184- Oruç sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta veya yolculukta bulunursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler. Bununla birlikte kim kendi isteği ile bir hayır yaparsa bu onun için daha hayırlıdır. Yine bu durumlarda oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır; eğer orucun faziletini bilirseniz.
Orucun farziyetini bildirdikten sonra ilk etapta nefse ağır gelecek bu ibadetin kolay olduğunu bildirerek muhatapları yüreklendiriyor. Sayılı gün, topu topu 30 gün. Sayılı gün çabuk biter derler ya. Sıhhatte, afiyette olan bir kimseye bu kısa zamanda oruç tutmak zor bir iş değil, üstelik hasta ve yolcuya da müsamaha gösteriliyor. Diğer günlerde tutar, tutamayacak olursa fidyesini verir, sonra tutacak hale gelince tutar. Kolaylık üzere kolaylık.
Esasında oruç, yemenin, içmenin sınırını öğreten ve yaşatan muazzam bir terbiye metodu. Günde iki kere; sahur ve iftarda düzenli, saatinde yemek, aralarda atıştırmamak hepsi bu. Bu zaten sıhhatimiz için olması gereken prensip. Üstelik hastalar, güçsüzler muaf tutulmuş. Bir ay bizzat tatbikat ile midemiz, bünyemiz, buna alışacak belki ömür boyu bunu şiar edinip maddi manevi hastalıklardan kurtulacak. Zaten normal hayatta az ve düzenli yiyen kimselere oruç zor gelmiyor. Daha çok, yiyip içen, öğün tayin nedir bilmeyen, yemeği bir hobi haline getiren, sigara alışkanlıkları olana (sigaranın haramlığı bugün tescil edilmiştir) zor geliyor. Orucun mükâfatını, faydalarını tam bir bilsek bütün bir yılın Ramazan olmasını isterdik.
Ya Rabbi, her emrin kulaklarımda,
Yansıyıp durmakta dudaklarımda,
Namazda, oruçta, kul haklarında,
Dinimin direği bütün halleri,
Hafife almaktan sakındır beni!
Oruç sayılı günlerdir.
˗ Her ayın üç günüdür.
˗ Her ayın üç günü ile Aşure gününün orucudur. Bu oruç nafile iken sonradan farz kılınmıştır. Veya baştan itibaren farzdı. Ancak bu günlerdeki oruç Ramazan orucu ile neshedilmiştir.
˗ Sayılı günler Ramazan ayıdır. Tercih edilen görüş budur.
Başlangıçta Ramazan orucu muayyen ve belirlenmiş bir farz değildi. İnsanlar oruç ile fidye verme arasında muhayyer bırakılmıştı.
أيَاَّمًا kelimesi;
˗ Zarf olduğu için mensub olabilir. Buna göre mana ‘Oruç size sayılı günlerde farz kılındı.’
˗ Tefsir üzere mensubtur. (Fiili hazfolan mefullerdendir.)
˗ Mukadder fiilin mefulü olmak üzere mensubtur, yani فَصُومُوا اَيَّامًا takdirindedir. مَعْدوُدَاتٍ ’taki tenvin emri kolaylaştırmak için azlık ifade eder.
‘مَعْدوُدَاتٍ / Sayılı’ az demektir. Az mal adetle belirlenir, saymaktan üşenilmez, sayılabilir. Çok mal ise, dökülüp saçıldığı için sayılamaz.
Cenâb-ı Hakk, sanki şöyle demiştir: ‘Ben size, senenin tamamını veya pek çoğunu oruçlu geçirmeyi farz kılmadım, merhamet edip, mükellefiyetinizi hafiflettim. İsteseydim bunu yapardım; ancak size acıdım ve sadece az günlerde oruç tutmayı farz kıldım.’
Cenâb-ı Hakk’ın, orucu hem bize hem de bizden öncekilere farz kılması, meşakkati fazla olmayan az bir müddet içindir. Bu, Allahu Teâlâ’nın bütün ümmetlere merhametli olduğunu ve herkese bu mükellefiyeti kolaylaştırmış olduğunun açıklamasıdır.
Orucun otuz gün olarak farz kılınmasının hikmeti; atamız Âdem (a.s) cennette iken yasak ağacın meyvesini yemişti. Bu meyve onun karnında tam otuz gün kalmıştır. Daha sonra Allah’a affı için yalvarıp yakarınca Allah da Âdem’e (a.s) geceli gündüzlü otuz gün oruç tutmasını emretmiştir. İşte bu yüzden Allah tüm kullarına otuz gün oruç tutmalarını emretmiştir.
Bu sayılı günlerde oruç tutmanın farz oluşu, hasta olmayan ve mukîm olan kimseler içindir. Hastalar veya yolcular, oruçlarını başka günlere erteleyebilir.
Bu durumlarda oruç yemek ruhsattır, bu kimseler isterse oruçlarını tutabilir, isterlerse bozabilir.
Âyette icazı hazıf vardır. Takdir şöyledir: فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ فَاَفْطَرَ ‘Hasta veya yolcu olur da iftar eder yerse, işte o zaman bu günler sayısınca diğer günlerden oruç tutar.’
Oruç yemeyi mubah kılan hastalık, insana zarar veren, hastayı yoran, iyileşmesini geciktiren veya hastalığını artıran hastalıktır. Çünkü kendisinden korkulan fiil ile o fiile götüren şey arasında bir fark yoktur. Sıtmaya yakalanmış kişinin, oruç tuttuğunda ateşinin artacağından korkması gibi... Orucun çok az tesiri nazar-ı itibara alınmaz.
Hastalığın iki çeşidi vardır: Oruç tutamayacak güçte olan hastanın oruç yemesi mubah değil, farzdır. Orucu güçlükle tutabilen hastaların ise Ramazanda orucu yemesi müstehaptır. Hastalık şiddetli ağrı veriyorsa veya oruçlu olursa hastalığının uzayacağını biliyorsa, kişinin oruç yemesi sahih olur.
İmâm Şafii, Ebû Hanife, İmam Mâlik’e göre; yolcunun orucu tutması daha faziletlidir.
‘سَفَرٍ / Sefer’ kelimesinin asıl manası ‘açmak’tır. Yolculuk, insanların durumunu ve huylarını açıp ortaya çıkarır. İki kişi arasına giren düşmanlığı ve anlaşmazlığı giderip açtığı için sulh eden kimseye, ‘sefir’ denilmiştir. Oruç tutmamaya ruhsat veren yolculuk, zahmete ve yorgunluğa sevk eden uzun yolculuktur.
Ebû Hanife; ‘Yolculuk ruhsatı, ancak üç konaklık mesafe için gerçekleşir. Bu da yirmi dört fersahtır (89 km)’ demiştir.
Resûlullah ﷺ buyurdular ki: Kim sefer sırasında Ramazan’a erer ve beraberinde kendisini karnını doyuracak yere götürecek bir bineği varsa nerede olursa olsun orucunu tutsun. Ebû Dâvûd
Hz. Enes (r.a) anlatıyor: ‘Biz Resûlullah ﷺ ile beraber seferde idik. Bir kısmımız oruçlu bir kısmımız oruçsuz idi. Ne oruçlu oruçsuzu ayıplıyor, ne de oruçsuz, oruçluyu kınıyordu.’ Buhari, Müslim
Ebû’d-Derdâ (r.a) anlatıyor: ‘Biz çok şiddetli sıcak bir mevsimde, Ramazan ayında Resûlullah ﷺ ile birlikte sefere çıktık. Hararetin şiddetinden herkes elini başına koyuyordu. Aramızda oruçlu olarak sadece Resûlullah ﷺ ile Abdullah İbni Revâha vardı.’ Buhari, Müslim
Amr İbnu Ümeyye ed-Damri (r.a) anlatıyor: Bir sefer dönüşü Resûlullah’a ﷺ uğradım. Bana: ‘Ey Ebû Umeyye, sabah yemeğini bekle (beraber yiyelim)’ buyurdular. Ben: ‘Oruçluyum’ dedim:
‘Öyleyse gel yaklaş, sana yolcudan haber vereyim de dinle!’ dedi ve devamla: ‘Allahu Teâlâ Hazretleri yolcudan orucu ve namazın yarısını kaldırdı’ buyurdu. Nesâî
Hz. Câbir (r.a) anlatıyor: Resûlullah ﷺ fetih yılında Mekke’ye müteveccihen Ramazan ayında yola çıkmıştı. Kürâu’l-Gamim mevkiine gelinceye kadar kendisi de, beraberindekiler de oruç tuttular. Sonra orada bir bardak su istedi ve bardağı kaldırdı. Herkes bardağa baktı. Sonra sudan içti. Daha sonra kendisine: ‘Bazıları oruçlarını bozmadı’ diye haber verildi. Efendimiz ﷺ:
‘Onlar âsilerdir! Onlar âsilerdir!’ buyurdu. Müslim, Tirmizi
Hz. Enes (r.a) anlatıyor: Biz bir seferde Resûlullah ﷺ ile beraberdik. Aramızda bir kısmı oruç tutuyor, bir kısmı da tutmuyordu: Sıcak bir günde bir yerde konakladık. Gölgelenenlerin çoğu elbisesi olanlardı. Bir kısmımız güneşe karşı eliyle korunuyordu. Derken oruçlular yığılıp kaldılar, oruçsuzlar kalkıp çadırları kurdular, hayvanları suladılar.
Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem ﷺ,
‘Bugün sevabı oruçsuzlar kazandı!’ buyurdular. Buhari, Müslim
Hz. Câbir (r.a) anlatıyor: Resûlullah ﷺ bir seferdeydi. Etrafına insanların toplandığı bir adam gördü, ona gölge yapıyorlardı.
‘Nesi var?’ diye sordu. ‘Oruçlu biri!’ dediler. Resûlullah ﷺ:
‘Seferde oruç birr (Allah’ı memnun edecek dindarlık) değildir!’ buyurdular. Buhari, Müslim, Ebû Dâvûd
Muhammed bin Kaab’dan; ‘Bir Ramazan ayında Enes b. Malik’i ziyaret etmeye gitmiştim. Bir yolculuğa çıkmak üzereydi. Binek hayvanı hazırlanmış, kendisi de yolculuk kıyafetini giymişti. Bu sırada yemek getirdi ve yedi. Kendisine; ‘Bu yaptığın sünnet midir?’ diye sordum. Bana;
‘Evet’ cevabını verdi, arkasından binek hayvanının sırtına atladı.’ Tirmizi
Ubeydullah bin Cübeyr’den;
‘Bir defasında Ramazan’da Peygamberimizin sahabelerinden Ebû Basra Gıfarî ile birlikte Fustad limanında demirlemiş bir gemide bulunuyorduk. Bir ara yanımdan ayrıldı, az sonra önüne yemeğini getirdiler. Bana da; ‘Yaklaş (buyur)’ dedi. Kendisine ‘Mutfaklarında yemek pişirilmediği için bacaları tütmeyen evleri görmüyor musun?’ dedim. Bana; ‘Yoksa sen Peygamberimizin sünnetine yan mı çiziyorsun?’ diye cevap verdi. Arkasından yemek yemeye başladı, ben de onunla birlikte yedim.’ Ebû Dâvûd
Abdurrahman İbnu Avf (r.a) anlatıyor: ‘Resûlullah ﷺ buyurdular ki:
‘Seferde Ramazan orucu tutan hazerde oruç tutmayan gibidir.’ Hadîs-i Şerîf
Bir sahabe, Hz. Peygambere ﷺ: ‘Ramazandan tutamadığım günler var. Bu günleri ayrı ayrı kaza etmem caiz midir?’ dedi. Hz. Peygamber ﷺ, ‘Söyle bakayım, üzerinde birisinin alacağı olsa, sen de ona onu birer dirhem, ikişer dirhem şeklinde ödesen; bu olmaz mı?’ deyince, adam ‘evet’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, ‘Cenâb-ı Allah ise bağışlayıp müsamaha etmeye daha lâyıktır’ buyurdu.
طوق fiilinin aslı, -ister güvercin halkası gibi yaratılıştan olsun, ister altın ve gümüş halka gibi yapma olsun- boyna geçirilen şeydir.
طَاقَةٌ insanın güçlükle yapabileceği miktarın ismidir. Bu da bir şeyi kuşatan halkaya benzetilmiştir.
‘İtakat’ bir şeye güç yetirmenin en son sınırı anlamındadır. Tezdattandır. Birinin takat ve kuvveti kalmadığı için güçsüz duruma düştüğü zaman ona اَطَاقَ denir.
‣ Bu ifade oruca tâkâtı olan hasta ve yolcu ile ilgilidir. Allahu Teâlâ, hasta ve yolcu hakkındaki iki durumu bildirmiştir: Biri, bu kimselerin oruçlarını yiyip sonradan bunun kaza edilmesi gerektiğidir. Diğeri ise, o kimsenin oruca takat getirebileceği, oruç tutmanın kendisine ağır gelmediği haldir. Bu durumda yolcu oruç tutmak veya orucunu yiyip fidye verme arasında muhayyer bırakılır.
‣ Hasta olmayan, mukim kimselerdir. Bu kişiler İslâm’ın ilk dönemlerinde oruç tutmak veya fidye vermek arasında muhayyer bırakılmışlardı. Oruca henüz alışkın olmadıklarından, bu ibadetin onlara zor gelmemesi isteniyordu. Allahu Teâlâ daha sonra 185. âyetle bunu neshederek, muhayyerliği kaldırmış, sağlıklı insanların fidye vermesi nehyedilerek Ramazan orucu herkese farz kılınmıştır.
‣ Veya bu ifade, oruca takatı olmayanlarla ilgilidir. Piri fani, yaşlı, hamile, çocuğunu emziren kimseler gibi.
Pîr-i fânî kimse, orucunu yediği zaman fidye verebilir. Hamile ve emziren kadın orucunu yediğinde fidye vermeleri vâcib değildir, çünkü kaza edecektir.
İhtiyâr olup, ölünceye kadar Ramazan orucunu veya kazâya kalmış oruçlarını tutamayacak kimse, iyi olmasından ümit kesilen hasta, oruç tutmaz, fakat gizli yer.
Bu kimse zengin ise, her gün için bir fıtra, yani bin yediyüz elli gram buğday veya un ya da kıymeti kadar altın-gümüş para, bir veya birkaç fakire verir. Ramazan’ın başında veya sonunda toptan hepsi bir fakire de verilebilir. Fidye verdikten sonra hasta iyileşirse, Ramazan oruçlarını ve kazâ oruçlarını tutar.
Oruç tutan kimsenin açlıktan, susuzluktan, öleceğinden veya ağır şekilde hasta düşeceğinden korktuğunda orucunu bozması câizdir.
Çünkü burada zaruret vardır. Zaruretler ise haramları helâl kılar. Ravzâtü’l Ulemâ
Fidye, karşılık, bir şeye mukabil bulunan bedeldir. Bir kimsenin şahsı için feda ettiği şey manasınadır. Şeriatta ise, gücünün yetmediği bir ibâdeti terk eden kimsenin, karşılık olarak verdiği mala denir.
Ebû Hanife’ye göre bu karşılık, buğdayda yarım sâ, başka şeylerden ise bir sa’dır. (Sa ölçü birimidir. Miktarı, 3.333 kg.’dır.)
Bu hayırdan maksat;
˗ Bir yoksulu doyurmak.
˗ Bir yoksula, vâcib olandan fazlasını yedirmek.
˗ Oruç tutmadığı her bir gün için bir fakiri doyurması gerekirken, birden fazla fakiri doyurmak.
˗ Veya oruç tutup kaza ettiği halde yine de bir fakiri doyurması biçiminde bir tatavvudur.
‘Ey oruç tutabilecek kimseler veya orucu güçlükle tutup meşakkatleri göğüsleyenler, oruç tutmanız fidye vermenizden hayırlıdır.’
Hasta, yolcu ve orucu güç-belâ tutanlar kastedilmiş olabilir.
Bu hitab âyetin başına atfedilmiş olabilir. Mana ‘Size oruç tutmanız farz kılındı ve oruç tutmanız daha hayırlıdır’ şeklinde olur.
‣ Keffâret, Ramazan ayının hürmet perdesini yırtmanın, Ramazan orucunu bilerek bozmanın cezasıdır. Ramazan günü özürsüz bir orucu bozmanın cezası, altmış gün, bir gün kazâsı ile 61 gün oruç tutmaktır.
‣ Keffâret orucu, hastalık, yolculuk gibi bir özür ile veya bayram sebebi ile bozulursa ya da Ramazan’a rastlarsa, yeniden altmış gün tutmak lâzım olur. Kadınlar özür sebebiyle bozunca, yeniden başlamaz. Özrü bitince geri kalan günleri tutarak, altmışı tamamlar.
‣ Devamlı hasta veya yaşlı olup altmış gün oruç tutamayan kimse, bir fakiri, bir günde iki defa doyurmak üzere altmış gün yedirir. Altmış fakirin her birine 1750 gram buğday veya un, yahut bunların kıymeti kadar ekmek, mal, altın, gümüş, para vermek veya bunları bir fakire altmış gün vermek de câiz olur. Oruç tutabilen kimsenin fakirleri doyurmak sûretiyle keffâretten kurtulmaya çalışması câiz değildir.,
Kıyâmet günü (mahşer yerine), cennetin duvarları üzerinde kuşlar gibi uçuşan bazı mü’minler geleceklerdir. Cennet kapıcısı bu mü’minlere,
- Siz kimsiniz? diye soracak, onlar da:
- Biz Muhammed ümmetindeniz, diye cevap verecekler.
- Sorgu suale çekildiniz mi?
- Hayır!
- Sırat köprüsünü geçtiniz mi?
- Hayır, geçmedik, diye karşılık verecekler.
En sonunda kapıcı:
- Öyle ise siz bu erişilmez dereceleri ne ile kazandınız? diye soracak. Onlar da:
- Biz dünyada iken Allah’a gizlilik içinde yapılan oruç ibâdetini sunduk, O da bizi öbür dünyada yine gizlilik içinde cennetine koydu, diye karşılık verecekler. Hadîs-i Şerîf
‣ Yani ‘Orucun size farz olduğunu bilirseniz, bizim ‘oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır’ sözümüzün doğruluğunu da bilirsiniz.’
‣ Âyetin sonu, başı ile ilgilidir. Takdiri, ‘Size oruç farz kılındı. Oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.’ (Reddü’l aciz)
‣ Allah’ı bilen kimsenin kalbinde mutlaka Allah korkusu bulunur. Allahu Teâlâ âyette, ‘ilim’ fiilini zikredip, bununla kendisinden korkmayı kastetmiştir. Korkan kimse, ihtiyatı gözetir. İhtiyat ise orucu tutmadır. Buna göre ‘Eğer Allah’ı bilip O’ndan korkarsanız, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır’ denilmiştir.
Orucun üç derecesi vardır:
1- En az Ramazan orucuyla yetinmek. Bu her müslümana farzdır.
2- Nafile oruçlar arasında en faziletlisi Dâvûd’un (a.s) orucudur. Dâvûd (a.s) bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Bu şekildeki oruç devamlı oruç tutmaktan daha faziletlidir. İbni Ömer (r.a) Resûlullah’a ﷺ oruç için sorduğunda ‘Bir gün tut, bir gün tutma’ buyurdu. Abdullah b. Ömer ‘Bundan daha faziletlisini istiyorum’ dediğinde Resûlullah ﷺ ‘Daha faziletlisi yoktur’ buyurdu. Bir gün tutup bir gün tutmamak insana daha tesirlidir. Devamlı tutmak bu tesiri azaltır.
3- Oruç tutmanın orta şekli senenin üçte birini oruçla geçirmektir. Her hafta Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutulur, Ramazan da buna ilave edilirse senenin dört ayından bir kaç gün fazlası oruçla geçer. Bu miktar üçte birinden fazladır. Böyle oruç tutmak, nefse hafif gelir ve sevabı bol olur. Sâlihlerin âdeti olan üç ayların tamamını tutmak mümkün değilse, Peygamber tavsiyesine uyup, her aydan üç gün oruç tutmak ve buna devam etmek güzeldir.
Orucun insan sağlığına en önemli tesiri karaciğer ve damarlar üzerindedir.
˗ Karaciğer, vücudun kimya laboratuvarı gibidir. Bir taraftan yağları sindirir, eritir, diğer taraftan da besinleri depo eder. Vücuda giren mikroplara karşı faydalı zehirler üretir. Kemik iliğinde kan yapan hücreler için temel maddeler hazırlar.
˗ Vitamin, hormon ve kandaki iyot dengesinden karaciğer sorumludur. Bunun için yirmi dört saat durmadan çalışmak mecburiyetindedir. Çok yemek ve içmek, karaciğer hücreleri için çok zararlıdır. Aşırı derecede çalışan karaciğer hücreleri, Ramazan’da oruç ile dinlenir; böylelikle, bir sene müddetle daha kuvvetli çalışma imkânı bulur.
˗ Araştırmalar, gençliğinden itibaren oruç tutan kimselerin karaciğer bozukluğu ile ilgili rahatsızlık çekmediğini göstermiştir.
˗ Orucun, damarlar üzerindeki etkisi de hayret vericidir. Damarların en büyük düşmanı, kandaki aşırı besin maddeleri ve bunların yakılamayan artıklarıdır. Bu artıklar, ihtiyarlık ve yıpranma sebebidir. Oruçlu iken, hücre arası su azaldığından, küçük tansiyon azalarak damarların üzerindeki baskı kalkar. Bunun için oruç tutanların damarları ve küçük tansiyonları daima sağlıklıdır.
فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً Kim gıdasını arttırırsa yani sakisi olan bir meşrebten kendini tutmak ki bu bir meşrebten gıdalanmaktır.
وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ Her meşrepten sonsuza kadar daha üstün olduğunu bilirseniz. Nitekim Hadis-i Şerifte ‘İki günü eşit olan ziyandadır’ buyrulmuştur.
Bu âyette başka bir işaret de şöyledir: Nasb okuyan kıraate göre yani وَأَنْ تَصُومُوا عَلَى كُلِّ مَشْرَبٍ / her meşrepten kendinizi tutmanız sizin için hayırlıdır’ demektir.
Belagat
✽ ‘Oruç’ istiare-i vefakiyedir. Çünkü hakiki oruç, insanın büluğ güneşinin doğup, hayatın batmasına kadar insanın kendini günahlardan tutmasıdır. Ortak nokta, her ikisinin de farz olması, sonunda insanı cennete götürmesidir. Oruç akşam ezanıyla açıldığı gibi, hayat boyu tutulan manevi oruç da, ölüm selasının verilmesiyle bitecektir.
✽ مُسَافِراً‘ ...مَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أوْ / yolcu’ demeyip, ‘عَلَى سَفَرٍ / yolda olursa’ şeklinde gelmesi istiare-i tebaiyedir. Yolun üzerinde olmak, binicinin bineğe binişine ve onun üzerini kaplamasına benzetildi. Bineğini istediği tarafa çevirebildiği gibi, yolunu da istediği yöne doğrultabilir. Bu manayı ifade etmesi için, ‘misafir’ şeklinde ismi fâil getirilmedi. Çünkü مُسَافِر kelimesinde yolun üzerini istila manası tam olarak yoktur.