir kabiliyet verdi. Eşyaların isimlerini, özelliklerini, adlarını, ilimleri ve asıllarını, sanatları, kanun, âlet ve niceliklerini ona ilham etti.

Bu açıklama ile Allah, meleklere şöyle demek istiyor: ‘Ben Âdem’e sadece yetki değil; bilgi de veriyorum. Bu nedenle onun halife tayin edilmesinin iki yönü var: Karanlık yönü, onun yetkisini kötüye kullanarak fesat çıkarması, aydınlık yönü ise, bilgisinin yardımıyla iyiliğe yönelmesidir. Akıllı bir kimse, iyi özellikleri olan bir şeyden, sadece kötülük potansiyeline sahip olduğu için vazgeçmez

Âdem (as), isimleri bilmekle tahsis edildi. Çünkü Âdem (as), âlemin hülâsasıdır (özüdür). Âdem (as)’ın ruhu, âlem ağacının tohumuydu. Onun şahsı, âlem ağacının meyvesiydi. Bundan dolayı onun şahsı, (âlemin) içindeki her şey yaratıldıktan sonra yaratıldı. Meyvenin, ağacın yaratılmasından sonra yaratılması gibi. Meyve, ağacın bütün dallarında olduğu ve hatta ağacın en yüksekliklerinde göründüğü gibi, Âdem (as) da mevcudat ağacının dalları üzerinde olup, o ağacın alt ve üstünde bulunur.

O mevcudat ağacının bütün parçalarında (dallarında) onun için bir menfaat, zarar, maslahat ve mefsedet vardır. Mevcudat ağacında var olan her şey ‘isim’ ile isimlendirildi. Bu menfaat ve mazarratı Allahu Teâlâ’nın kendisine öğrettiği ilim ile kavradı. Bunlar, Allahu Teâlâ’nın Âdem (as)’a bildirip, meleklerin bilmediği şeylerdendir.


 

Eşyanın İsimleri

Allahu Teâlâ, her dilde bütün eşyanın isimlerini Âdem (as)’ın kalbine ilham etti. Sonra bu isimleri yanındakilere söyledi. Sadece eşyanın isimleri değil, o varlıkların halleri, onların dini ve dünyevi faydaları da kendisine öğretildi.

Gerçekte insanoğlunun eşya ile ilgili tüm bilgisi, onlara isimler vermesine dayanır. Bu nedenle Hz. Âdem’e her şeyin isimlerinin öğretilmesi, onlarla ilgili bilginin de öğretilmesi anlamına gelir.

İsimlerin öğretilmesi; aynı zamanda insanoğluna şahısları ve eşyayı isimlendirme kudretinin verilmesidir. Bu kudretin insan hayatında büyük önemi vardır. İnsana eşyayı isimlendirme kudreti verilmeseydi, bir insan diğerinden bir şey isterken veya o şey hakkında mâlûmat edinirken çok büyük zorluklar yaşardı. Meselâ, hurma ağacını anlatmak isteyen kişi, ağacı omuzlayıp getirmek mecburiyetinde kalacaktı.

Meleklerin bu kabiliyete ihtiyaçları yoktur. Zira vazifeleri böyle bir ihtiyacı icab ettirmez. İşte bu yüzden onlara bu kabiliyet verilmemiştir.

Hz. Âdem yaratıldıktan sonra Allah (cc) onun yalnızlığını gidermek, kendisine uygun bir yardımcı yapmak üzere her kır hayvanını, göklerin her kuşunu topraktan yapar ve Âdem’e getirir. Âdem de bütün sığırlara, göklerin kuşlarına ve her kır hayvanına ad koyar. Âdem’in hayvanların ismini belirlemesi, hem onların görevlerini tesbit etmesi, hem de onlar üzerinde hükümran olması şeklinde açıklanmıştır.

Allahu Teâlâ, Âdem (as)’a meleklerin isimlerini, zürriyetinin hepsinin isimlerini (tâ kıyâmete kadar yeryüzüne gelecek olan bütün insanların kendi dillerindeki isimlerini), hayvanların, devenin, sığırın, koyunun isimlerini, nebatat ve cemadatın isimlerini, her şeyi yapma sanatını, şehirlerin, köylerin, kuşların, karganın, güvercinin, ağaçların isimlerini, olacakların ve kıyâmet gününe kadar yaratılacak olan şeylerin (bugün kullandığımız bilgisayar, fax, internet ve yarın keşfedilecek diğer bütün teknik aletlerin) isimlerini, yiyeceklerin ve içeceklerin isimlerini, cennetteki bütün nimetlerin isimlerini, her şeyin; kalkan, siper, kap kacak, çanak çömleğin ismini, hatta süt sağacak kabın bile adını öğretti.

Âdem (as)’a, mahlukatın isimleri öğretildiği gibi, Hakk Teâlâ’nın isimleri de öğretildi.

İsimlerden maksad, Arapça, Farsça, Rumca vb. muhtelif dillerin isimleridir. Âdemoğulları bu dillerle konuşuyorlardı; Âdem (as) ölüp, çocukları âlemin her tarafına dağılınca, onlardan her biri, bu dillerden biriyle konuşmaya başladı. Böylece konuşulan bu dil, onlara hakim oldu. Zaman uzayıp nesiller peşpeşe ölünce, bunlar diğer dilleri unuttular. İşte Âdem (as)’ın çocuklarının farklı dilleri konuşmalarının sebebi budur. Dünyada 1400’den fazla dil olduğu varsayılmaktadır.

Batılı araştırmacıların açıklamasına göre dünyadaki bütün insanların konuştuğu dillerde ortaklaşa kullandıkları dörtyüz kadar kelime vardır. Bu kelimeler her dilde kullanılmakta ve insan hançeresinden çıkmakta, sonradan öğrenilmemektedir.

Lisan, Âdem'in hilafetinin eseri değil, hilafetinin sebebidir.

Benim ümmetim su ile çamur içinde bana gösterildi. Âdem'e bütün isimler öğretildiği gibi, bana da bütün isimler öğretildi. Hadîs-i Şerîf

Cenâb-ı Hakk, o isimler içerisinde sanatlardan bin sanatı öğretti ve ona şöyle buyurdu:

‘Zürriyetine söyle: ‘Eğer dünyasız sabretmiyorsanız bu sanatlarla dünyayı elde etmeye çalışınız. Dünyayı din ile elde etmeye çalışmayınız. Çünkü din sadece benimdir. Cehennem olsun o kimseye ki, din ile dünyayı istiyor, cehennem olsun o kimseye.’ Hadîs-i Şerîf