Sureler

Göster

Bakara Sûresi 166. Ayet

إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ

166- O zaman (görürler ki) kendilerine tabi olunanlar, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşmıştır. (Hepsi) o azabı görmüşlerdir. Aralarındaki bağlar kopmuştur.

 

Önceki âyette ‘Onları azab gördükleri vakit görseydin’ diye mübhem bırakılmış. Bu âyette ibhamdan sonra izah itnabı olarak açıklanmış, tecessüm sanatıyla ahirette görecekleri azap canlandırılmış.

Şöyle ki; orada görülen azabın şiddetinden inkârcı güruh azabın daha da şiddetli olmaması için güya kendilerince tedbir alır, küfürde, zulümde, günahta önderlik yapıp arkalarından sürükledikleri kimselerin vebalinden kurtulmak için onlardan uzaklaşırlar. Artık aralarında birbirine bağlayacak hiçbir sebep, hiçbir bağ kalmamıştır. Artık arkalarından çeşitli vaad ve vaidlerle, teşvik ve tehditlerle koşturma, sürükleme imkânı kalmamıştır.

Önce bu liderliği devam ettirmek, baş olmak ne kadar şiddetli arzu ise şu an aynı şiddette ayrılık arzusu, kaçış. ‘جَزَاء وِفاَقاً / uygun ceza’... Foyaların meydana çıktığı, maskelerin düştüğü, menfaatlerin mazarrata dönüştüğü, bütün bağ, bağlantı, mafyavari girişimlerin son bulduğu o günde devrik şahlar, kazıklı voyvodalar, zalim şeddadlar, katil firavunlar ve onların devamı olan ...izmler, misyonerler, masonlar, mafya babaları, süper güçler, süper olmayan güçler, içinde iman, ihlas bulunmayan ne kadar öncüler, hocalar, komutanlar, insanları sürüler halinde avlayıp zulme, zulmete çekenler…

Evladını dinden, imandan ayıran ebeveynler, isyan batağına batmış, arkadaşlarını da batırmaya çalışan bahtsızlar. İslâm’a, imana ters düşen, sapan, sapıtan mezhepler, meşrepler, ateşe çağıran zevc ve zevceler. İnsanları tahakküm altına alarak sömüren, kemiren, akıbetlerini berbat eden ne kadar zorba, mütekebbir, zalim öncüler varsa, Cenâb-ı Hakk’ın ‘Tabi olunanlar’ ifadesinin kapsamına giren kim varsa o gün metbularından kaçacaklar, demektir.

Nerede o bir işaretiyle yüzlerce başı bir anda kestirenler? Nerede hür kadınları aldatıp, tuzağa düşürüp kendi pis arzu ve menfaatlerine alet edenler? Nerede bölücülük yapıp, masum insanları birbirine kırdıranlar? Nerede zalim cebbarlara yardakçılık yaparak zulme alet olan dalkavuklar?

Nerede insanların yürek parelerini kaçırıp fidye isteyenler? Nerede işkenceden zevk alan, zalim yetiştiren, mazlumun ahını arşa çıkaran caniler? Harsı, nesli helak eden küfrün direkleri? Nerede tüyü bitmemiş yetimlerin, dulların, zayıfların mallarını gasb edip ellerinden alan, merhametten nasibi olmayan hodgamlar?

O gün hepsi kaçacak, girecek delik arayacak, üzerlerindeki dağlar kadar kul hakkını bildikleri için onlardan şiddetle uzaklaşmak isteyecekler ama heyhat! “O gün kaçacak yer yok” (Kıyame, 11)

Kurtuluş sebepleri bütünüyle kopmuş, çareler tükenmiş, ümitler kırılmış, şefaat, yardım, fidye, bedel, rüşvet, hiçbir şeyin geçerliliği yok. Dönüşü mümkün olmayan esfeli safilinle son bulan ebedi hüsran.

Bu olacak hallerin önceden bildirilmesi bizim için Allah’ın en büyük rahmeti. Henüz imkan var iken, imkanlar bize yar iken, tevbe kapıları açık iken kendimize gelip zalimane tavırlarımızdan, tahakkümlerimizden vazgeçebiliriz.
 

''Tâbi olunanlar azabı görünce ...uzaklaşacaklar.''

‘اِذْ تبَرَّاَ / Uzaklaştıkları zaman’ , إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ ifadesinden bedeldir.

‘Teberrî / Uzaklaşmak’, yakını ve komşusu olmaktan tiksinilen kimseden sıyrılıp uzaklaşmaya çalışmaktır.

Tâbi olunan kimseler
˗ Müşriklerin lider ve reisleridir.
˗ Vesvese verdiği için kâfirlerin uyduğu ins ve cin şeytanlarıdır.
˗ Onların putlarıdır.

Bu uzaklaşma onlardan sözlü olarak vuku bulmuştur. Veya, azabın gelmesi ve onların bu azabı savuşturamamalarıdır.

Bu uzaklaşma Allah’ı inkâr edip, peygamberlerinden yüz çevirmenin pişmanlığı da olabilir. Pişmanlık, teberrî diye beyân edilmiştir.

وَرَأَوُا الْعَذَابَ ifadesindeki vav, hal vavıdır. Yani, ‘onlar azabı gördüklerinde ayrılmışlardır.’ Bu durumda korku ve dehşet artar.

Allah dersen mürteci, Tanrı dersen çağdaşsın.
Bu özürlü beyinle, akıl nasıl bağdaşsın? N. Fazıl

 

الْأَسْبَابُ kelimesi;

˗ Birbirlerine merhametli davranmalarına sebeb olan akrabalık, aşiret bağlarıdır.

˗ Yapmayı âdet haline getirdikleri amelleridir.

˗ Birbirlerine verdikleri sözler, yeminler ve anlaşmalardır.

˗ İnkâr üzere ittifak etmeleri, aynı düşüncede birleşmeleri, küfürleri vasıtasıyla birbirleriyle münasebet kurdukları vesilelerdir.

˗ Birbirlerine olan sevgileridir.

˗ İnsanlara tabi oldukları ilişkileri, çevrelerindekileri kendilerine tabi ettikleri dünyevi makamları, mertebeleridir.

˗ Bu, kurtuluş sebeplerinin didik didik olup, tamamen kopması, yok olmasıdır.

Bulunabilecek her türlü sebeb ve vesile onlardan uzaklaşmıştır. Makam, sebeb, neseb, yemin, anlaşma ve ahid gibi çeşitli sebeplerin hiçbirinden istifade edemezler. Bu ise ümitsizliğin had noktasıdır. Bu, son derece büyük bir zecr (men etme)dir.

بِهِمُ الْأَسْبَابُ ifadesindeki ‘ب’ harfi, عن manasınadır.

Veya sebebiyet içindir. ‘Kendisiyle kurtuluşu umdukları sebepler ile onların arası kesildi’ demektir.

Ya da ‘ب’ harfi, tadiye içindir, fiile müteaddi manası vermek için gelmiştir. ‘Sebepler onlardan kesildi’ demektir.

سبب  ip manasındadır. Kendisine tutunularak inilip çıkılan ipe ‘sebep’ denir. Sonra, kendisiyle bir yere veya istenen bir şeye ulaşılan her şeye ‘sebeb’ denilmiştir.

İçine gireni istediği yere ulaştırdığı için yola da ‘sebeb’ denir.

İnsanlar arasındaki sevgiye de ‘sebeb’ denir. Çünkü insanlar sevgi sebebi ile birbirleri ile alâka kurarlar.

Âhirette takva ehline, amellerinin karşılığında bir belge verilecek, onu göstererek kendilerini kurtaracaklardır. Mü’min olmayanlara ise kötü olan amellerinin karşılığında bir belge verilecek, o belge parçalanacak ve onlar cehennem ateşine sevk edileceklerdir. İbn-i Zeyd


Mürşid nasıl olmalı?

‣ Allahu Teâlâ’nın uzaklaşanları ve onlara uyanların ahiretteki hallerini bildirmesi, delalet-i iltizamiyesi ile; kopmayan hakiki bağlara tutunmamız gerektiğini ifade eder. İnsanın kendisine uyduğu, takip ettiği kişi öyle bir yol gösterici olmalıdır ki; azabı görünce kendisini bırakıp kaçmasın, ondan uzaklaşmasın.

‣ Mürşid, aynı kuş yetiştiricisi gibidir. Kuş yetiştiricisi kuşun kursağına ne kadar yem gireceğini bilmesi gerekir ki ona fazla yem yüklemesin. Mürşid de müridin kabiliyetine göre zikri telkin eder.

‣ Yine insanları terbiye eden, vahşi hayvan terbiyecisi gibi sabırlı ve tecrübeli olmalıdır. Vahşi hayvan terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu, istidadını bilir, ona göre davranırsa, hak yolunun davetçisi de öyle olmalıdır. Ali Râmitenî

‣ Mürşid-i kamil, insanları Allah’a ﷻ ulaştıran ve ilimde yüksek mertebelere yükselten kişidir. Ayın parlaması güneşten kaynaklanır. Gerçek ay kalp ve ruhumuzdur. Güneş ise Mürşid-i kamildir. Dünyaya çok rağbet ettiğimizden kalbimiz çok karardı. Mürşid-i kamili göremez olduk. Onlar bu âlemde her zaman vardır. Muhammed Tevfik Bosnevi

‣ Ümmetime öyle bir zaman çatacak ki, insanlar âlimlerden ve İslâm hukukçularından (köşe bucak) kaçacaklardır. Bu yüzden Allah da onları şu üç belâya çarptıracak:

1- Çalışmalarının bereketini kaldırır.

2- Başlarına göz açtırmayan zâlim bir idareciyi getirir.

3- Bu dünyadan imansız göçer. Hadîs-i Şerîf, Mükâşefetü’l Esrar

 

Belagat

• وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ cümlesi istiaredir. ‘الْأَسْبَابُ’ kendisiyle hurma ağacına veya yukarıya çıkılan iptir. İstiare-i temsiliyedir. Hayatlarının sonunda, yorgunluklarının ardından emelleri hüsrana düşüp, nimet elde edemeyişleri, meyve toplamak için hurma ağacına çıkan, ip kopunca yere düşüp helak olan kişiye benzetildi. Bu benzetme yerindedir, çünkü bunlar o anda hiçbir kurtuluşları olmadığını anlayacaklardır. Bu istiare-i temsiliye, teşbih-i bedidir. Yedi tane benzetme vardır:

1. Putlara tapıp, Allah’a şirk koşan, meyve toplamak için ağaca çıkana,

2. Putlara ibadet etmesi ve onları ilâh edinmesi, ipe,

3. Sevap ve cennet nimetleri, uzun bir hurma ağacının en üst tarafından toplanacak meyveye,

4. Ömür, uzun bir hurma ağacına benzetilmiştir. Çünkü insan o sevap ve nimete ancak uzun bir ömür sonunda ulaşabilir.

5. Sevap ve cennet nimetinden mahrum kalmak, ipin kopmasına,

6. Hüsrana düşmek, meyveden uzak kalmaya,

7. Azaba düşmek, ağaçtan düşmeye benzetildi.

بِهِمُ الْأَسْبَابُ kelimesindeki ب harf-i ceri mülabeset içindir. Yani onlara bağlı olarak kopmuştur. Bu aynı zamanda teşbihi tenasi ifade eder. Çünkü hurma ağacına çıkan kişi eğer ipi kendi bedenine bağlamazsa, ip kopunca başka bir ip ister, onunla inebilir. Bunun için  تَقَطَّعَتْ أَسْبَابُهُمْ denmedi.

Ayrıca bu ip, dal bil işaresiyle kendisiyle bir yere ulaşılan diğer ip çeşitlerini de hatırlatır.

Asansörün ipinin kopması, maden ocağının dibine inen kişinin bağının kopması, teleferik bağı, dağcılık yapanların bağı, uçakların yerle irtibatı, havada karada denizdeki taşıtların merkezleriyle irtibatlarının kopması, akraba ana baba çocuk vs.nin gönül bağlarının kopması, seyr-i sülükte yükselirken inişe geçmesi, bebeğin ana karnında kordonunun kopup ölmesi, elektrik hatlarının kopması, şehrin ışıksız susuz gazsız kalması,... hayatı nasıl etkiliyorsa, bu insanların ahirette bağlandıkları kimselerden kopup ayrılmaları da aynı hüsranı netice verecektir.

Bir bağ niçin kopar? Ya bağlantısı kasten koparılır; ya da bağlantı çürüktür. Bunların bağı zaten zayıftı. İnce bir tarizle ‘zaten bağlarınız çok sağlam değildi’ manasını ifade ediyor.

• إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ  buyruğu ile  وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ  buyruklarında tersî’ vardır. Bu ise kelâmda seci’ olmasıdır. (الْعَذَابَ ile الْأَسْبَابُ kelimeleri arasında) Seci: Lafzi güzelliklerden biridir. İki kelimenin fasılasının bir harf üzere muvafık olmasıdır. Tersî ise; vezinde ve takviyede aynı iki lafzın, manaca zıt olmalarıdır. (Daha fazla bilgi için bkz. Telhis, Ebrar yay.)

• Bu اِذْ edatının geleceği anlatmak ile ilgili olmakla birlikte, geçmiş için kullanılması Allah’ın verdiği bu haberin gerçekleşeceğinin doğruluğu sebebiyle, olup bitmiş gibi kabul edilmesinden dolayıdır.