3- Onlar ki gayba (duyular ötesi aleme) inanır, namaz kılarlar, kendilerine verdiklerimizden infak ederler.
‘O müttakiler ki gayba inanırlar’ cümlesinin başındaki ‘ الَّذِينَ ’ ismi mevsulü, beyan ve medih için gelip, müttakileri gayba iman sıfatıyla tavsif etmiş.
‘ غَيْبِ’, elif lam’lı gelerek marife olmuş. Yani inanılması gereken gayba inanmak. Yoksa delilli delilsiz her gayba inanmak bunun dışında kalır (Falcılara, büyücülere inanmak vs. gibi). Âyet müttaki olmanın ilk şartının iman olduğunu bildiriyor. Çünkü inanmadan bir şeyi yapmak, ve sakınmak imkansızdır.
İnsanın cesareti, mürüvveti, etkisi - tepkisi imanı nisbetindedir.
O iman ki, kızgın taşlar altındaki Bilal’e ‘ehad! ehad!’ dedirtti. O iman ki; Hamza’yı çifte kılıçla kahramanca cihat ettirip şehadet şerbeti içirtti.
O iman ki; Hz. Ebû Bekir’e, Hz. Hatice’ye tüm servetini bu uğurda feda ettirdi. O iman ki; Mus’ab’a bütün debdebe ve lüksü, evini, diyarını terk ettirip, Uhud’un eteğinde yarım kefenle şehit ettirdi.
O iman ki; kana susamış, gözü dönmüş sapıklık girdabında boğulmaya yüz tutmuş nice katı kalpleri yumuşatıp, ipek huylu, gani gönüllü sahabi eyledi. O sahabiler ki; malını, canını, evladını, eşini, işini, adet ve alışkanlıklarını bir çırpıda terk etmiş, Allah’ın askerleri olmuş. Emr-i ilâhi karşısında hiç tereddüt etmeden teslimiyet göstermiş; bin yıllık içkilerini devirmiş, Medine sokaklarından sel gibi akıtmış. Örtü âyeti iner inmez Resûlün tabiriyle ‘kara kartallar gibi’ siyah örtülerine bürünmüş.
Bütün bu örnekler gösteriyor ki; müttaki olmanın ana şartı, olmazsa olmaz kuralı iman, imanla yaşayıp imanla ölmek. Bunun için Rabbimiz ‘Ölmeyin, ölmeyin, ancak mümin olarak ölün.’ (Ali İmran, 102) buyurmuş.
İmansız göçen kimseye arkadan yapılan hayırlar, duâlar asla ulaşmaz. Onu cehennemden korumaz. İsterse Hz. İbrahim göndermiş olsun. (Mümtehine, 4) Çünkü imansız insan kayıtsız, kadrosuz sıradışı biridir. İyilik yapmış olsa da onu yükseltmez. Tıpkı okula kaydolmayan birinin ‘ben o kitapları okudum, sene sonunda bana da diploma verin’, demesine benzer.
‘ بِالْغَيْبِ’ kelimesindeki ‘ ب ’ beraberlik, bağlılık (ilsak) için olduğundan müminin her işi, her düşüncesi, her eylemi imanına bağlı, imanı doğrultusunda olmalı. Her şey iman vizesinden geçmeli. İmanın vikayesinde, himayesinde, gözetiminde olmalı. Tıpkı bir askerin amirine bağlılığı gibi, yemesi, giymesi, yatması, kalkması her şeyi emir komuta zinciri içinde olmalı. Zaten mümin de cündullah / Allah’ın askeri değil mi? Ona teslim ve inkıyadı tam olmalı, ona gönülden bağlanmalıdır.
Rasulullah’ın Selamıyla Malını Veren Vezir
Sâlihlerden biri için bir darlık hasıl olunca hemen Rasulullah’ı rüyasında görür. Rasulullah Efendimiz (sav):
‘Ey falan, kederlenip üzülme. Yarın vezir Ali b. İsa’ya git. Ona benden selâm söyle. Alamet olarak da ‘Sen Rasulullah’ın kabrinin yanında 4000 salavatı şerife okudun’ de. O sana yüz dinar verecek’ buyurdu.
Sabah olunca sâlih vezire gidip gördüğü rüyayı ona anlatır. Vezir Ali b. İsa ona acıyarak gözleri yaşla dolar ve o zata hitaben:
‘Ya filan bunu Allah (cc) ve Rasulünden başka kimse bilmiyordu. Allah ve Rasulü tasdik etti, sen de tasdik ettin’ deyip kölesine:
‘Ey köle, çantayı getir’ der.
Köle çantayı onun önüne getirir. Vezir çantadan üç yüz dinar çıkarır ve şöyle der:
‘Bu yüz dinar Rasulullah’ın dediğidir. Şu yüz dinar da müjde içindir. Şu diğer yüz dinar da sana hediyedir.’
Adam üç yüz dinarla beraber vezirin yanından çıkar… Böylece hüznü ve kederi giderilmiş olur.
‘ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ’cümlesinde, iman muzâri gelmiş. Bu siga hem şimdiki, hem de gelecek zamanı ifade etmekle beraber istimrar-ı teceddüdi’yi bünyesinde taşır. Aynı zamanda bu siganın isme benzeme özelliği de vardır.
Bu kuralların ışığıyla biz, imanın daima yenilenmesini, kuvvetlendirilmesini, devamını, derecesinin yükselmesini, icmali ve tafsili olarak, inanılması gereken her şeyin, her hükmün tek tek delilleriyle incelenip, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak derecede yakin hasıl olmasını düşünebiliriz.
Aynı zamanda iman emniyet kökünden, güvenmek, güvenilir olmak, emin olmak, emin kılmak manalarına geldiğinden müttaki kelimesi ile uyum içinde bir bütünlük arz eder. Buna da ilm-i bedide, muraat-ı nazır (benzerliğe riâyet) denir.
Gazali’nin deyimiyle; iman kalbe doğan bir güneş, onun dalları zahir azalarda gözükür. Göz, kulak, dil, el, ayak, mide hepsi iman kontrolünde hareket eder. Sonuç böyleyse iman kalbe yerleşmiş demektir.
İman, bedende kalp mesabesindedir. O yoksa hiçbir şeyin kıymeti yok. O bozuksa her şey bozuk, o hastaysa her şey hasta. Bunun için Yüce Allah ‘Bu âyetlerde kalbi olana bir ihtar vardır.’ (Kaf, 37) buyuruyor.
Yine Gazali’nin ifadesiyle, beden ülke, kalp hükümdar, akıl vezir, azalar asker. Demek asıl iş hükümdarın imanlı olup vezirin de mârifetullah ve muhabbetullahla donanımlı olması. Bundan sonra azalar zorunlu olarak sâlih amel, güzel ahlâk sergileyecektir.
Bu âyet müttakileri açıkladığından hem umumdan sonra hususiyi zikirle itnab, hem leffi neşir, hem tefri sanatını görüyoruz.
Mübteda olan ‘ الَّذِينَ ’nin haberi nahiv kurallarına göre isim olacakken hükmü takviye maksadıyla fiil geldi. Fiilin muzâri gelmesiyle de istimrarı teceddüdi (yenilenerek devam etme) hasıl oldu. Bu durumda mana ‘İmanını tazeleyerek devam ettirenler’ şeklinde oldu. Yani, bugün inanıp yarın inkar eden münafık tiplerin yapmacık ve çıkarcı imanlarına değer verilmez.
‘ غَيْب ’; gâbe fiilinin mastarı olup, duyularla algılanamayan, insanın deney ve gözlemlerine konu olmayan, Allah, cennet, cehennem, melek, vahiy, öldükten sonra dirilmek, hesap, kitap gibi tadılıp koklanamayan, ölçülüp tartılamayan Allah’ın verdiği haberlerdir ki, işte bunlara iman, gayba imandır. Veya gıyaben imandır.
✧ Gayb, Allah (cc)’dır. Yine gaybın Kur’an, vahiy ve benzerleri olduğu da söylenmiştir.
✧ Gayb, âhirettir. Hasan
✧ Kaderdir. İbni Keysan
✧ Burada bahsedilenler Ashab-ı Muhammed’dir. Çünkü öncekiler Nebi (sav)’i gördüler. Onu görmeyenler iman ettiler. Bu gayba imanın efdalidir. Abdullah b. Mesud
✧ Gayb bilinmez, ona iman edilir. Gaybı bilen kişi değil, ona iman eden kişi muttakidir.
Gayb iki çeşittir :
Birincisi: Ne melek, ne cin, ne de resûllerin bilmedikleri gayb. Allah’tan başka hiç kimsenin, hiçbir varlığın bilmediği gayb.
‘Gaybın anahtarları O’nun katındadır. O’ndan başkası asla onu bilemez!’ (En’âm 59)
‘Kıyâmetin saatini bilmek ancak Allah’a mahsustur. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz ki bütün bunları bilen Allah’tır, Allah her şeyden haberdardır.’ (Lokman, 34)
Allah’ın Resûlü, başına gelecekleri bir saat öncesinden bilseydi tedbir almaz mıydı? Meselâ onu akrep sokmuştur. Savaşta kılıç darbesi almış ve mübârek yanakları yaralanmıştır. Attan düşmüş, kendisine sihir yapılmıştır. Hanımının gerdanlığı kaybolmuş, çölde saatlerce aranmış, hattâ hanımı Hz. Ayşe hakkında bu konuda dedikodu çıkarılmış, durumu bilmeyen Allah’ın Resûlü Ayşe anamızın temiz olduğuna dair âyetler gelinceye kadar da huzursuz bir vaziyette beklemiştir. Eğer Allah’ın Resûlü gaybı bilmiş olsaydı bunlar asla olmazdı.
İkincisi; delili olan ve Allah’ın vahiy yoluyla sadece râzı olduğu Resûllerine bildirdiği gayblardır ki, işte yukarıdaki âyet bunu anlatır. O muttaki mü'minler, Allah’ın vahiy yoluyla peygamberine bildirdiği gayba inanırlar, o gaybî bilgilere iman edip teslim olurlar.
İnanılması gereken gayb:
‘ بِالْغَيْبِ ’deki ‘ elif lam ’ ahd içindir. Yâni muttakilerin inandıkları gayb, delili bulunan bu gayblardır. Allah, peygamberler, âhiret ve ahvali, melekler, nübüvvet, kitaplar, bunlar delili olan gayblardır. Yâni Allah’ın, peygamberine vahiy yoluyla bildirdiği gaybî bilgilerdir.
Abdullah b. Mes'ûd, Resûlullah (sav)'den rivâyetle dedi ki: Hiçbir mümin gayba imandan daha faziletli bir imana sahip olmaz. Bundan sonra da: ‘Onlar gayba inanırlar’ (Bakara, 3) buyruğunu okudu.
Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tarafından haber verilmek (tahdîs) gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham, ancak İslâm'a sağlam iman ve onun esaslarını samimiyetle yaşama sonucu elde edilirse muteber olur. Yine de ilham herkes için geçerli, üzerine hüküm bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmişse onu ilgilendirir, kesin delillere aykırı olmamak şartıyla onu bağlar.
Ebî Cuma şöyle anlatır:
— Beraberimizde Ebû Übeyde Âmir b. Cerrah olduğu halde Resûlullah (sav) ile yemek yedik. Bu esnada Âmir: Ey Allah'ın Resûlü! Bizden daha hayırlı birisi var mıdır? Seninle beraber müslüman olduk, seninle beraber cihad ettik.
— Evet. Bir kavim vardır ki, sizden sonra gelecekler. Beni görmedikleri halde bana îman ederler, işte onlar sizden daha hayırlıdır.’
✦ İman, emandan alınmıştır. Nefsini azaptan emin kıldığı için mümine mümin denmiştir. Esmâ-i ilâhiden biri de el- Mü’mindir (cc); kullarını azaptan emin kılma anlamındadır.
✦ İman, kalpte coşarsa, ameli eyleme dönüşür. Tıpkı kaynayan tencerenin kapağını oynattığı gibi. İmân, ibâdet, infak; birbirine zincirleme bağlı üç temel prensip. Birincisi küfür ve nifaktan kurtarıcı, saadet kapısına ulaştırıcı; ikincisi Hakk'a yaklaştırıcı ve insanı şükreden bahtiyarlar mertebesine yükselticidir. Üçüncüsü, geniş rahmete kapı açıcı, kemâle iletici ve ilâhî sevgiye yol açıcıdır.
✦ İman, kalpte parlak bir nokta hâlinde belirir. Amel ettikçe bu parlaklık kalbi kaplar. Nifak da, siyah bir nokta hâlinde belirir. İsyan edenin de bütün kalbi kararır ve o kalb de mühürlenmiş olur. Hz. Ali
İmanın tadını almak için:
1- Allah ve Resûlünün (sav) kendisine herkesten daha sevimli olması
2- Sadece Allah rızâsı için birbirini sevmek
3- İmandan sonra küfre dönmeyi bir ateşin içine atılmaktan daha ürkütücü bulmak. Hadîs-i Şerîf (Buhari-İman; 9)
İnanarak koştuk biz bu cepheye
Gelirse bizimle erenler gelsin
Kuru gölgelerden usandık artık
Davâmıza gönül verenler gelsin
Ödlekler, kaçaklar gölge etmesin
Görecek işi var çünkü herkesin
Hira dağındaki ilâhi sesin
Olgun meyveleri derenler gelsin.
‘Namazı ikâme ederler.’
Kur’an'dan istifade edebilmemiz, Kur’an’a muhatab olabilmemiz için ilk ve en önemli şart, iman ve akabinde namazı düzeltme emri. Bu bir vasıtalı kinayedir. Mana şöyledir: Namazı kıl ve gün be gün kalitesini artır. Kalıp namazından aslı miraç olan kalp namazına ulaşıncaya kadar namaz derecelerini bir bir aş. Has odanın has misafiri ol.
Bunun için namazın dış şartlarının düzgünlüğü ile (hudu) başla. Yedi zahir azanı günahtan, gafletten, kötü ahlâklardan bir bir arındır. Sonra kalpte bulunması muhtemel olan ahlâk- ı rezilelerden bir bir kurtul. Köklü bir temizlik yap. Ama biçme, yine bir daha, daha kuvvetli biter. Sök ve sık sık kontrol et (tahliye / boşaltmak). Boşaltma, temizleme işi bitince (tahliye / süslemek) güzel ahlâklarla bezemeye başla. Yemeği, içmeyi, midenin üçte ikisiyle sınırlı tut, üçte birini nur ile dolması için boş tut. Kalp ekranını günah çamurundan, oburluk buharından uzak tut. Gözyaşı ile abdest aldır kalbine. Hakiki hadesten taharet, necasetten taharet ancak bu şartlarla mümkün. Bu temizliğe gönül ekranı görüntü verinceye kadar devam et. Bu ilk aşama. Arınmanın kalitesi yükseldikçe, kalpten hafaya, ahfaya, sırra doğru merhale merhale yolculuk devam eder. Namaz miraç olur. Amirin istediği kaliteye ulaşır.
‘ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ ’ cümlesi, bu uzun serüvenin parolası. Kur’anda ikiyüz küsür yerde önümüze çıkıp yaratılış gayemizi, kulluk görevimizi remz eder. Efendimizin (sav) ‘Namazı benden gördüğünüz gibi kılın’ emri, sadece dış şartlarla sınırlı değil. ‘Namazı kılın’ yerine ‘namazı ikame ederler’ diye gelmesi istiaredir. Namazın kendiyle beraber düzeltilmesinin farz olduğu istiâre yapılarak gösterildi.
‘Ehline namazı emret’ (Taha, 132)
✧ ‘ الصَّلاةَ ’ lafzının devamlılık ve ayrılmamaktan alınmış olduğu da söylenmiştir.
✧ Namaz (salât) kelimesinin ateşte kavrulup, düzeltilerek yumuşatıldığı zaman kullanılan, ‘değneği ateş üzerinde ısıtmak’ kökünden alındığı da söylenmiştir (bugünkü fizik tedavisi gibi). Sanki namaz kılan ‘el-musalli’ namaz kılmak suretiyle kendisini doğrultur, yumuşatır ve huşua gelir gibi olduğundan bu isim verilmiştir.
✧ Salat, duâ ve rahmet anlamlarına gelir. ‘Allahumme salli ala Muhammed / Allah'ım, Muhammed'e rahmet buyur’ ifadesi de buradan gelmektedir.
✧ Salat, ibâdet anlamına da gelir.
✧ Salat, tesbih anlamına da gelir. Yüce Allah'ın: ‘Eğer o gerçekten tesbih edenlerden olmasaydı’ (Saffat, 143) buyruğu gibi.
✧ Salat, okumak anlamına da gelir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda bu anlamdadır: ‘Duâ yaparken, sesini pek yükseltme ve pek de kısma.’ (İsra, 110) Buna göre ‘salat’ lafzı müşterek bir lafızdır. Yine salat, içinde namaz kılınan ev anlamına da gelir. İbn Faris
✧ Salat'ın bildiğimiz ibâdet için özel bir isim olduğu da söylenmiştir. Çünkü şanı yüce Allah şeriatsız hiçbir zaman bırakmadı. Namazsız hiçbir şeriat de yoktur. Ebû Nasr el-Kuşeyri
✦ Namazla alâkalı olarak sürekli ikâme kelimesi kullanılmıştır. İkâme lügatte ayağa kaldırıp dikmek demektir. Onun içindir ki Allah’ın Resûlü: ‘Namaz dinin direğidir’ buyurur.
✦ Namazın ikamesi, rüku' ve secdesini tamamlamaktır. Kur'an'ı namazda okumak, huşu'a bürünmek ve kalben namaza yönelmektir. İbnu Abbas
✦ Namazın ikâmesi, vakitlerini, abdestini, rüku' ve secdesini korumak demektir. Katade
Resûlûllah (sav) miraçtan dönerken Cenâb-ı Hakk ‘Misafir vatanına dönerken hediye götürür. Sen de ashabına ve ümmetine ef’al ile cismani ezkar ile ruhani olan iki miracı câmi namazı hediye götür.’
Namaz kılanın elbisesi, bedeni temiz olsun. Çünkü namaz, mukaddes Tuva vadisidir.
Kul temizlenip dünyayı arkaya atıp ellerini kaldırınca, kalbini ve ruhunu, sırrını Allah (cc)’a yönlendirerek ‘Allahu ekber’ der. Yani bütün mevcudattan, hatta kendisini başkasıyla kıyaslamaktan da büyük olan.
Sonra ‘ سُبْحَانَكَ الّٰلهُمَّ وَبِحَمْدِكَ ’ der. Bu makamda celal tenzihinin nuru keşf olunur.
Sonra ‘ وتَبَارَكَ اسْمُكَ ’ der. Bu, ifna ve yokluktan münezzeh tenzihin devamına, kıdemde ezeli, bekada ebedi hakiki olduğuna işarettir. Bununla da ezeliyet ve ebediyet nurları tecelli eder.
Sonra ‘ وَتَعَالَى جَدُّكَ ’ der. Bu da, aliyyül azim olduğu celal ve cemâl sıfatlarını anlatılmakta da münezzeh olduğuna işarettir.
Sonra ‘ وَلَا إِلٰهَ غَيْرُكَ ’ der. Bu da, celal sıfatları, kemâl isimleri gayrıya değil, sırf Allah (cc)’a mahsus olmasına işarettir. O’ndan başka kamil yok, ancak O var, hakikatte başka kimse yok sadece O var. Bununla diller tutulur, akıllar dehşete düşer.
Sonra ey namaz kılan, kendine, nefsine ve haline dön ve ‘ إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ ’ (En'am,79) de.
Senin ‘ سُبْحَانَكَ الّٰلهُمَّ وَبِحَمْدِكَ ’ sözün, mukarreb meleklerin miracı. Çünkü onlar ‘...‘Biz seni hamd ile tesbih ve takdis ederken...’ dediler. (Bakara, 30)
Aynı zamanda bu, Muhammed (sav)’in miracıdır. Çünkü O’nun miracı ‘ سُبْحَانَكَ الّٰلهُمَّ وَبِحَمْدِكَ ’ ile açılmıştır.
Senin ‘ إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ ’ sözün, Halil’in (as) miracıdır.
Senin ‘De ki: ‘Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah (cc) içindir.’ (En'am, 162) sözün, Habibin (sav) miracıdır.
Namaz kılan, mukarreb meleklerin miracı ile, ulu’l azim peygamberlerin miracının arasını cem etmiş olur.
✧ Bu halden fariğ olduğun zaman ‘ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ’ de ki, nefsinden uçup def olsun. Bu makamda sana cennet kapılarından biri açılır; o marifet kapısıdır.
✧ ‘ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ ’ dediğinde sana zikir kapısı açılır.
✧ ‘ الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ’ dediğinde, sana şükür kapısı açılır.
✧ ‘ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ ’ dediğinde, sana reca kapısı açılır.
✧ ‘ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ’ dediğinde, sana havf kapıları açılır.
✧ ‘ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ’ dediğinde, sana ubudiyet ve rububiyet marifetinden doğan ihlas kapıları açılır.
✧ ‘ اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ ’ dediğinde, sana dua ve tazarru kapıları açılır. ‘Bana dua edin, Ben de duanıza icabet edeyim’ (Ğafir 60)
✧ ‘ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ ’ dediğinde, sana ervahı tayyibeye iktida ve nurlarına ihtida, Rabbani marifetin cennetleri açılır.
Bu sekiz ruhani kilitler ile sana sekiz kapı açılır. Bu anlatılanlar, namazdaki ruhani miracın beyanıdır.
Cismaniye gelince:
En yüce mertebe, Allah (cc)’ın huzurunda ashabı kehf gibi kıyam etmendir. ‘(Zalim hükümdarın önünde) dikilip de: Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O’ndan başka hiçbir tanrıya asla tapmayacağız; aksini söylersek saçmalamış oluruz.’ (Kehf, 14)
Ya da kıyâmet ehlinin kıyamı ‘İnsanların, alemlerin Rabbi huzuruna çıkmak için kalkacağı günde’ (Mutaffifin, 6)
Sonra subhanakeyi, inni veccehtüyü, elhamı, sonra sana kolay gelen Kur’an’ı oku ve Allah (cc)’ın ibadetine nazar etmesine çalış ki, müstehak olasın. Sen Allah (cc)’a yaptığın ibadete bakmaktan sakın. Aksi halde helak olanlardan olursun. Bu ‘ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ’ sırrı.
Nefsin, şu an celal korkusunun narı üzere arz olan odun mecrasında akmakta. Sen onu rüku ile korumaktasın. Sonra onu terk edersin, sonra kıyama kalkarsın.
Bu din metindir. Nefsini Allah (cc)’ın taatında kızdırma, rıfk ile muamele eyle. Kıyama kalktığında arzu tevazu ile ve Rabbini ulviyetle ‘subhane rabbiyel ala’ diye zikret.
İkinci secdeyi yaptığında senden üç nevi taat hasıl olur; bir rüku, iki secde. Rüku seni şehvet belasından, birinci secde eziyetlerin başı gadap ukubetinden, ikinci secde de her sapıklığa sebep olan heva ukubetinden korur.
Bu sıfatları aştığın zaman, bütün bu derekelerden halas olursun. Yüksek derecelere, baki, salih ameller melekesine vasıl olursun.
İşte bu durumda ‘ettehiyyatü’ namaz rükûnleriyle ‘tahiyyat’ kalple de ‘vettayyibat’ dersin. Allah’a iman kuvvetiyle ruhunun nuru yükselsin, ruhun Muhammed’in nuruna yaklaşsın. İki ruh karşılaşsın ve burada revhu reyhan hasıl olsun ve ‘Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh’ de.
Bu durumda Muhammed (sav) ‘esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin’ der.
Sanki sana, ‘bu keramete neyle nail oldun?’ denilir. De ki; ‘eşhedü en la ilahe illallah vahdehu la şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden Resûlûllah (sav) kavliyle’
Denildi ki: Hz. Muhammed (sav) sana hediye, senin ona ne hediyen var?
Sen de ‘Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ali Muhammed’ de.
Sana denilir: ‘Ey Rabbimiz, onların arasından onlara ayetlerini okuyacak, kitabı, hikmeti öğretecek, onları günahlardan temizleyecek bir peygamber gönder’ (Bakara,129) diyen Hz. İbrahim’e senin hediyen nedir?
Sen de ‘kema salleyte ala ibrahime ve ala ali ibrahime fil alemine’ de.
Sana: Bu hayırlar Muhammed (sav)’e İbrahim (as)’dan mı, yoksa Allah (cc)’dan mı? denilir.
Sen de ‘inneke hamidün mecid / Hamid ve mecit olandan’ de.
Sonra kul, Allah (cc)’ı bu minval üzere zikredip, medh-u sena ettiğinde Allah (cc) melekler mahfelinde zikreder.
Melekler bunu işittiğinde kula aşık olur. Allah (cc) şöyle buyurur: Melekler seni ziyarete iştiyak duyuyorlar. Sana ziyaretçi olarak geliyorlar. Sen onları geçmek için hemen selâm vermeye başla, sağa sola yönelerek ‘Esselamü aleyküm ve rahmetullah ve berekatüh’ de.
Şu muhakkak ki, namaz ehli cennete girince her kapıdan melekler girip ‘Sabrınızdan dolayı selâm size, âhiret yurdu ne güzel’ derler.
❊ Hayatın sermâyesi zaman, hayatı ve zamanı değerli kılan ibâdetlerimiz, onların değeri de, vaktinde yerine getirilmeleriyledir. Zirâ her namazın muayyen bir vakti vardır. Yine her vaktin de, âit olduğu namazın edâsı yönünden müstehap olan bir kısmı mevcuttur.
❊ Nitekim denilmiştir ki: Vaktinde kılınan namazda, Cemâl- i ilâhi, rızâ-i ilâhi ve mağfiret-i ilâhi vardır. Geç kılınan namazda, bunlar birer birer zâil olup, sâdece mağfiret-i ilâhi kalır. (S. Hilmi Tunahan)
❊ Namaz, rızık için bir sebeptir. Nitekim Allah, ‘Aile halkına namazı emret. Biz sizi rızıklandırırız’ (Taha, 132) buyurmuştur.
❊ Ebû Hureyre şöyle der: Peygamber (sav) erkenden namaz kıldı. Ben de kıldım ve oturdum. Peygamber (sav) bana dönüp şöyle dedi: ‘Onun (açlığın) derdinden mi karnın ağırıyor?’ Ben: ‘Evet ey Allah'ın Resûlü’ dedim. O da bana: ‘Kalk namaz kıl, çünkü namazda şifa vardır’ buyurdu.
❊ Namazı tadil-i erkan üzere kılmayan, ödünç aldığı hırkayı iade ederken sahibinin yüzüne çarparak veren gibidir. İâde etmiş olur, ama sevap kazanamaz. (Gazali)
❊ Farzı terk edip nafilelerle uğraşma. Bir farzı yapmak, bin sene nafile ibâdet yapmaktan efdal ve faydalıdır. İ. Rabbani
❊ Dünya sevgisini kalbinden çıkararak iki rekat namaz kılan, binlerce rekat sevap kazanır.
❊ Namusunu koruyan, namazını vaktinde kılan beden, cennetliktir.
Hz. Ömer ve Namaz
Ateşgede, İranlı bir köle, Hz. Ömer Efendimizi namaz kılarken sırtından hançerlemişti. Namazını tamamlamak için belini doğrultmaya çalışıyordu. Yanındakiler, ‘Sen namaz kılamazsın’ dedikçe, o ‘namaz’ diyor, Rabb'ine ‘namaz’ diyerek yürüyordu. Kendini kaybetmeye başlamıştı. Adeta komaya girmişti. Uyandırmaya çalışıyorlar, bir türlü muvaffak olamıyorlardı. Bir ara içeriye ashabın gençlerinden Misver İbn-i Mehrame girdi. ‘Emir-ül Mü'minin'i uyandıramıyoruz!’ dediler. Yaşı gençti ama, Ömer'i çok iyi anlamıştı:
- Emir-ül Mü'minini namaza çağırın, dedi. Birisi, ağzını kulağına doğru yaklaştırdı:
- Es salâh Ya Emir-ül Mü'minin (Namaza ey mü'minlerin emiri!) dedi.
Bıçak keser, ateş yakar, su ıslatır, Ömer namaza çağrılınca kalkardı. Uyuyan ve birkaç defa çağrıldıktan sonra ‘Geliyorum!’ diyen bir insanın telaşıyla:
- Ha Allahi izen (Tamam şimdi kalktım) diyerek doğrulmaya çalıştı.
İmanla başlayıp, namazla devam eden ehl-i hidâyetin üçüncü niteliği de Allah’ın kendisine verdiği şeylerden infak etmektir.
İman kalbî, namaz bedenî, infak da malî ibâdetlerin başı olup, tağlib yoluyla her birinin türlerini hatırlatan bir üslupla zikredilmiştir.
İman, ancak bedenî ve malî ibâdetlerle kalpte varlığını sürdürebilir. Onlardan destek alır. Pekişir, yerleşir, sabitleşir, kuvvetlenir. Nasıl ki; demire su vermek suretiyle çelikleşir, eğilmekten bükülmekten kurtulur; öyle de, kulluk görevlerinin mecmuunu ifade eden ibâdetler de imanı her türlü eğrilikten, bozukluktan, zafiyetten kurtarır. Nitekim Rabbimiz ‘Ey Rabbimiz kalplerimizi, hidâyete erdikten sonra eğriltme’ (Ali İmran, 8) diye duâ etmemizi tâlim buyurmuş.
Efendimiz (sav), imanın yetmiş küsur şubesi olduğunu tebliğ ederken iman-amel ilişkisini açıkça ortaya koymuştur. Ne amel imansız, ne iman amelsiz kabule şayan değil. ‘İman çıplaktır, libası takvâdır.’ Hadîs-i Şerîf (Vehb bin Münebbih)
Herhangi bir toplumun huzur içinde yaşaması için, adil, aklı başında bir liderleri olup ona itaat etmeleri gerekir. Aksi halde özgürlüğün gasp edilip, işgal, esaret zincirine vurulduğu bilinen bir gerçektir. Halk, liderine itaat etmeyi züll addeder, asi olursa, asıl o zaman zillet ve esaret başlar.
Bu kâinat sarayının Mâliki, tebaasının huzur içinde yaşaması için bazı yasalar koyup buna uyulmasını istemiş. Bir elçi gönderip kanunu bir kitap halinde tebliğ etmiş. 'Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ülü’l-emre de itaat edin.’ (Nisa, 59) Yüce Sultanın emrine teslimiyet gösteren kul hürdür, özgürdür, azizdir. Dünyaya, nefse, şeytana kul olmaktan, zillet, esaret, meskenetten kurtulmuştur. Amiri tektir. Gayesi, hedefi tektir. Tek endişesi ‘Rabbim benden râzı mı, gücenik mi?’
أَقِيمُوا الصَّلَاةَ buyruğuna uyarak nefsini yaratıcısının önünde iki büklüm boyun eğdirmiştir. Sonra da hayatını idame için Rabbinin verdiği rızkını (ihtiyaç olan her şey) amaç değil araç edinmiş, ihtiyaç dışı olanları hemen infak ederek maddeye esir olmaktan kurtulmuş, ihtiyaç sınırını yine Rabbinin tâlimiyle belirlemiştir.
İçinde ibâdet, muhabbet için yerleştirilen hırs duygusunu yanlış yere harcamamış; paraya, şöhrete, hevaya, çevreye esaretten kurtulup asude bir hayat yaşamıştır. Verdikçe mutlu olmuş, sevinmiş, sevgi, merhamet, özveri, samimiyet, mürüvvet gibi güzel duygular yüreğinde menbalanmıştır. Yeri gelmiş sahip olduğu nimetlerle can kurtarmış, yeri gelmiş gözyaşlarını dindirmiş; yanık gönüllere su serpmiş, duâ almış, nezd-i ilâhide derece kazanmış.
Nefsindeki cimrilik, kıskançlık mikroplarını söküp atmış. Yeniden ürememesi için canı gönülden riyasız, sümasız eziyet etmeden, başa kakmadan infak etmeye devam etmiş, bazen gece bazen gündüz, bazen aşikare, bazen gizli vermiş. (Bakara, 274)
Zamanla bünye vermeye alışmış, mal vermek basit kalmış. Allah yolunda canını, cananını vermek en büyük isteği olmuş. Ashab gibi dini için evini, işini, evladını, eşini her şeyini bir çırpıda bırakıp muhacir olmuş. Harb meydanlarında Allah için kahramanca savaşmış, i'lây-ı kelimetullah için gazi olmuş, şehit olmuş. Ruhu, cennet sevgisi gönüllere armağan olmuş.
İşte Rabbine boyun eğen kulun şerefli öyküsü. Sıratı müstakim güzergahını takip etmek, öncelikle gönül cennetine sonra da ebedi cennetlere mazhar ediyor.
‘ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ ’, mefulün takdimiyle kasır yapıldı. Yani ‘Rızık sizin mi? Onu biz size verdik. Ve bir kısmını ihtiyaçlılara harcamanızı da biz emrettik. Dikkat edin, yaratmak kiminse emretmek de onundur.
‘ منْ ’ harf-i ceri, burada tebiz (kısım) ifade ettiğinden ‘hepsini değil, bir bölümünü verin, muhtaç duruma düşmeyin’ anlamı taşıyor.
‘Yeryüzünde yürüyen ne kadar canlı varsa hepsinin rızkını veren de mutlaka Allah'tır.’ (Hud, 6)
Hz. Ömer devrinde bir yangın oldu. Ateş, canlı cansız önüne gelen herşeyi sarıp kavuruyordu.
Kova kova dökülen onca suya ‘Bana mısın?’ bile demiyordu. Halk çaresiz bir halde halife Ömer’e geldi:
– Ya Ömer! Bu yangın her şeyi yakıp kavuruyor. Sular bile kâr etmiyor.
Bu musibeti bir nasihat olarak değerlendiren Ömer buyurdu ki:
– O Yangın, Allah’ın bir hatırlatmasıdır size. Ve sizin hasislik ateşinizden bir şûledir.
Cimriliği terkedin, yoksullara ekmek dağıtın. Cömert olun.
Halk bu sözlere biraz da şaşırarak cevap verdi:
– Ya Ömer! Bizim kapımız herkese açıktır. Biz cömert kişiler değil miyiz?
– Siz hiçbir zaman Allah rızâsı için cömert olmadınız. Siz, adet ve alışkanlık olduğu için fakirlere yardım ettiniz.
Övünmek için, gösteriş için cömertlik yaptınız.
✧ Rızık, Ehl-i Sünnet'e göre helâl veya haram olsun kendisiyle yararlanmanın mümkün olabildiği şeydir. Lugatta haz ve nasiptir.
✧ Rızık, kendisinden faydalanılan, hayatta ihtiyacı karşılayan her şey, yemekler, davarlar, hayvanlar, ağaçlar, meyveler, giysiler ve bunlara sahip olmak için kullanılan nakitlerin hepsine rızık ismi verilir. Hatta evlat, köle bile rızıktır.
✧ Yine insanı rızka ulaştıran vasıtalara da rızık denir. Mesela hayvanların otlaması için meralar, sular, hayvanların ihtiyaçlarının karşılanması gibi.
✧ ‘Rızk’ kelimesi ‘razaka’dan masdardır. Razk şeklinde masdar, rızk şeklinde isimdir. Çoğulu ‘erzak’ şeklinde gelir.
✧ Rızk, atâ (devlet tarafından verilen muayyen maaş) anlamına da gelir.
✧ ‘Er-Razıkiyye’, beyaz keten bir kumaştır.
✧ ‘Rezega’ Askerler azıklarını (maaşlarını) aldı anlamındadır. ‘Bir defalık rızık’ manasına da gelir.
✧ Diğer taraftan İbnu's-Sikkît şöyle demiştir: Rızk, Ezd-i Şenue kabilesinin lehçesinde şükür anlamındadır.
✦ ‘İnfak ederler’ buyruğunun anlamı ellerinden çıkartırlar demektir. İnfak malın elden çıkartılmasıdır.
✦ Bir taraftan takib edildiği takdirde öbür taraftan çıkmasına yarayan ve tarla faresinin yuvasının adı olan ‘en-nâfika’ da burdan gelmektedir. ‘Münafık’ kelimesi de bu köktendendir. Şalvarın ayakların çıktığı paça kısmına da ‘neyfak’ adı verilir.
✦ İnfak, rızkı kendi ailesi, iyali, akrabalarıyla harcamak ya da Allah’a yaklaşmak gayesiyle faydalı olmak için vermektir. Bu âyette de fakirlere, ihtiyaç sahiplerine fayda için harcama manasındadır. Şüphe yok ki infak, kamil iman hasletlerindendir. Hayır yolunda, maslahat-ı amme yolunda harcanan övülmüştür. Çünkü nefsine ve ailesine harcanan övülmez. Buna fıtrat kendiliğinden davet eder. Dinin buna zorlaması gerekmez. Bu zaten hak ve vaciptir. Yine askeri teçhiz, zekat, zaruri maslahatlar fıkıh kitaplarında bildirilen harcamalar böyledir. Dinin faydasına nafile olarak harcananlar da bunlardandır.
✦ Mü'minin hedefi infaka dayalı bir hayat olmalıdır. ‘Efendim ben Kur’an’ı bilmiyorum; bu nedenle gayba inanamam! Ben hoca değilim, namaz kılamam!’ diyemeyeceğimiz gibi, ‘Benim fazla malım yok, ben infak edemem’ de diyemeyiz.
✦ Bu âyeti kerime ‘Verdiğimiz ilim rızkından da infak ederler, onlar da başkalarına öğretirler’ şeklinde de anlaşılabilir.
✦ Nitekim Efendimiz ‘Keşke ilim, herkese rızık olsaydı’ buyurmuştur.
✦ Öyleyse infak etmek için sadece mal mülk sahibi olmak gerekmez. Birine bir âyet anlatmak, birinin yükünü kaldırmak, birine yol göstermek, emr-i bil’maruf yapmak, bir kötülüğü men etmek, hasta ziyaretine gitmek, bir müslüman kardeşinin yüzüne gülmek de bu anlamda infaktır.
✦ ‘Verdiğimiz rızıklardan infak ederler.’ Allah’ın verdiği ilim, akıl, sıhhat, basîret, zekâ, el, dil, boş zaman ve bunun gibi neyimiz varsa Allah yolunda, Allah rızâsı için fedâ etmeliyiz. Meselâ hayat da bizim için bir rızıktır. Dünyaya harcadığımız kadar Kelamullah’ı anlamaya, anlatmaya, yaşamaya harcamamız infakların en üstünüdür. Zamanlarımızı hep para kazanmanın peşinde kullanacağımıza biraz da vahyi tanımaya ayırmalı değil miyiz? İnfak, sahip olduğumuz her şeyi, her türlü imkânı Allah yolunda seferber etmektir, tüm hayatı Allah için yaşamaktır.
Dünyayı dolaştım giymedim başıma taç
Ne zengini tok gördüm ne fakiri aç
Ya Rabbi öyle bir feyzi kanaat ver ki,
Değil namerde, merde de eyleme muhtaç.
İnfaka Dair
Kişinin infak ettiği dinarların en faziletlisi, aile halkının ihtiyaçlarına harcadığı dinar ile Aziz ve Celil olan Allah yolunda kullanacağı bineğine harcadığı dinar ve Allah yolunda arkadaşlarına harcadığı dinardır. Hadîs-i Şerîf (Müslim)
Fakire sadakadan ziyade haklarını verin.
İyilikte mükemmellik
1- İyiliğin acele olması: İyilik yapılanın içine siner.
2- Küçük görmesi: Allah indinde mükâfatı büyük olur.
3- Gizlenmesi: Tamamlanmasına imkân bulur. (Hz. Abbas)
Sâlih din kardeşin ve dostun için infak et. O senin varislerinden sana daha hayırlıdır. Zira o, sana içten duâ eder. Sen öldükten sonra dahi, seni unutmaz. Hatta onun duâları bereketi ile günahlarından kurtulman bile mümkündür. Varislerin ise, malını aralarında taksim edip seni unuturlar. Senin onlara bu malı bırakmak için yaptığın gayret ve fedakârlığı, çoğu kere hatırlamazlar. (Muhammed bin Yusuf)
❊ Üç şeye yemin ederim:
1- Sadaka malı eksiltmez.
2- Af edene Allah (cc) daha çok verir.
3- İsteme ve dilenme kapısını kendine açmayanlara Allah (cc) fakirlik kapısını açmaz. Hadîs-i Şerîf (Tirmizi, Zühd, 17; İbn Mâce, Zühd 8)
✧ Fakire bir şey vermek, insanı günah kirinden korur. Ashabdan Said b. Ubade, suffeden seksen kişiyi alır yemek yedirirdi.
✧ Darlığı genişletmek sıfatı ilâhi olduğu için, darlıkta vermek genişliği celbeder.
✧ Verilen en kıymetli sadaka, buğzeden akrabaya verilen sadakadır. Hadîs-i Şerîf (Ahmed b. Hanbel, Taberani)
Fakir, fukara aç iken Hz. Ömer’in boğazından yemek geçmezdi. Bir zaman Medine’de kıtlık baş göstermişti.
Hz. Ömer (ra) devesinin kesilip fakirlere dağıtılmasını emretti. Deve kesilip dağıtıldı. Güzel bir yeri de
ayrılıp pişirilerek önüne konuldu. Hz. Ömer yemekte et görünce sordu:
- Bu et nereden geldi?
- Kesilmesini emir buyurduğunuz deveden efendim.
Hz. Ömer’in birden rengi değişti. Tüyleri diken diken oldu. Celalli bir şekilde buyurdu ki:
- Ben size, deveyi kesip fakirlere dağıtın demedim mi? Üstelik en iyi yerini önüme koyuyorsunuz.
Derhal bu yemeği kaldırın. Fakir, muhtaç kimselere verin!
Az sonra her zaman yediği kuru arpa ekmeği ile zeytinyağını besmele çekerek gönül rahatlığı içinde yedi. Molla Cami
❊‘O müttakiler ki gayba inanırlar’ cümlesinin başındaki ‘ الَّذِينَ ’ ismi mevsulü, beyan ve medih için gelip, müttakileri gayba iman sıfatıyla tavsif etmiş.
❊‘ غَيْبِ’, elif lam’lı gelerek marife olmuş. Yani inanılması gereken gayba inanmak. Yoksa delilli delilsiz her gayba inanmak bunun dışında kalır. (Falcılara, büyücülere inanmak vs. gibi) Âyet müttaki olmanın ilk şartının iman olduğunu bildiri- yor. Çünkü inanmadan bir şeyi yapmak, ve sakınmak imkansızdır.
❊‘ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ’cümlesinde, iman muzâri gelmiş. Bu siga hem şimdiki, hem de gelecek zamanı ifade etmekle beraber istimrar-ı teceddüdi’yi bünyesinde taşır. Aynı zamanda bu siganın isme benzeme özelliği de vardır.
❊‘ بِالْغَيْبِ ’deki ‘ elif lam ’ ahd içindir. Yâni muttakilerin inandıkları gayb, delili bulunan bu gayblardır. Allah, peygamberler, âhiret ve ahvali, melekler, nübüvvet, kitaplar, bunlar delili olan gayblardır. Yâni Allah’ın, peygamberine vahiy yoluyla bildirdiği gaybî bilgilerdir.
❊‘ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ ’, mefulün takdimiyle kasır yapıldı. Yani ‘Rızık sizin mi? Onu biz size verdik. Ve bir kısmını ihtiyaçlılara harcamanızı da biz emrettik. Dikkat edin, yaratmak kiminse emretmek de onundur.
❊‘ منْ ’ harf-i ceri, burada tebiz (kısım) ifade ettiğinden ‘hepsini değil, bir bölümünü verin, muhtaç duruma düşmeyin’ anlamı taşır.