204- İnsanlardan kimi vardır ki, onun dünya hayatı hakkında sözü senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah’ı da şahit getirir. Oysa, o düşmanların en amansızıdır.
Hacca son zamanlarda Efendimiz’in buyurduğu gibi ‘Kimi ticaret, kimi gezinti, kimi de riya için gider.’ Yani içtenlik yok. Görünüşte ibadet, gönülde nefis heva, riya. Aynı bunun gibi sözlerde de ihlas yok; lafız başka, düşünce başka, amel başka, niyet başka. İçine tam iman oturmamış inkar mikropları taşıyan insanlar bugün olsun, dün olsun, asr-ı saadette olsun bu riyakar tavırlarını sürdürmüş ve sürdürmektedir. Âyetin sebebi nüzulünde anlatılacağı üzere Efendimiz’e hoşa gidecek sözler söyleyip, iman izhar edip, malum münafık biraz uzaklaşınca mü’minlere zarar vermek için ekinlerini yakıp küfrünü, nefretini kusmuştu. Oysa daha önce kalbindeki duygulara Allah’ı şahit tutmuştu.
Tıpkı şeytanın Hz. Âdem ve Havva’ya yalan yere Allah ﷻ üzerine yemin vererek aldattığı gibi, Allah ana ve babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini ﷻ âyetinde “Ey Âdemoğulları, şeytan soyarak cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de fitneye düşürüp şaşırtmasın! O ve taraftarları, sizin onları görmediğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanların dostları yapmışızdır” (Araf, 27) âyetinde ikaz ediyor. ‘Sizi Allah ﷻ ile aldatmasınlar. İşte bu iki yüzlü kimseler düşmanın en azılılarıdır.
Dünyevî maslahatları istemek için konuştuğunda onun sözü ve görüşü seni hayran bırakır. Ahiret hususundaki sözü ve görüşleri seni hayrete düşürmese bile, dünya hususundaki söz ve görüşleri seni hayrette bırakır. Çünkü o, dünyada olduğu müddetçe dili tatlı tatlı konuşur. Âhirette ise, Allah’ın heybetinden ve kibriyasının kahrından korktuğu için, diline bir kekemelik ve tutukluk arız olur.
Bu şâhid getirmek yemin ile olacağı gibi, o kimsenin ‘Allah, benim dediğimin doğruluğuna şâhiddir’ demesiyle de olur.
Bir kimsenin: ‘Allah bilir veya şâhiddir ki ben şunu severim, şunu isterim’ demesi de yemin etmek anlamındadır. Böylesi, yeminden daha da tekitlidir.
Bazı fukahaya göre ise, her kim yalan yere böyle bir şey söyleyecek olursa, mürted olur. Çünkü bilgisizliği Yüce Allah’a (hâşâ) nisbet etmektedir. Böyle bir kasdı olmasa da, bu hareket en azından dine aldırış etmediğini gösterir. İsterse Allah’a bilgisizlik nisbet etme kasdını gütmemiş olsun. Çünkü bu, ancak, “Allah’ı ve iman edenleri aldatan...” (Bakara, 9) münafıklardan sâdır olur.
Bir gün, Said el-Makburi, Muhammed b. Kâ’b el-Kurezi ile konuşurken Said ona, şu hadisi okumuştur. ‘Ahir zamanda, âhirete çalışır gibi görünerek dünya malını kazanmak isteyen bir kısım insanlar ortaya çıkacaktır. Bunlar insanlara karşı yumuşaklık bakımından koyun postuna bürünürler. Dilleri şekerden daha tatlı, kalbleri ise canavar kalbidir. Aziz ve Celil olan Allah, bir hadis-i kudside:
‘Bana güvenerek mi kendilerini aldatıyorlar? Yoksa bana karşı kendilerini cesur mu hissediyorlar? Ben kendime yemin ederim ki onların üzerine, kendi aralarından öyle bir fitne gönderirim ki içlerinden halim selim olanları bile şaşkına çevirir.’ buyurdu.
Muhammed b. Kâ’b da ‘Senin o okuduğun ifadeler Allah’ın kitabında mevcuttur’ dedi ve bu âyetleri okudu.
‣ اَلَدُّ düşmanlığı ileri derecede olan kimsedir. Boynun iki tarafı manasına gelen لديدتى العنق ve vadinin iki yakası manasına gelen, لدِيدِى الْوَادِى ifadelerinden türemiştir. Buna göre mana ‘Düşmanlık hususunda hasmı onu hangi yandan yakalarsa yakalasın, ister sağdan ister soldan, hasmını yenip gâlib gelen kimse’ demektir.
‣ الْخِصَامِ muhâseme manasında bir masdardır. اَلَدُّ الْخِصَامِ izafeti ya فِي manalı izafettir. Yani muzafun ileyh, muzafın zarfıdır. ‘Düşmanlıkta çok şiddetli’ anlamındadır. Veya bu izafet, muhâsemenin çok şiddetli olduğunu mübalağa ile ifade eder.
‣ الْخِصَامِ çoğul bir kelime de olabilir. Buna göre mana şöyledir: ‘O, düşmanların düşmanlık bakımından en çetin olanıdır.’ اَلَدُّ الْخِصَامِ terkibine; doğru olmayan bir talib, hasımların en kötüsü, bâtıl bir yolla mücadele eden, Allah’a isyanda son derece katı ve diliyle âlim, ameliyle câhil kimse, manaları verilmiştir.
Münafık Allah’ı sevdiğini iddia eder ama O’nun emirlerini yerine getirmez. Oysa seven sevdiğinin dediğine mutlaka itaat eder.
Âyet, Ahnes İbn Şureyk hakkında nazil olmuştur. Bu şahıs Zühreoğullarının müttefikiydi. Hz. Peygamberin yanına gelmiş, müslümanlığını açıklayarak, Allah’ı sevdiğini iddia etmiş ve bu hususta Allah’a yemin etmişti. Ne var ki bu kimse, dıştan tatlı dilli, içi de küfür ve kötülük dolu bir münafık idi. Daha sonra Hz. Peygamberin ﷺ yanından çıkıp, aralarında husumet olan Beni Sakif kabilesinin tarlasına uğradı. Ekinleri yaktı ve orada bulunan merkepleri de öldürdü.
Bu adamın asıl adı Übeyy İbn Şureyk idi. O, Bedir Günü, Zühreoğullarına ‘Muhammed sizin yeğeninizdir. Eğer o yalancı ise, diğer insanlar sizin yerinize onun hakkından gelir. Eğer doğru söylüyorsa, siz onun sayesinde insanların en bahtiyarı olursunuz. Ben döneceğim, siz de dönün’ dedi.
Efendimizin ﷺ annesi Beni Zühre’den olduğu için ‘sizin yeğeninizdir’ demişti. Zühreoğulları ‘Senin görüşün gerçekten güzel’ dediler. Ahnes, sözüne devamla ‘Askerlere hareket emri verildiğinde, ben sizinle beraber geri kalırım; o zaman siz bana uyun’ dedi. Sonra Zühreoğullarından üçyüz kişiyi Hz. Peygamber’le savaşmaktan caydırdı. Bu sebepten ötürü, ona, ‘Ahnes / caydıran, geri bıraktıran’ dendi.
Ahnes b. Şureyk münafığı hakkında “Arkadan çekiştiren her kişinin vay haline...” (Hümeze, 1) ve “Her alabildiğine yemin eden, alçak, dâima ayıplayan, koğuculuk yapan kişiye itaat etme” (Kalem, 10-11) âyetleri de nazil olmuştur.
Bu âyet, bu sıfatları taşıyan her münafık hakkında umumîdir.
Kureyş kafirleri, Hz. Peygamber’e, ‘Biz müslüman olduk! Bize ashabından bir grup alim gönder!’ diye haber yolladılar. Hz. Peygamber onlara bir topluluk yolladı. Onlar Batn-ı Recî’de konaklayınca, bu haber kâfirlere ulaştı. Yetmiş kişi atlanıp bu müslüman topluluğu kuşattılar, onları öldürüp astılar. Bunun üzerine de, bu âyet nazil oldu.
Bir kavim, kalplerinden Allahu Teâlâ’dan yüz çevirir, Allahu Teâlâ ise onlara zahirde dilleriyle söyleyip, takrir genişliği verir. Sözleriyle bir şey iddia eder, ahlâklarıyla ve fiilleriyle onu yalanlarlar. Halk onların amellerini görmez, sözlerini beğenir. Ancak Allah ﷻ onların esrarına şahittir. Onların sırlarındaki düğümlerini bilir.
Hakikatte bu, bazı nefsi emmarelerin özelliğidir. Süslü sözlerle, kabahatlerini, sıfatlarını, çirkin ahlâkını gizler. Sadakati açığa vurur, düşmanlığını saklar. Onu dostların en önde geleni olarak görürsün, oysa o düşmanların en düşmanıdır.
• وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا فٖي قَلْبِهٖ cümlesi isnad-ı hakikiden kizb-i haberdir.
• مَنْ ism-i mevsulünün gelişi, muhatabı hatadan kurtarmak, ayrıntılı bilgi vermek, açık ismin zikri kerih görüldüğü içindir.
• مَنْ ile مِنْ arasında cinası muharref vardır. Harfleri aynı, harekeleri değişiktir.
• مَا فٖي قَلْبِهٖ derken sıfatlı kinayedir, مَا ismi mevsulü yine açık ismin zikri kerih görüldüğü için gelmiştir.
• Âyet-i kerime dal bi’d delalesiyle, güven esası üzerine karar vermemek gerektiğini gösterir. Tecrübelerden istifade etmeli, dış görünüşe bakıp erken karar vermemelidir. İhtimalleri düşünmek, aldanmamak gerekir. Her davanın isbat istediği unutulmamalıdır.
˗ Mefhumu mutabakatı; dost gözüküp, düşmanlık yapmak, rol yapmak, başkalarına zarar vermenin münafık sıfatı olduğunu ifade eder.
˗ Delalet-i iltizamiyesi ile, dost gözüken herkese inanmamamız gerektiğini gösterir.
˗ Delalet-i tazammuniyesi ile, münafıkların çok lafazan olup, dalkavuk tipler olduğunu bildirir.
• مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا buyruğu, itnabtan iygaldir. Onların sadece dünya hayatında konuşacağını ifade eder. Mefhum-u muhâlifiyle ahirette konuşamayacaklarını gösterir.