Sureler

Göster

Bakara Sûresi 186. Ayet

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادٖي عَنّٖي فَاِنّٖي قَرٖيبٌؕ اُجٖيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَجٖيبُوا لٖي وَلْيُؤْمِنُوا بٖي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

186- Kullarım sana Beni sordukları vakit, Ben muhakkak onlara çok yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim. Onlar da benim davetime koşsunlar. Bana iman etsinler ki doğru yolun yolcusu olabilsinler.

 

Cenâb-ı Hakk dua şartları yerine getirildiği müddetçe duaları kabul eder. Çünkü birinden bir şey isteyince ya yoktur vermez ya da cimridir vermez. Ama Yüce Allah hem her şeyin sahibi hem de cömert.

Duamız kabul olmuyorsa bizim eksikliğimizden; şartlarını kuşanmamışız demektir. İsteme şeklimiz düzgün olmayabilir, gafil kalple, haram yiyerek, lakayt biçimde dua etmişizdir. Tazarru niyaz ile, el açıp boyun bükerek, O’nun büyüklüğünü, Resûlünü, Kitabını bilfiil tasdik ederek yalvarmamışız, O’nun buyruklarına icabet etmemişiz demektir.

Onu gazaplandırıp hükümlerine boyun eğmeden mecbur tutarak yapılan duaların kabule şayan olmadığını biliriz. Cahilane değil mürşidane, gafilâne değil duyarlı, şüpheyle değil imanlı, isyanla değil itaatli dua etmeliyiz ki dua makbul olsun. Kulluk vasıflarımızı gözden geçirmeliyiz ki Mabudumuza duaya yüzümüz olsun, duamız kabul olsun.

Allahu Teâlâ, duadan önce medhü senanın gerektiğine dikkat çekmek için ilk önce tekbiri emretmiş, sonra da dua etmeye teşvik etmiştir.

Kullarım sana benden sordukları zaman Ben muhakkak onlara çok yakınım.

‘Sana benden sordukları zaman’ cümlesinin zahiri manası, ashâb-ı kiramın Hz. Peygambere ﷺ, Allahu Teâlâ hakkında soru sorduklarını gösterir. Bu soru, Allah’ın zâtı, sıfatları veya fiillerine dairdir.

Bunun cevabında gelen ‘Ben yakınım’ cümlesi, kulların, Allah’ın kendilerine uzaklığı veya yakınlığını sorduklarını göstermektedir. Bu cevapta, diğer âyetlerde gelen sorulara verilen cevaplarda olduğu gibi,

‘قُلْ / De ki’ lafzı kullanılmamıştır. Yüce Allah kullarına son derece yakın olduğunu, kendisinden bir şey isteyen ihtiyaç sahipleri ile, kendisi arasında herhangi bir vasıta olmaksızın isteklerine cevap verecek şekilde onlarla beraber olduğunu bildirmek için, cevabı bizzat kendisi vermiştir. Bu da dua etmenin büyüklüğüne delâlet eder.

‘Ben yakınım’ cümlesi bir temsildir. Allahu Teâlâ’nın kullarının fiillerini, sözlerini tam bir şekilde bildiğini, onların hallerine tam olarak vakıf ve muttali olduğunu gösteren bir benzetmedir. Bu hal, onlara çok yakın olan kimsenin durumuna benzetilmiştir.

Bu yakınlıktan maksad, Allahu Teâlâ’nın, duaları işitmesi ve yalvarıp yakarmalarını görmesi bakımından bir yakınlıktır. Yakınlığın lazımı murad edilmiştir.

Sanki Allahu Teâlâ şöyle demiştir: ‘Ey kulum sen dua dışında, daima vasıtaya, aracıya muhtaçsın. Fakat duada Benimle aranda herhangi bir vasıta yoktur.’

‘Kullarım’ izafeti, kulun Allah’a ait olduğunu; ‘Şüphesiz ki Ben onlara çok yakınım’ cümlesi Allah’tan hep hayır geldiğini gösterir.

Allahu Teâlâ ‘Kulum bana yakındır’ buyurmamış, ‘Ben ona yakınım’ buyurmuştur. Buradaki incelik şudur: Kul ‘mümkinü’l vücud’dur. Ademin (yokluğun) merkezinde ve fenanın (yokluğun) zirvesindedir. Onun Allah’a yaklaşması mümkün değildir.

Ancak Allahu Teâlâ, fazlı ve rahmeti ile kullarına yaklaşmaya kadirdir. Yaklaşma; Hakk Teâlâ’dan kula doğru olur, kuldan Hakk’a doğru olamaz. Bu nedenle Allahu Teâlâ ‘Ben yakınım’ buyurmuştur.

Dua edenin zihni, Allah’tan başkasıyla meşgul oldukça, dua etmiş olmaz. İnsan her şeyden vazgeçince, mârifetullaha dalar. Aradaki vasıtalar tamamen kalkınca, yakınlık meydana gelir. Kul, nefsinin maksatlarına iltifat ettikçe, bu maksatlar onu Allah’dan alıkoyar. Ancak dua, Allah’a yakınlığı ifade eder. Bu sebeple ibâdetlerin en üstünüdür.
 

Allah'a yakınlık

Muhakkak ki ben, korkumdan kalbi kırık olan ve lütfumu gözleyenlerin yanındayım. Hadis-i Kudsi

Kim iyilik yaparsa onun için yaptığı iyiliğin on misli yahut daha çok sevap vardır. Kim bir kötülük işlerse, kötülüğün cezası yaptığı tek kötülüğün cezasıdır, yahut onu bağışlarım. Kim ibadetle bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira (arşın) yaklaşırım. Kim bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben de ona koşarak giderim. Kim bana ortak koşmaksızın arz kadar günahla bana kavuşursa, ben de ona günahı kadar mağfiretle mülaki olurum. Hadis-i Kudsi

Bir derviş, başını Kâbe’nin eşiğine koymuş, inliyordu:

Ey bağışlayan, esirgeyen Rabbim! Çok zalim, pek cahil olan insandan sana layık ne beklenir bilirsin! Kulluğumdaki eksiklikler için özür dilemeye geldim. Çünkü ibadetime güvenim yok. Arifler ibadetlerindeki kusurlar için istiğfar ederler. Asilerse günahları için tevbe ederler. Abidler ibadetlerinin mükâfatını, tacirler mallarının pahasını isterler. Ben kulun, ibadetimi değil, ümidimi getirdim. Ticaret için değil, dilenmek için geldim. Benim hakkımda sana yakışanı yap, bana layık olanı değil!

Öldürsen de, bağışlasan da yüzüm gözüm senin eşiğindedir. Kölenin hükmü olmaz. Sen ne buyurursan ben onu yaparım.

Rabbim! Ben ‘İbadetimi kabul eyle’ demiyorum. ‘Affının kalemiyle günahımı sil’ diyorum!

Allah ile insan arasındaki en büyük iki perde: İnsanın kendi nefsini düşünmesi, kendi gibi aciz bir kuldan yardım beklemesidir.

Bunlar avamın hicabıdır. Havassın hicabı birdir. Amellerini, iyi hareketlerini görmek ve onlardan sevap, mükâfat beklemektir.
 

Dua edenin duasına icabet ederim

Bu cümle, önceki cümlenin beyan-ı tefsiridir. ‘Ben yakınım’ buyurduktan sonra bu yakınlığın nasıl olacağını ‘Dua edenin duasına icabet ederim’ buyurarak açıklamıştır.

Duanın kabulüne ‘icabet’ denmiştir. أُجِيبُ, ‘Dinliyorum, işitiyorum’ demektir. İşitme ile icabet arasında mülâzemet (birbirini gerektirme) vardır. Bundan dolayı, işitmek ile icabet etme kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılırlar.

‘سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ / Allah hamd eden kişiyi duydu’ demek ‘Allah ona icabet etti (hamdini kabul etti)’ manasınadır; aynı şekilde, ‘Dua edenin duasına icabet ederim’ demek, ‘Onun duasını işitirim’ demektir.

Duaya icabet edilebilmesi için şunlar gereklidir: Sahih iman ile Allah’ın emirlerini kabul etmek, itaat etmek, namaz, oruç, zekât, hac ve benzeri ibadetleri yerine getirmek. Çünkü kul Allah’ın kendini çağırdığı şeye icabet ettiği takdirde, O da onun dualarına icabet eder.

Bu âyette ‘Dua’dan murad, günahlardan tevbe etmek, duaya icabet de, tevbeyi kabul etmektir.

‘Dua’dan murad ibâdettir. Çünkü “Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana ibâdet etmekten büyüklenenler hor ve hakir olarak cehenneme girecekler” (Mü’min, 60) âyeti de bu manaya delâlet eder. Allah’ın duaya ‘icabet’i, itaat edenlere mükâfat vermesidir.

Allah ﷻ, duayı emretmekle yetinmemiş, bir başka âyette, kendisinden bir şey istenmediği zaman gadablandığını belirterek, “Onlar, kendilerine bizim azabımız geldiği zaman yalvarmalı değiller miydi? Fakat onların yürekleri katılaşmış, şeytan da yapmakta oldukları şeyleri onlara süslü göstermiştir” (Enam, 43) buyurmuştur.

Oruç hükümleri arasında duaya teşvik eden âyetin zikredilmesinde, oruç bittikten sonra, iftarda dua etmeye teşvik vardır. Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: ‘İftar anında oruçlunun yaptığı dua reddolunmaz.’

Abdullah b. Ömer (r.a) iftarda şöyle dua ederdi: ‘Ey Allahım! Her şeyi kuşatan rahmetin ile, Senden beni bağışlamanı istiyorum.’


Dua

‘Dua’ masdardır, sonradan isim yerinde kullanılmıştır. Masdar bazen isim yerinde kullanılabilir. ‘رَجُلٌ عَدْلٌ / âdil adam’ demeleri gibi.

Duanın hakikati, kulun Rabbinden, inayet ve yardım talep etmesidir. Dua’dan maksad, kulluğu, zilleti, kalbin kırıklığını ve tamamen Allah’a yönelişi, razı olmayı ortaya koymadır. Bu, en büyük kulluk makamıdır. Daha önce maslahat olmayan (yani kulun yararına olmayan) şeyin, dua vesilesiyle maslahata dönüşmesi mümkündür.

‘Dua’ tevhid ve Allah’a medhü senadır. Kul, ‘Ey kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ım...’ deyince dua etmiş olur.

Dua edenin imanı artar. Çünkü duasına icabet eden biri olduğuna inanarak yalvarmaktadır. “De ki: ‘Sizin duanız olmasaydı, Rabbim size ne değer verirdi?” (Furkan, 77)

Küçük kasabada caminin tam karşısında arazisi olan adam, bir gece kulübü inşa etmeye başladı. İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz ediyordu. Ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamadılar. Tek yapabildikleri imamın öncülüğünde bu gece kulübü için her gün beddua etmekti. İnşaat ilerledi ve açılışa birkaç gün kala, şiddetli bir yıldırım düştü. Gece kulübü yerle bir olmuştu.

Cemaat bu olaydan büyük memnuniyet duymuştu. Ama gece kulübünün sahibi, camii imamının ve cemaatin bu hasardan doğrudan sorumlu olduğu iddiasıyla tazminat davası açtı. İmamı ve cemaati savcılığa verdi. Cemaat buna şiddetle itiraz etti. Olayın kendi dualarından dolayı meydana geldiği iddiasını kabul etmedi.

Gerekli belgeler tamamlanıp mahkeme günü geldiğinde hakim dosyayı dikkatle inceledi. Ve taraflara dönüp ‘Bu konuda nasıl bir hüküm vereceğimi bilmiyorum. Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var: Taraflardan biri duanın gücüne inanan gece kulübü sahibi, diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan imam ve cemaati…’
 

Duanın Kabul Edilmediği Durumlar:

Allahu Teâlâ “Dua ettiği zaman, dua edenin duasına icabet ederim” ve “Darda kalan, kendisine dua ettiği zaman ona (Allah’tan başka) icabet eden var mıdır?” (Neml, 62) buyurmuştur. Ancak çok yalvarıp yakaran kimseler var ki dualarına icabet edilmediği görülür.

Bir başka âyet de mukayyed olarak gelmiştir: “Hayır, sadece O (Allah’a) dua edersiniz. O da dilerse, dua ettiğiniz şeyi (belâyı) açar (giderir).” (Enam, 41) Bu âyet, icabeti Allah’ın dilemesiyle kayıtlamıştır.

Dua eden kimsenin, istediği şey kadere uygun ise, olur. Eğer ilâhi kazâ ve kadere uymuyorsa, Cenâb-ı Allah o kimsenin kalbine bir sekînet, göğsüne bir genişlik ve tahammülünü kolaylaştıracak bir sabır verir. Bu da, icabet çeşitlerindendir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Müslümanın duası, günah veya sılayı rahmi koparma hususunda olmamak şartıyla şu üç şekilden biri ile kabul edilir: Ya dünyada istediği peşin verilir veya onun için (mükâfat) ahirete saklanır veyahut da yaptığı dua kadarı ile kendisinden bir belâ ve kötülük giderilir.’ (Akrabalık bağını kesmenin kapsamına, bütün müslümanların hakları ve yapılan her tür haksızlık dahildir.)

Çünkü Allahu Teâlâ, “Bana dua edin ki size icabet edeyim” (Mü’min, 60) buyurmuş. ‘Ben size derhal icabet ederim’ dememiştir. Ahirette de olsa duasını kabul ettiği zaman, ilâhî vaadi tahakkuk eder.

İbni Atâ’ya göre ise duanın kabulü için dört tane şartı vardır:

1- Tek başına kaldığı esnada kalbini muhafaza etmek

2- İnsanlarla birlikte iken dilini muhafaza etmek

3- Helâl olmayana bakmaktan gözünü muhafaza etmek

4- Midesini haramdan muhafaza etmek.

Duanın kabul vakitleri: Seher vakitleri, oruç açma zamanları, ezan ile kamet arası, Çarşamba günü öğle ile ikindi arası, sıkıntı ve zaruret halleri, yolculuk ve hastalık hali, yağmurun yağdığı vakit, Allah yolunda düşmana karşı durulduğu zaman...

Öyleyse bana icabet etsinler ve iman etsinler.

Allah ﷻ ‘Ben, her hâlükârda senden müstağni iken, duana icabet ediyorum. O halde, her bakımdan Bana muhtaç olduğuna göre, sen de Benim davetime icabet et’ buyurmuştur.

Allahu Teâlâ, ‘Sen benim duama icabet et ki, senin duana icabet edeyim’ dememiştir. Eğer böyle deseydi ‘bana icabet etsinler..’ şeklinde değil, ‘Benim davetime icabet etsinler’ şeklinde olurdu.

Bu ifade, Allahu Teâlâ’nın kuluna icabet edişinin, Onun lütfu olduğuna; kulun itaatine bağlı olmadığına ve kulun ibâdet ile meşgul olmasından önce olduğuna bir tembihtir.

Kulun Allah’a icabeti, O’na itaat etmesi, boyun eğip teslim olmasıdır.

Allah’ın kuluna icabeti ise, kulun istediğini vermesidir.

el-Karîb, el-Mucîb

Karîb, kul ile Rabbi arasında bir mesafe olmadığı anlamına gelir. Allah’ın ﷻ yakınlığı bir mesafe ifade etmez. Zira mesafe, bir sınırın olmasını gerektirir. Oysa Allah ﷻ için bir sınır yoktur.

Karîb, bütün varlıklara ilmiyle, dua edenlere de dualarını kabul etmekle yakın olandır.

Allah’ın ﷻ kullarına yakınlığı iki türlüdür:

1- Genel yakınlık: Allah’ın ﷻ bütün eşyalara ilmiyle yakın olmasıdır. O, insanlara şah damarlarından bile daha yakındır. Bu, Allah’ın genel sevgisi anlamına gelir.

2- Özel yakınlık: Kendisine dua edenlere ve kendisini sevenlere gösterdiği yakınlıktır. Bu, daima sevgiye, yardıma ve desteğe vesiledir.

‘Mucib’, جَوَبَ kök fiilinden türeyen ism-i fâil olup, ‘cevap veren’ anlamındadır. Bu kelime aynı zamanda kesmek, biçmek ve oynamak anlamlarına da gelmektedir.

Eğer icabet bu anlamda kabul edilirse bu durumda mucib, kesen anlamına gelir. Yani, Allah ﷻ kendisi ile dua edenlerin arasını ‘kabul ile’ keser, duayı hemen kabul edip, imdadına yetişir.

‘Mucib’ ismi genellikle ‘Karîb’ ismiyle zikredilir ve ‘Karibun mucib’ veya ‘Mucibu’d dua’ denilir. ‘Mucibu’d davetil muztarrin’ (Çaresizlerin dualarını kabul eden), isteyene istediğini veren demektir. Allah’tan ﷻ başka kimsenin gücü buna yetmez.

Bu ismin gereği olarak, Müslüman daima Allah’a ﷻ muhtaç olduğunu bilmeli, yalnız O’na dayanıp güvenmelidir. O’nun duaları işittiğini, başına gelen musibetleri bildiğini, sıkıntı ve zorluklardan haberdar olduğunu unutmayıp, ümitsizliğe kapılmamalıdır. Dualarında kendisini Allah’a ﷻ yaklaştıracak şeyler istemelidir. Bunun yanında itaat ve ibadete çağıran her davetçiye de icabet etmelidir.

“Umulur ki doğru yolu bulurlar.”

‘Onlar Bana icabet edip iman ettikleri zaman, dinî ve dünyevi menfaatlerine yol bulurlar.’

Doğru yolu bulmanın sebebi, Allah’a iman etmektir.
 

... لَعَلَّ

Kur’ân-ı Kerîm’de emir fiilden sonra gelen لعَلََّ edatı, talil (yani sebep gösterme) anlamındadır.

Kur’ân’da insan nefsine ağır gelen bir teklif zikredilince, âyetin sonu genellikle ‘لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ / sakınasınız diye’ şeklinde biter.

Bir teklifte kolaylık bildiren bir hüküm zikredilince, ‘لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ / şükredersiniz diye’ şeklinde biter. el-Bahru’l Muhît

 

Sebeb-i Nüzulü

‣ Bir bedevi Hz. Peygambere ﷺ gelerek, ‘Rabbimiz yakın mı; O’na sessizce yakarışta bulunalım, yoksa uzak mı, O’na yüksek sesle yalvarıp yakaralım?’ dedi. Allahu Teâlâ da bu âyeti indirdi.

‣ Hz. Peygamber ﷺ, ashabıyla beraber tehlîl, tekbir ve dua seslerini yükselttikleri bir gazvede bulundu. Bunun üzerine Efendimiz ﷺ ‘Siz işitmeyen ve burada olmayan birine dua etmiyorsunuz; siz ancak, her şeyi duyan ve size yakın olan Rabbe dua ediyorsunuz’ buyurdu.

Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber’e, ‘Hangi saatte, nasıl Allah’a dua edelim?’ diye sorduklarında, Allahu Teâlâ bu âyet-i kerimeyi indirmiştir.

‣ Medine yahudileri, ‘Ey Muhammed, senin Rabbin bizim dualarımızı nasıl işitir?’ dediklerinde, bu âyet-i kerime nâzil oldu.

‣ “Sizden öncekilere farz kılındığı gibi...” (Bakara, 183) âyeti, uyuduktan sonra yemeyi haram kılmıştı. Bazı sahabeler yemek yiyip, akabinde pişman olarak tevbe ettiler ve Hz. Peygamber’e, ‘Allahu Teâlâ tövbelerimizi kabul eder mi? Nasıl tevbe edelim?’ diye sordular. Allahu Teâlâ da tövbelerini kabul edeceğini ve oruçtaki bu güç hükmü kaldırdığını bildirmek için bu âyeti indirmiştir.

 

Te’vilâtı’n Necmiyye’den...

Bu âyette şöyle bir işaret vardır: Havassü’l has olan kullarım, hususiyetle Benden sorsun, gayrıdan sormasın. Ben onlara lütfumla yakınım, hatta kendilerinden daha yakınım. “And olsun ki insanı biz yarattık; nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)  اُجٖيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ Yani benim sıfatım dua edenin duasını kabul etmemdir.

 فَلْيَسْتَجٖيبُوا لٖي Benim onların dua ettiklerinde kabul ettiğim gibi, onlar da bana icabette benim sıfatımla mevsuf olsunlar.

وَلْيُؤْمِنُوا بٖي İcabetime inansınlar. ‘بِي / Bana’, talep anlamındadır. Beni talep etsinler. Benden gayrıyı talep etmesinler.

 لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ İstediklerinde bana yönelip gayrıdan istememeleri için.

“Sana ganimetlerin taksiminden soruyorlar. De ki: ‘Ganimetlerin taksimi Allah’a ve Resûlüne aittir. Onun için siz gerçekten iman etmişseniz, Allah’tan korkun, birbirinizle aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin!” (Enfal 1)

“Bir de sana ruhtan soruyorlar, de ki: Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsra, 85)

Cenâb-ı Hakk icabetini vaad ettiği halde “Rabbiniz: ‘Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir’ buyurmuştur.” (Mü’min, 60) bazı duaların kabul edilmeyişi nedendir, denirse:

Cevap: Bazı dualar, duanın erkan ve şartları terk edildiği için kabul olmaz. Çünkü duanın müstecab olmasının sebep ve şartları vardır.

Bunların birçoğu umumidir, daha önce geçmişti.

Bir kısmı hususidir. Bunlar tezkiye ve tahliyedir. İcabet dua edenin tezkiyesine (temizliğine) bağlıdır. Öncelikle dua edenin bedenini temizleyip ıslah etmesi gerekir. Özellikle helal lokma ile.

Dua gök kapılarının anahtarıdır. Dişleri ise helal lokmadır.

Hadis-i Şerif’te şöyle buyruldu: ‘Kişi uzun sefer yapar, toz toprağa bürünür. Elini semaya kaldırıp dua eder. Ama yediği haram, giydiği haram, gıdası haram. Bunlarla nasıl duası kabul olur?’

Kişi beşeri sıfatlardan, ahlâk-ı zemimelerden nefsini temizleyip, arındırırsa duası kabul olur. Çünkü bu icabetin aslıdır. Aksi halde dua yolu kesilir.

Hadis-i Şerif’te ‘Allah temizdir, temizi kabul eder’ buyruldu.

Nefsini, nefsani ve ruhani alaka paslarından arındırmak, zikirlerle saflaştırmak, Rabbani nurlar ile ahlâkını nurlandırmak, duayı Allah’a yükselten yakınlık sebepleridir. “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamiyle Allah’ındır, ona hoş kelimeler yükselir onu da ameli sâlih yükseltir, kötülükler kuranlara gelince onlara şiddetli bir azab vardır ve onların tuzakları hep tarumar olur” (Fatır, 10) buyrulduğu gibi.

Ruhunu gayrıya iltifat kirinden temizle ki Hakk’ın lütuf nefhalarına kavuşsun. Duada Hakk’a teveccühle şirk hamiyetinden sırrını tezkiye et. Hak’tan gayrıya değil, Hakk’ı talep için dua et ki duana icabet olsun.

‘Bana dua ettiği zaman’ beni taleb ettiği zaman, demektir. “Rabbiniz: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim” buyurdu. (Mü’min 60)

“Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa bir sıkıntısından dolayı kendisine dua ettiği zaman darda kalan bir kuluna icâbet edip, ondan fenâlığı gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan Allah mı? Allah ile beraber (başka) bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz!” (Neml, 62)

Muzdar, Allah’tan gayrı talep edecek kimsesi olmayan demektir. Allah’ı talepte Allah’tan talep edip Allah’dan gayrıdan talep etmeyendir.

Bu şartlardan bazılarında şaşıran kimsenin duası kabul olmaz. Çünkü duanın rükünleri eksiktir. Namazın rükünlerini tam yapmayan kimsenin de duası kabul olunmaz. Ancak Allah, fazlı ve keremiyle dilerse kullarının amellerini, eksiklerini tamir edip tamamlar.

İşin hakikatı; Allah’ın fadlı kullarının amellerinden öncedir. Zira o istemeden önce verir. Her tür istek ve muratlarını da kabul eder.

 

Belagat

• Bu cümle, önceki âyete atıftır. O âyet-i kerime ‘Sayılı günü tamamlayasınız, Allah’ı tekbir edesiniz,umulur ki şükredersiniz’ şeklinde, muhatap zamiriyle gelmişken, bu âyet-i kerime Nebi’ye ﷺ hitaba dönmüştür. Çünkü o tebliğ makamındadır.

• أجُِيبُ دَعْوَةَ الداعِ إِذَا دَعَانِ buyruğunun ‘Dua edin, size icabet edeyim’ şeklinde gelmesi muktezayı zahire muvafık olan şeklidir. Ancak bu ifade, Nebi’nin ﷺ şanını tazime zarar veren bir hitap olurdu.

• إِذَا سَاَلَكَ şeklinde, şartın sual fiiliyle gelmesi, beliğ insanların kelamında, şartın sonrasında zikredilecek konunun ihtimamını ifade eder.

• فَاِنّٖي قَرٖيبٌ cümlesinde, ‘De ki, Ben yakınım’ buyrulmamış, Nebi’nin ﷺ vasıtalığı kaldırılarak dua esnasında kulun Rabbine yakınlığına işaret edilmiştir.

Yine bu cümlede tekide ihtiyaç duyulmuştur. Çünkü Allahu Teâlâ’nın gözle görülmediği halde yakın olduğunu bildirmesi, garib (duyulmamış, farklı) bir haberdir.

Bu cümle, Allah’ın duaya icabet etmesinin, kullarına bir fazlı olduğunu, her duanın icabeti iktiza etmediğini gösterir. Çünkü şart burada cevabı suale bağlamak içindir. Duayı icabete bağlamak için değildir. Çünkü ‘Eğer dua ederseniz icabet ederim’ buyurmamıştır. İcabet kabul etmekten ziyade cevap vermektir.

‘Dua eden dua ettiği zaman, onun duasına icabet ederim’ buyrulmuş. Reddü’l aciz alessadr ve iştikak-ı sağir.

• İcabetin aslı, çağıran bir kimsenin yanına varıp, ona yönelerek, ‘Efendim, buyur’ şeklinde ona cevap vermektir. Sonra meşhur bir mecaz olarak, bir şey isteyenin talebini yerine getirme anlamında kullanılmıştır.

• فَلْيَسْتَجٖيبُوا لٖي emri, وَلْيُؤْمِنُوا بٖي emrine imtisal etmeyi ifade eder. İlk emir onu yapmayı, ikinci emir de ona devam etme manasını taşır.

Atfedilen şeylerin birbirinden farklı olması gerekir. Burada icabetin imana atfı, önemine binaen hususi olanın umumi olana atfı kabilindendir.