127- Yine o vakti hatırlayın ki, İbrahim Kabe’nin temellerini İsmâil ile birlikte yükseltiyor ve duâ ediyorlardı: ‘Ey Rabbimiz, yaptığımız hayırlı işleri kabul buyur. Hakikaten sen duâmızı işitici ve niyetimizi bilicisin.
Cenâb-ı Hakk Hz. İbrahim’in ve oğlu İsmail’in serüvenini anlatmaya devam ediyor. Beytullah’ın temellerini yükselttiklerini anlatıyor ve bizim de hatırlamamızı, düşünüp ders almamızı istiyor.
Çünkü kaide gereği her ‘ اِذْ ’ zarfının tahtında(altında) ‘ اُذْكُرْ / hatırla’ fiili gizlidir. Kendi geçmişimizi hatırlamamız bir mana ifade etmez. Ancak bizi efkarlandırır, üzer. İleri-geri laflar ettirir. Buna rağmen hatırlamak, hatırlanmak için ne gayretler gösteririz. Resimler, video çekimler, hatıralar, doğum günleri, antika eşyalar, yadigâr hediyeler vs.
Bu tutkumuz bizi günaha soksa da vazgeçemeyiz. Bazen emr-i ilâhilere bile farkına varmadan ‘yasak’ deriz. Mesela bir dostumuza hediye verirken ‘Sakın hiç kimseye verme, darılırım. Sende kalsın’ diye ısrar ederken, hediyeyi hediye etmenin sünnet olduğunu gözardı ederiz.
Ölenlerin eşyalarını vermek ve onlara sevap kazandırmak gerekirken eskileri verip yenileri kendimize ayırırız. Ya da vermemiz gereken bir şeyi ‘bu bana filandan hatıra’ deyip vermeyiz. Haram olan cimriliği yapar veya emrederiz. Ya da çeşitli nesneleri biriktirmenin adına koleksiyon, deriz.
Âyette ‘ اِذْ - اِذَا’ geçmesinin bir sebebi de (mefhumu muhalifi) ‘Siz kendinizi, yaşantınızı, geçmişinizi, zevklerinizi, günahlarınızı, sevaplarınızı hatırlayıp zihninizi onlarla meşgul etmeyi bırakın. Benim size ‘Hatırlayın’ dediğim, altını özellikle çizdiğim olayları şahısları hatırlayın ki o sizin ufkunuzu açsın, yön versin. Fanileri hatırlamak, yolunuzu kesmekten başka bir şeye yaramaz. Hz. İbrahim ‘Ben kaybolanları sevmem’ (Enam, 76) dememiş miydi? ‘Sizin yanınızdakiler tükenir, ancak Allah katındakiler bakidir.’ (Nahl, 96)
Geçmişle geri kalma
Müstakbele hem dalma
Hal ile dahi olma
Görelim Mevlâm neyler
Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim Hakkı
Lüzumsuz hatıralar, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği en değerli nimet olan aklı boşa harcayıp zayi etmektir. Bunun için yüce dinimiz zihnimizi bulandıran her şeyi yasak kılmış: ‘Yalan söylemeyin, gıybet etmeyin, boş konuşmayın, affedin, aldırmayın, kınamayın, müzik dinlemeyin, alay etmeyin, küçümsemeyin’ nehiyleri bunlardan sadece birkaçı.
Hatır saymak
‘Beyti Hz. İbrahim yaptı ve İsmail’ buyururken kıymetli ve önce olanı takdim edip oğlu İsmail’i ona atfetti. Fiili tesniye getirebilirdi veya mefulden önce zikredebilirdi. Burada saygı ve herkese kendi değerini vermek, çocuklarımızı kendi önümüze geçirip küstah, nankör ve şımarık yetiştirmemeye işaret vardır. Bu bütün birimlerde böyledir.
Âyette ‘Esas’ yerine ‘kaide’nin cemisi olan ‘kavaid’ kelimesi gelmiş (istiare). Hocamızın yorumuyla bu; dinî ilimlerin, on iki ilmin tahsil edilmesi, din binasının ve ilmin temelidir. Nasıl ki; temelsiz bina olmaz. Olsa da sağlam olmaz. Gecekondu gibi birşey olur. Üzerine kat atılmaz.
Yani İslâmî ilimler kulaktan dolma, ordan burdan birşey duymak, bir kaç kitap okumak, ya da bilgili kişilerle beraber olmakla âlim olunmaz. Efendimiz (s.a.v.), Kıyâmet alametleri arasında câhil müctehitlerin çok olmasını bildiriyor. Osmanlı medreselerinde yirmi-otuz yıl ilim tahsili yapılırdı. En son tefsir ve hadis ilmi okunurdu. Şimdilerde altyapı olmadan direkt tefsir, hadis okuyup kısa yoldan hoca olma heveslileri dikkati çekecek boyuta ulaşmış durumda.
Bunun sonucu da yanlış fetvalar, fasid kıyaslar, bozuk akideler, çeşitli fırkalar, şucular, bucular. Efendimizin (s.a.v.) buyurduğu gibi; yetmiş üç fırka. Bunlardan sadece birisi hak; ehli sünnet ve’l cemaat, gerisi bâtıl.
Bir kimse kırk yıl doktorun yanında çalışsa doktor olmadığı gibi, ilmin kenarında bucağında bulunmakla da âlim olunmaz. Ömer Nasuhi Hazretleri Usul-ü Fıkıh kitabında ‘Bir kimse on iki ilmi öğrenip iyice hazmetmedikçe bütün fetvaları ezberlemiş olsa da hazır fetvayı anlatamaz. Yani fetva verme yetkisine sahip değildir’ buyurmuştur.
Kısaca kaide ilimlerini tanıtacak olursak:
Sarf: Lugat ve kelime bilgisi.
Nahiv: Cümle bilgisi.
Belagat: Edebi sanatlar. (Meani- Beyan- Bedi)
Kelam: İmani deliller
Akaid: İman
Tasavvuf: Ahlâk
Siyer: Ahlâk-ı Muhammedi
Usulü fıkıh: Fıkhın asılları
Usulü Hadis: Hadis usulleri
İlmi Vaz’ı: Kelimelerin türeyiş yerleri
İlmi Aruz: Şiir kalıpları
Mantık: Delil getirme
İlim öğrenmek isteyen bunları öğrenmek zorundadır. Tıpkı alfabeyi bilmeden kitap okunmadığı gibi. Toprağı kazmadan tohum atmak gibi. Hiçbir okulda hiçbir öğrenci çalışmadan, imtihana tâbi tutulmadan elini kolunu sallayarak sınıf atlayamaz. Sırayı takip etmek, çalışmak zorundadır. Eskilerin, ‘Yürümeden hacı, okumadan hoca olunmaz’ demeleri gibi.
Medreseler, tekkeler kapanıp İslâmî ilimler resmen kontrolden çıktığı için maalesef kendini âlim sanan câhiller korsan bir şekilde ortaya çıktı, câhil halkı istedikleri gibi güdüyorlar. Üstelik bir çoğu kendine sıkı sıkı bağlayıp başka kaynaklardan, başka hocalardan ilim öğrenip sohbet dinlemesini yasaklama cesaretini de gösteriyorlar.
Bu tür câhil müctehitlere Kuşeyri Risalesi ‘Dinin yan kesicileri’ diyor. Çünkü kendi bilgisi yok, ya da yetersiz. İnsanların başka yerden öğrenmesini de engellediğinden, yolunu kestiğinden bu tabiri uygun görmüş.
Bu işari manadan sonra konumuza devam edelim: ‘Rabbimiz! Bizden kabul buyur’ diye baba oğul duâ ettiler.
Çünkü yaptıkları sıradan bir yapı değildi. Bütün dünyanın ibâdet merkezi olan Kabe’yi yapmışlardı. Bu bir ibâdetti.
Herkese nasip olmayan bir ameldi. Ezelde meleklerin temelini attığı kutsal mekanın yeniden yapılmasıydı. Bir emr-i ilâhi, bir beldenin canlanmasıydı.
Hz. İbrahim, bu duâsıyla Allah için yapılan bir amelle övünme yerine Cenâb-ı Hakk’a karşı mahviyet içinde olunması, kabule şayan olmasına duâ edilmesi gerektiğini bizzat yaparak alemlere ders vermiştir.
Bu gerçeği Nasr Suresi’nde de görmekteyiz. Efendimiz (s.a.v.) Allah’ın yardımı ve fetihle müjdelenirken, insanların oluk oluk dine girdiği müjdelenirken, akabinde Rabbine hamd ile tesbih et, O’ndan af dile, buyruluyor.
Kur’an-ı Kerim’de bütün peygamberlerin kendilerine bir nimet verildiğinde duâ ettiklerini görmekteyiz. Bu; nimetten ziyade nimet vereni görmenin ifadesi olsa gerek.
‘Muhakkak sen işiten ve bilensin’ cümlesi, dost İbrahim ve onun halim oğlu İsmail’in duâlarını aleme ilan etmekle beraber onların ahlâk, karakter ve nezaketini anlatmaktadır. Bu ve sonrasındaki duâlar örnek duâlardır. Hem tâlim hem tazim, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını bildiğini bildirmektir (lazım-ı faide-i haber).
‘Semi’sin ya Rabbi, duâmı işittin, İsmail’i verdin.’ Zaten İsmail; Allah işitti, demektir İbranice’de.
‘Âlim’sin, gayretimi, imanımı, niyetimi bildin. Beni Nemrud’un ateşinde yakmadın, orayı bana gül bahçesi yaptın.
Ya Rabbi, Semi’sin, bildim. Çünkü gökyüzüne baktığım küçük yaşlarda arayış içinde, Rabbimi ararken, Ay’a, Güneş’e, yıldıza ‘Hâzâ Rabbi’ dediğimde beni duydun. Perdeleri kaldırıp yerlerin, göklerin melekûtunu gösterdin.
Âlim’sin ya Rabbi, bildim. Benim putlara meyletmediğimi bildiğin için beni onların şerrinden küçük yaştan itibaren korudun.’ Hz. İbrahim bu duâsıyla daha neler kasdetmiştir, Allahu a'lem.
Elvedâ Diyemiyorum
Vakit doldu Kabe’m şimdi karşımda
Bırakıpta seni gidemiyorum
Kâbe kokusu var gözün yaşında
Doyamadım, vedâ edemiyorum
Döner etrafında binler sevdâlı
Kucağında asırlarca kalmalı
Her mümin senden nasip almalı
Gönlüm sende Kâbe’m gidemiyorum
Sayılı gün bitti, güllerim soldu
Firakın ateşi bağrıma doldu
Tavafın, şavtın bir hayâl oldu
Seni düşünmeden edemiyorum
Çepeçevre dostlarınla hoşça kal
Sevgi arıları yine yapsın bal
Çağır beni tekrar derûnuna al
Tattım ama sana doyamıyorum
Bırakıpta seni nasıl giderim
Her namazda seni hayâl ederim
Çağır yine dâvetini beklerim
Hoşça kal, elvedâ diyemiyorum…