162- Ebedi olarak o lâneti taşırlar, azap onlardan hafifletilmeyecek, onlara mühlet de verilmeyecek.
Daha önceki âyette lânet-i ilâhiden bahsedilmişti. Sanki bu âyet onu tefsir ediyor. Rahmetten mahrum olmanın en hazin sonu cehennemde devamlı kalmak, azabın hafifletilmemesi, taraflarına bakılmaması, ilâhi nazar ve iltifatlardan mahrumiyet, hem bedenin hem ruhun muazzep olmasıdır.
Küfür dünyada bütün hassaları, bütün duyguları hakka kapatıp, bütün güzel iş ve davranışlardan, Allah’a kulluktan, cennete götürecek söz, amel ve düşüncelerden şahsı hapsedip engellediği gibi, ahirette de cehenneme kilitleyip ebedi saadetten mahrum edecek, sahibi vebaline uygun bir cezayla cezalanacaktır.
Küfreden bütün menfezlerini imana, Allah’a, insanlığa, fazilete kapattığı gibi, kendisine bütün ümit kapıları kapatılacak.
Çıkma ümidi yok, müebbed; ama dünyadaki gibi ölümle de son bulmayacak bir müebbed hapis.
Azabın bitmesi şöyle dursun, azalma, hafifleme imkanı bile yok. Bu bedensel cezanın yanı sıra bir de ruhi ceza var: Cennetliklerin zevkü sefasını, sevdikleriyle neşe ve cümbüşünü, en önemlisi de Cemalullah’a mazhar olup, zevkin, şerefin, neşenin, visalin doruk noktasına çıktıklarını görüp dururken, bir kere bile ilâhi nazara mazhar olamamak ne büyük nasipsizliktir.
Cenâb-ı Hakk’ı gücendirip mağdubin, dâllin olmak, O’nun tarafından dışlanmak, saf dışı bırakılmak, rahmet nazarından lütf-u kereminden mahrum kalmak ne onulmaz bir acı, ne bitimsiz bir hüsran!
Bir gün Cehennem Rabbimize sorar: ‘Suçluları benimle cezalandırırsın, ya ben suç işlemiş olsam beni ne ile cezalandırırsın?’
Rabbimiz şöyle buyurur: ‘Sana cemalimden bir perde açar, sonra kapatırım. Yanar da yanarsın...’
Hasret ateşi cehennemi dahi yakan bir ateş...
Cenâb-ı Hakk bu misal âleminde bizim imanımızı, yakinimizi pekiştirmek için ne misaller, ne âyetler göstermiş. Velilerine cemal ve celal tecellilerinde bulunmuş ki âleme ibret, müttakine nasihat olsun.
Dört büyük kutuptan biri olan Ahmed-i Bedevi ilâhi bir işaretle yüzünü tamamen örterek yaşamış. Yakın müridlerinden biri de, otuz beş yıl şeyhinin yüzünü görmeyi arzu etmiş, bu arzusu aşka dönüşmüş. Şeyhi onu uyarmış, ‘Yapma, bu senin ölümüne sebep olur’ diye defalarca ikaz etmiş. Fakat müridi perişan bir şekilde ısrar etmiş. Ahmet Bedevi Hazretleri peçesini kaldırmış ve mürid oracıkta ölüvermiş.
Bu olay Tur Dağı’nda Hz. Mûsâ’nın ‘Bana zatını göster, seni göreyim’ isteğine karşı Yüce Allah’ın ‘Beni göremezsin, bu dünya gözüyle beni müşahede edemezsin’ buyurmasının bir izi, bir misali.
Bu gözler ki kaynak ateşinin ısısına dayanamaz, kalın camlı gözlük takmak zorunda kalır. Yerin, göğün nuru olan Cemalullah’ı nasıl görsün? Ahirette nur frekansının yükselmesiyle, yükselmenin miktarına göre görebilecektir.
İnkar ederek küfür karanlığına gömülen, iman, Kur’ân, amel-i saliha nurundan mahrum olan bir kimse, ahirette nasıl Cemalullahı görsün?
Nasıl nazar-ı ilâhiye mazhar olsun?
Allahu Teâlâ bu azabın üç sıfatını belirtmiştir:
1- Uzun bir müddet kalmak. Kafirlerin cehennemde ebedi kalmaları, niyetleri sebebiyledir. Dünyada kısa süre kalmış olsalar da, yaşadıkları müddetçe putlara tapma niyetindelerdi. Ebediyen yaşasalar, ebediyyen inkarcılığa, putlara tapmaya devam edeceklerdi. Fakat cehennemde değişik derekeler vardır. Şiddetli küfür, cehennemin derekelerinde şiddetli azaba döner. Kafirler, sapık itikad ve inançlarıyla, Allahu Teâlâ hazretleri hakkında bozuk düşüncelere kapıldılar. Ebediyen cennetten mahrum olup, daimi olarak cehennemde kalmayı hak ettiler.
2- Azabın hiç hafifletilmeyeceği. Bu, onların başına gelen ilâhi azabın her zaman aynı şiddette olacağı, azalmayacağı manasınadır.
Sırtında ağır yük taşıyan birini düşünelim. Mesela Firavun’un 150 kg.lık taşları taşıtıp kemik veremi olmalarına sebep olduğu insanları, bir de ufak bir sepetle eşyasını kolayca taşıyan insanı düşünelim. Elbette hafif yükü olan çok daha rahat eder, sıkıntı çekmez. Bu insanlar öyle büyük suçlar işlemişler ki; sırtlarına kaldıramayacakları ağır azap yükleri vurulmuş.
Hafitletme bir merhamet ve sevgi ifadesidir. Onlar öyle yaşadılar ki, kendilerine gösterilecek bu sevgiyi yitirdiler.
3- Mühlet verilmemesi, tehir kabul etmemesi, ertelenmemesi.
‘ينظرون’ fiili, ‘inzar’ yani ‘if’al’ babındandır. Mühlet, tecil, tehir... manasına gelir. Yani onlara, tekrar dönüş, tevbe ve mazeret için mühlet ve süre verilmez. Onlar devamlı ve sürekli azab olunurlar. Azapları tükenmez, sürekli yenilenir. Azabın her çeşidi bir diğerine bitişmektedir. Azab esnasında bile dinlenmeleri olmaz, bir saat bile azapları geciktirilmez.
Ehl-i imana verilecek nimet de böyledir. Cennete girecek mü’minin sevabı da ebedidir, nimeti hiçbir zaman azalmaz, tükenmez tehir edilmez. (Mefhum-u muhâlifi)
يُنْظَرُونَ ,fiili نظَر ’dan ‘intizar’ manasınadır. Yani onlar, mazerette bulunmaları için beklenilmezler.
Veya يُنْظَرُونَ fiili görmek ve bakmak manasınadır. Yani onlara rahmet nazarıyla bakılmaz, demektir.
Bu onların bakılmayacak şeyler yapmalarından kinayedir. Ayrıca kendilerinin Allah’ın ﷻ âyetlerine bakmayıp, nazar etmediklerine tarizdir. Nasıl ki onlar Kitabullah’a bakmadılar, şimdi de kendilerine bakılmayacak.
‘Hafifletilmez’ dendikten sonra ‘Bakılmaz’ dendi, yani bakılırsa belki hallerine acınır, yüklerinin ağırlığı merhamet celbeder. Ancak kimse tarafından bakılmayacak ki, o ağır azaba yardım edilmesin.
Allahu Teâlâ’nın ceza olarak ‘Onlara bakılmaz’ buyurması, yüz yüze bakmanın önemine, bakmamanın kötü etkisi olduğuna işarettir.
‣ İnsanlarla, onları rahatsız etmeyecek ölçüde, ancak mümkün olduğu kadar çok göz iletişimi kurmalıyız. Konuşurken karşımızdaki kişinin yüzüne bakmak, o kişiye verdiğimiz değerin, duyduğumuz saygının ifadesidir.
‣ Araştırmalar insanların büyük bir yüzdesinin kendileri ile konuşulduğunda özellikle bilgi aktarımı sırasında, bakılmak istediklerini ortaya koyuyor. Bu istek değer verildiğini hissetme arzusundan kaynaklanıyor. Göz teması aynı zamanda yakınlaşma ve güven duyma hislerini güçlendiriyor.
‣ Sözsüz iletişimde en büyük rollerden birini gözler üstlenir. Gözlerimiz, bizimle ilgili inanılmaz derecede çok bilgi verir. Diğer tüm vücut hareketleri istemli olarak değiştirilebilir; ama gözler refleks biçiminde tepki verdiği için onlara müdahale edilemez.
خَالِدِينَ فِيهَا Hevalarına devam ettikçe lânette kalacak, azapları hafiflemeyecek. Zira bu inkar semeresi hüsnü istidatlarını inkar etmeleri, inkar pasıyla kalp aynalarının saflığını gidermeleri sebebiyledir.
“Yaptıkları sebebiyle kalpleri pas tutmuştur.” (Mutaffifin, 14) وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ Zikir cilasıyla kalplerinin pasını silemedikleri için onlara rahmet nazarıyla bakılmaz. ‘Her şeyin bir cilası vardır. Kalplerin cilası da zikrullahtır.’ Hadîs-i Şerîf
Zira kalbin nuru ahirette değil, zikrullah ile dünyada hasıl olur. “Münafık erkeklerle münafık kadınların, mü’minlere: Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, diyeceği günde kendilerine: Arkanıza dönün de bir ışık arayın! denilir. Nihayet onların arasına, içinde rahmet, dışında azap bulunan kapılı bir sur çekilir.” (Hadid, 13)
• خالدين kelimesi, عليهم ’deki zamirden hâldir.
‘Onlar orada, (lânette veya cehennemde) ebedî kalıcıdırlar. فيها ’daki ها zamiri, mecaz-ı mürselden mahalli söyleyip hali murad etme kuralıyla; lânete racidir. Veya النار kelimesine râcidir, fakat Cehennemin korkunçluğunu ve büyüklüğünü göstermek için, zahiren gelmeyip, zamirle gelmiştir. (Açık isim yerine zamir gelmiştir) Çünkü gaybubet korkuyu gerektirir.
• لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ cümlesi, küfredenlerin خَالِدِينَ ’de gizli olan zamirinden ikinci haldir ve hali mütedahiledir.
• وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ Olumsuzluğun istimrarı sübutisi (sürekliliğini ve devamını ifade etmek) için isim cümlesi getirilmiştir.