114- Allah (c.c.)’ın mescitlerinde Allah (c.c.)’ın isminin anılmasını men edenlerden ve bunların harap olması için çalışanlardan daha zâlim kimdir? Bu kimseler o mescitlere ancak korka korka girerler. O kafirlere dünyada zillet, ahirette de en büyük azap vardır.
Müşrikler müslümanları Mescid-i Haram’dan men ediyorlardı. Bununla beraber usulü fıkıh kaidesine göre sebebin hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir.
Allah’ın mescitlerinden, Allah’ın ismini anmayı engelleyen kimse derken ‘men’ ismi mevsulü, hem müfrede hem cemiye kullanıldığı için fertleri, cemiyetleri, milletleri içine alır.
(Yıkımı için) ‘Harabı için çalışanlar’ cümlesi de bunu teyid eder. Çünkü bir tek kişinin buna gücü yetmez.
‘ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَا اِلَّا خَائِفٖينَ ’ cümlesindeki ‘ لَهُمْ ’ zamiriyle gelmesi o tiynette olanların camiye girmelerinin kendi lehlerine değil, oradan sevap, feyiz, sekine, ilim, irfan alamayacaklarını gösterir. Niyetleri bozuk olduğundan namaz kılsalar da kabul olmaz, aleyhlerine olur, manası taşır. Buradaki ‘ لَ ’ harf-i ceri istiare-i tebaiye, tahakkümiye yoluyla ‘Aleyhlerine’ anlamındadır.
Çünkü görünüşte boyun eğdiklerini gösteren secde halinde olsalar da niyetlerinde Din-i İslam’ın sönmesini, mescitlerin maddi veya mânevi yıkılmasını isterler. Allah’ın anılmasından korkar, ürperirler. Zikredenleri suçlu sayarlar. Ötede, beride ‘Hû’cular, vs’ lakaplar takarlar. Mescit yapılmasına karşı çıkar, mescidin işlevini, görevini unuturlar, unuttururlar.
Namazdan sonra camiler, mescitler kilitlenir. Namazdan namaza gelinir. Hatta ısıtma sistemleri bile namazdan namaza ısıtır mescitleri. Çünkü camiden, cemaatten, İslami, Kurani bilgilerden mahrum, mâneviyatsız yetişen vatan evlatları camiye ancak hırsızlık yapsın diye giriyorlar da, onun için kapılar kilitleniyor.
Allah’ın isminin gizli, aşikar Allah’ın evinde anılmasının ne zararı olabilir? İnsanların bile evlerinde isminin anılması yasak değilken, en doğal hakkı iken, nasıl olur da Allah’ın evinde O’nun ismi anılmaz?
Mescitlerin iki türlü imarı ve iki türlü yıkımı olduğunu âyeti kerime haber veriyor:
1- Mescidin yapısının yıkılması,
2- Mescidin işlevinin yıkılması. Yani mescide cemaatin hazırlanmaması, insanların dinden, imandan, mânevi duygulardan mahrum yetiştirilmesi ve mescitlerin cemaatsiz kalması. Mescidi Aksa, Ayasofya bunların en açık delili.
Aylar yıllar geçti, hala ağlarsın,
Artık yaşlarını sil Ayasofya.
O mahzun halinle yürek dağlarsın,
Fethin sembolüsün bil Ayasofya.
Biliriz yaranı derindir, derin,
Bakarsın bizlere mahzun ve serin,
Gönüllerde yine aynıdır yerin,
Olmasın yaşların sil, Ayasofya.
Cenâb-ı Hakk’ın evini yıkan, yıktıran, cemaati dağıtan, mümin ağzını tıkayan, müezzinin elini bağlayan, mescitleri tiyatroya çeviren, Allah’ın adının anılmasını engelleyen, kim olursa olsun dünyada rüsvaylığı, âhirette büyük azabı hak kazanmıştır. (Cümlede geçen lam’lar lam-ı istihkak’tır.)
Şimdi içinde korkusuzca zikir yapılan, bir mescit, bir cami gösterebilir misiniz? Âyet-i kerime bu günkü hâlimizi ne güzel tasvir ediyor. ‘Allah Allah’ sadalarıyla fethedilip adına ‘İslambol’ denilen şehrimizin adıyla birlikte kendi de bozuldu.
Her şeyin hakkı, onun layık olduğu yere konmasıdır. Zulüm bir şeyi, kendi yerinden başka yere koymaktır. Bir şey layık olduğu yerinden, ne kadar uzaklaştırılırsa, o kadar zulüm yapılmış olur ve o şey, ne kadar yüce, ne kadar kutsal ise zulüm de o ölçüde aşırı gitmiş olur. Nitekim Allah'a şirk koşmak en büyük zulümdür. Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah denilmekten menetmek ve harap olmalarına çalışmak da hem Allah’ın, hem mescitlerin, hem de insanların hakkına son derece tecavüz demektir. Bunu yapabilen zâlimler, hiçbir zulümden çekinmez, her türlü haksızlığı yapar, hepsine kapı açarlar. Mescitlere saldırmak ve onların maddeten veya manen harap olmalarına çalışmak, zulümlerin en büyüğüdür ve bunu yapanlar en zâlim kimselerdir.
Bu inkârî istifham, bu zulmün üstünde başka bir zulüm bulunmadığını beyan içindir. ‘Allah'ın mescitleri’ şeklindeki isim tamlamasından çıkan hüküm, hiçbir istisnası olmayarak bu ifadenin bütün mescitler hakkında geçerli olduğunu gösterir.
Kudüs ilk defa Buhtü-nassar tarafından feci şekilde işgal edilmiş, yakılıp yıkılmıştır. Hz. Davut'tan beri devam eden İsrail devletine son verilmiştir. Kudüs daha sonra Pers hükümdarlarından Erdişiri Behmen tarafından yeniden imar edildi. İsrailoğulları yine toplanmış ve İran'a bağımlı mahallî bir hükümet kurmuşlardı. Ancak daha sonra Yunanlılar'ın, onun arkasından da Romalılar'ın idaresi altına girmişlerdi.
Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm'ı işte o zamanlar şehit etmişlerdi.
Roma'da Hıristiyanlık'ı kabul ve ilan eden, aynı zamanda İstanbul'un kurucusu Kostantin'in anası Eleni, hıristiyanlarca, Hz. İsa'nın üzerinde asıldığı ve bir yere gömülüp saklandığı iddia edilen salibi (haçı) bulup çıkarmak için Kudüs'e gitmiş, söz konusu salibi bulup çıkartmıştı. Çıkarttığı o gün hıristiyanlarca ‘Salip Bayramı’ olarak kabul edildi. Eleni Kudüs'e varır varmaz, Hz. İsa'nın, güya gömülü olduğu iddia olunan kabir üzerine ‘Kıyame’ kilisesini bina ettirmiş ve Beytü'l-Makdis'in önündeki heykeli yıktırıp üzerine de şehrin çöp ve süprüntülerinin dökülmesini emretmişti.
İşte o tarihten Hz. Ömer zamanına kadar hıristiyanlar orayı mezbele (çöplük) yapmış ve öyle kullanmışlardı. Orada Allah'a duâ ve ibâdet etmek isteyenleri de engelliyorlardı. Hz. Ömer zamanında Mescid-i Aksa müslümanlar tarafından yeniden bina edilmişti.
Yahudiler de bu işlere sebebiyet vermek ve Beytü'l- Makdis'in hakkını ödememek suretiyle onu tahribe çalışanlar zümresine dâhildir. Şu halde âyetin siyakı hem yahudi, hem hıristiyan ve hem de müşriklere temas ederek, mescitlerin hürmet hakkını genelleştirmiştir. Hangi dinden olursa olsun, hatta isterse dinsiz ve putperest olsun, Allah'ın adı anılan mescitlere, mabetlere herkesin saygılı olması gerekir.
İşte o zâlimler yıkmaya çalıştıkları o mescitlere yanaşamamalı, el sürememeli, şâyet girerlerse can korkusuyla titreye titreye girebilmelidirler. Çünkü hâinler korkak olur.
Onların hakkı budur. Allahu Teâlâ bunu er geç tatbik edecektir. Nitekim Kur'ân'ın bu mucizevî haberi zuhur etmiş, Kudüs Bizanslılar'ın elinden çıkmış, müslümanların eline geçmiş, Beytü'l-Makdis yeniden imar edilip mescit haline getirilmiş, o zâlimler de oraya korka korka girebilir olmuşlardır.
Bu âyette bugünkü müslümanlar için de büyük ders vardır. Bir gün gelecek o engellemeleri, o zulümleri yaptıranlar devletlerini, güç ve kuvvetlerini yitirecek, güçsüz kalıp perişan olacaklardır.
Süddî tefsirinde bu perişanlıktan maksat, Kostantiniyye’nin yani İstanbul'un fethi olduğu zikredilmiştir. İbni Cerir, Keşşâf ve başka muteber tefsirlerde de bu görüş naklolunmuştur. Bu tefsirler İstanbul'un fethinden asırlarca önce yazıldığına ve Süddî fetihten beş-altı asır önce yaşadığına göre, bu tefsirin kaynağı Hz. Peygamber'den rivâyet edildiğinde şüpheye düşmemek gerekir.
✧ Yeryüzünde Allah'a en sevimli yerler mescidlerdir. (Hadis-i Şerif, Müslim)
✧ Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namaza devam eden, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler mamur eder. İşte bunların hidâyete muvaffak olmaları umulur. (Tevbe; 18)
✧ Kim Allah'ın rızâsını düşünerek bağırtlak kuşunun yuvası kadar bir mescid inşa ederse, Allah onun için cennette bir mislini inşa eder. Hadîs-i Şerîf
Gaflet uykusundan millet uyansın,
Hakkın boyasıyla yine boyansın,
Zâlimlere değil hakka dayansın,
O zaman düşmanlar çil Ayasofya.
Değişmez ölçüyü millet taşırdı,
Temel taşlarını küffara aşırdı,
Bir sam yeli esti yolu şaşırdı,
Karıncayı sandı fil, Ayasofya
İlk mescid, ilk muhacirlerin Kubâ mıntıkasındaki Amr b. Avfoğullarının hurma bahçesinin bulunduğu yeri düzenleyerek namaz kılmaya başladıkları yerdir. Efendimiz (s.a.v.) hicret esnasında Medine'ye varmadan bu bölgeye gelmiş, birkaç gün kalmış ve burayı biraz daha genişleterek Kubâ mescidini inşa etmiştir. Mescid'in inşasında en büyük gayreti Ammar b. Yâsir (ra) göstermiştir. Kendisi hakkında 'İslâm'da ilk mescid bina eden kimse' denilir. Allahu Teâla Tevbe Sûresi 108. âyette bu mescidi, ‘Takvâ üzerine kurulan mescid’ diyerek vasıflandırmıştır.
Medine'ye vardıktan sonra Mescid-i Nebevî inşâ edilmiştir. Bir peygamber düşünün; ashabı ile birlikte memleketinden, yurdundan, yuvasından çıkartılmış, uzun, yorucu ve meşakkatli bir yolculuktan sonra henüz kendilerini neyi beklediğini bilmedikleri yeni bir diyara geliyorlar ve ilk yaptıkları şey mescid inşâ etmek. Bu durum İslâm'da mescidin ne kadar önem arz ettiğini ifade eder.
İsteriz müminler sende cem olsun,
Haktan hakikattan her gün dem olsun,
Kuduz köpeklere varsın yem olsun,
Sana uzatılan dil Ayasofya.
Fatih’in vakfını tutarız müze,
Torunuyuz deyip çıkarız yüze,
Gün gelip bu hesap sorulur bize,
Görecek göz neden mil, Ayasofya.
Cami, insanların bir araya gelerek itikâf yaptıkları, nefsaniyet ve cismaniyetten tecerrüt ettikleri, cismaniyeti bıraktıkları, kalb ve ruhun hayatına yükseldikleri mübarek mekânın adıdır. Cami, namaz için insanları cem eden bir yer olmasının yanında, aynı zamanda pek çok meselenin halledildiği bir mekândı.
Efendimiz (s.a.v.) tebliğini sunma, meseleleri istişare etme, aldığı kararları infaz etme, bir problem karşısında çözüm üretme gibi maksatlarla sahabelerini mescitte toplardı.
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in nübüvvet görevi yanında, devlet başkanlığı, hâkimlik, komutanlık gibi görevleri de vardı. Mescid-i Nebevî devletin idare merkezi idi. Elçiler orada karşılanır, bazen orada misafir edilirdi. Efendimiz (s.a.v.) Necran Hıristiyanlarını Mescid-i Nebevî’de kabul etmiş ve onlar orada günlerce kalmıştı. Onun, elçileri kabul ettiği yer, hâlen ‘Üstüvânetü’l-vüfûd’ (elçiler sütunu) olarak bilinmektedir
Ordu orada teçhiz edilip sefere gönderilir, dâvâlara orada bakılırdı. Hz. Peygamber, savaş kararlarını genellikle mescidde verip, minberde ilân ederdi; açılan deftere gönüllülerin adlarını yazdırmalarını isterdi. Orduyu donatmak üzere halkı yardıma buradan çağırırdı. Bir seriyye göndereceği zaman kumandanına mescidde tâlimat verirdi. Abdullah bin Cahş’ı Nahle’ye gönderdiğinde onu gizli bir yazılı tâlimatla Mescid-i Nebevî’den uğurlamıştır. Orduya bizzat kumanda edeceği zaman, mescidde iki rekât namaz kılar, zırhını giyerek dışarı çıkar ve kapıya getirilen atına binip seferi başlatırdı. Kumandanlar sefer dönüşünde mescidde rapor verirlerdi
Devletin hazinesi orada muhafaza edilir ve gereken yerlere oradan sarfedilirdi. Mescid-i Nebevî’ye bitişik ‘meşrebe’, ‘gurfe’ veya ‘hizâne’ adlarıyla anılan bir oda beytülmâl olarak kullanılıyordu. Buranın idaresi Bilal (ra) tarafından yürütülüyordu. Sonraki devletlerde de Beytülmâl genellikle câmiye bitişikti, hatta bazen câminin içinde yer alırdı. Hz. Ali döneminde Basra beytülmâli aynı zamanda şehrin büyük câmii durumundaydı.
Mescid aynı zamanda bir ilim merkeziydi. Hz. Peygamber (asm) Mescid-i Nebevî'deki ‘Suffe’ ile, üniversitelerin ilk temelini atmıştır. Suffe yatılı bir üniversite özelliği taşımakta idi. Suffa ehli, burada okuma yazma, ilmihâl ve özellikle hadis öğreniyorlardı. Suffa ashabının sayısı zaman zaman dört yüze kadar çıkmıştır.
Ashâb-ı Suffe, âni askerî görevler için hazır birlik özelliği de taşıyordu. Devlet başkanının oturduğu yerin hemen bitişiğinde bulunan, ticaret ve toprakla uğraşmayan, en zâhid, en heyecanlı kişilerden oluşan ashâb-ı Suffe, sevkedildikleri hedeflere hemen gider ve görevlerini lâyıkıyla îfâ ederlerdi.
Suffe'de üç sınıf insan kalırdı. Evlenmemiş bekâr delikanlılar, kendisi Medine'ye hicret etmiş ama hanımını ve çocuklarını getirmemiş muhacirler, bir de Medine'ye gelen misafirler. Hicretin dokuzuncu senesine kadar Hz. Peygamber'i ziyaret için gelen misafirler Suffe'de kalırlardı. Dokuzuncu senede Hz. Peygamber mescidin yanında bir devlet misafirhanesi yaptırdı ve gelen heyetleri burada ağırlamaya başladı.
Hz. Peygamber’in Mescid-i Nebevî’deki derslerine ‘meclisü’l-ilm’ denilmiştir ki, bu ilk asırda hadis derslerini ifade ediyordu. Bu meclislerde Hz. Peygamber’in etrafında iç içe daire şeklinde oturan dinleyici grubuna ‘halka’ denilmiştir (Buhârî) Halkalara ders vermede bazı sahâbîler de kendisine yardımcı olmuştur. Ubâde bin Sâmit bunlardan biriydi ve mescidde Kur’an-ı Kerim, okuma-yazma öğretiyordu.
Mescid-i Nebevî’de zikir, sohbet halkaları oluşur ve Hazreti Peygamber (s.a.v.) sohbet ederlerdi. Dışarıdan yeni gelen bir şahıs da hemen o halkaya dâhil olurdu. Allah Rasûlü de, herkesin kendisini rahatlıkla görebileceği bir yerde dururdu. Zaten sahabe efendilerimiz de, O’nu temaşaya, gözlerinin mimiklerine varıncaya kadar O’nu yakından takibe can atarlardı.
Allah Rasûlü, sohbete çok önem veriyordu. Bir gün bir sahabi efendimizin şartları zorlayarak o halkanın içine girmeye çalışmasını takdir etmiş; halkanın arkasında oturmanın himmetsizlik olduğunu söylemişti. Halkada yer bulamadığından dolayı ayrılıp giden birisi için;
‘O geri döndü, Allah da ondan yüz çevirdi’ ikazında bulunmuştu. (Buhari, Müslim)
Mescidler, ihtiyaç olduğunda hastahane görevi de üstlenmiştir. Hendek Gazvesinde yaralanan Sa’d bin Muâz için Mescid-i Nebevî’de bir çadır kurulmuştu.
Tutukevi, hapishane olarak da gerektiğinde mescid kullanılırdı. Savaş esirleri geçici olarak mescidde muhâfaza edilmiştir. Ancak, bununla, esirin İslâmiyet’i tanıyıp, müslüman olması amaçlanmış ve genellikle başarıya ulaşılmıştır.
Mescidler, aynı zamanda müslümanların günlük yorgunluklarını giderebilecek ve istirahat edebilecekleri yerlerdir.
Bazı sahâbîler kaylûle için mescidi kullanırdı.
Mescidler, nikâh ve düğün salonuydu. Peygamber Efendimiz, nikâhın mescidde ilân edilmesini istemiş (Tirmizî), merâsimlerin orada yapılmasını özellikle tavsiye etmiştir.
Asr-ı saâdet’te mescidlerde yemek de yenirdi. Peygamberimiz (s.a.v.), fakirlerin yemesi için mescidin direklerine hurma salkımları astırırdı.
Rasûlullah’ın (s.a.v.) Mescid-i Nebevî’de abdest aldığı rivâyet edilmiştir. Bu tatbikat, bazı câmilerin içinde şadırvan yapılarak kurumlaştırılmıştır Meselâ, Bursa Ulu Câmii, Kütahya Ulu Câmii gibi.
Mescidini, evini ve talebe yurdunu bir araya toplayan Hz. Peygamber, burayı hayatın merkezi haline getirmişti. Temeli taştan, duvarları kerpiçten, direkleri hurma gövdelerinden ve tavanı hurma dalları ile yapraklarından olan bu yapı çok büyük fonksiyonlar icra ediyordu. Damla orada derya oluyor, zerre de güneşe dönüşüyordu.
Akan bütün yaşlar Hak için aksa,
Esir mi olurdu Mescid-i Aksa?
Âyetin asıl iniş sebebi, Beyt-i Makdis'in tahribi olup, âyet Rum ve hıristiyanlar hakkındadır. Bir kısım tefsirciler, bunun müşrikler hakkında olduğunu da açıklamışlardır. En doğrusu hıristiyanların müşriklerle olan ortak özellikleri hakkındadır. Buhtu-nassar (veya Buhtunnasr) denilen hükümdar, müşrik Romalılar ve hıristiyan Bizanslılar Mescidi Aksa’yı yıkım işinde birleşmişlerdir. Arap müşrikleri de Kâbe hakkında bunlara benzemişlerdir.
Abdullah b. Abbas hazretlerinden: ‘Roma kayserlerinden Titos, Kudüs'e hücum etmiş, halkı kılıçtan geçirmiş, çocuklarını esir almış, Tevrat'ı yakmış ve Beyt-i Makdis'i tahrip etmiş, mabedin içinde domuzlar kesmişler, leşler bırakmışlar...’