Sureler

Göster

Bakara Sûresi 216. Ayet

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَࣖ

216- Sizin hoşunuza gitmediği halde size savaş farz kılındı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmediği halde, o sizin için hayırlı olur, bir şeyi de sevdiğiniz halde, o sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

 

Allahu Teâlâ mali ibadetten sonra bedeni ibadetleri hatırlatarak ‘Size savaş farz kılındı’ buyuruyor. Bize zor geldiği için açıklama yaparak mü’min gönülleri ikna ediyor. ‘Nice hoşlanmadığınız şeyler hayır olabilir. (Akis sanatı) Allah ﷻ bilir, siz bilmezsiniz.’

Biz ancak şu anı bilebiliriz. Ama ne bizden önce olanları, ne de bizden sonra olacakları bilme durumunda değiliz. Ancak kuru bir zan, şüpheli bir tahmin yürütürüz. Aklımız, düşüncemiz, görüşümüz ve anlayışımız hep sınırlıdır. Bu yüzden bilgimiz de mahduttur.

Ama yüce Rabbimiz ilmiyle adaletiyle, rahmetiyle, re’fetiyle her şeyi kuşatmıştır. Bütün kudret, kahru galebe O’nun yed-i kudretindedir. Bize düşen O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini, bütün gönlümüzle şeksiz şüphesiz kabul etmektir. O’nun adlinden, lütfu kereminden, ezeli ebedi ilminden, hikmetinden sual etmeden kayıtsız şartsız teslim olmalı ve bu sayede canımızı nefsin, hevanın elinden kurtarmalıyız.

Hz. Peygamber ﷺ Mekke’de iken savaşmaya izinli değildi. Medine’ye hicret edince Allahu Teâlâ kendisine karşı savaşan müşriklerle savaşma izni vermişti. Allah ﷻ sonra da cihadı farz kılmıştır.

Savaşın farz-ı kifâye olduğu hususunda icmâ vardır. Ancak müşriklerin, müslümanların yurtlarına girip istilâ etmeleri halinde cihad herkes için farz-ı ayn olur.

Savaşa dair hükümler, sadaka hükümlerinden sonra getirildi. Bu ikisi arasında oldukça sağlam bir ilişki vardır. Çünkü savaş, can ve malı feda etmeyi gerektirir. Mal canın yongasıdır. İnfak da mal ile cihaddır. O bakımdan malın feda edilmesinden daha üstün olan cihadın, burada söz konusu edilmesi uygun düşmektedir. Din ancak cihad ile istikamet bulur. Cihatta da mal ve can feda edilmesine ihtiyaç vardır.
 

O hoşunuza gitmediği halde

‘Hoşa gitmeme’ lafzından murad, savaşın insanın nefsine ağır gelmesidir. Mükellef, her ne kadar Allah’ın emrinin kendisi için bir kurtuluş vesilesi olduğunu bilse bile, bu bilme, savaşı insana güç ve ağır gelmekten alıkoymaz. İnsan fıtratının en çok temayül ettiği şey yaşamaktır. Ona en ağır gelen şey de savaştır.

Bu hoşlanmayış, henüz savaş farz kılınmadan, düşmanların çokluğu ve kendisinde korku bulunduğu için, müslümanların, savaşı hoş görmemiş olmalarıdır. ‘Size farz kıldıktan sonra onu kerih görmeyesiniz diye, hoşlanmadığınız savaşın, savaşmamaktan daha hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur.’

كُرْهٌ kelimesi masdardır. Veya bu masdar ismi meful manasındadır. وَهُوَ مَكْرُوهٌ لَكُمْ  demektir.

كُرْهٌ lafzı, zorlanmayıp da istemeden yapılan şeyler hakkında; كَرْهٌ lafzı ise, zorlanarak yapılan şeyler hakkında kullanılır.

Aslında herhangi bir şeyden hoşlanıp hoşlanmamak mü’minin elinde olan bir şey değildir. Müslüman iradesini Allah’a teslim eden kişidir. Allah onun adına bir şeyden razıysa, mü’min de ondan razı olmuştur.

Mü’min, Allah’ın kendisi adına emir ve yasak olarak seçtiklerini, kendisi için seçip kabul etmiştir. Aksi takdirde imandan söz edilemez.

İnsan fıtratının savaştan çekinmesi, mükellef kılındığı bu şeye razı olmasına aykırı değildir. Çünkü bazen insan faydalı diye acı bir ilaç kullanmaya razı olur.

Cihad her ferdin boynuna yazıldı. İster gazaya katılsın ister otursun. Oturandan yardım istendiği zaman yardım etmek mecburiyetindedir. İmdada çağrıldığında imdada koşmalıdır. ‘Hazır ol’ emrini aldığında hazırlanmalıdır. Kendisine ihtiyaç olmadığında oturur. İbni Şihab
 

Savaşa Hazır Olmanın Faydaları

‣ Gelecekte iyileşme beklentisi olduğu için, acı ilacın şu anda içilmesi güzel görülür. Hem dünyada, hem de âhirette saadete erebilmek için, ilim uğrunda güçlüklere katlanmak da güzel karşılanır. Cihad da böyledir. Cihadı terk edip savaşmamak, her ne kadar şu anda kişiyi öldürülme tehlikesinden; malı da harcanmaktan korusa da, toplumları pek çok zarara uğratır.

Düşman, savaşı bırakıp rahatlık içinde yaşamaya meyledildiğini anlayınca, hemen saldırır. Kan akıtır, malları yağmalar, hazırlıksız yakalar. Herhangi bir silah ve teçhizat olmadan savaşmak zorunda kalınır. Düşmanların, malları yağmalamasından doğan fakirlik sıkıntısı, dinden dönmelere bile yol açabilir. Bu tıpkı ilacın acılığına katlanmama sebebiyle, hastalık ilk belirdiği sırada tedaviden kaçmak gibidir. Neticede kişi, bu meşakkatların kat kat fazlasını yüklenmeye mecbur kalır.

‣ Savaşmak, emniyetin sağlanması için bir sebebtir. Bu emniyet, savaşsız geçen kısa süreli faydadan daha hayırlıdır.

‣ Dinin yayılması, insanların topyekün yeryüzünde zulümden, işkenceden, şahsiyetsizlikten, iffetsizlikten, izzetsizlikten kurtulması için savaşın zaruri olduğu yerler vardır. Çünkü Efendimiz ﷺ ‘İnsanlar madenler gibidir’ demiştir. Bir kısım madenleri suyla ayrıştırmak mümkünken bir kısmını ateşle ayrıştırmak gerekir. İnsanların da çoğu suyla yani yumuşaklıkla, güzel söz ve hareketle yola gelir, yumuşar ama bir kısım insanlar iyilikten anlamaz. Bunlara da harp gerekir. Yani bir kısım insanlar iman etmeyebilir. Fakat zulme devam ederlerse dünyanın her tarafından akıtılan kandan Müslüman kendisini sorumlu hisseder, o adamın zulmüne son vermek için kılıcı, silahı eline almak mecburiyetinde kalır.

Batılı iki ilim adamı ‘Tarih Üzerine’ adıyla kaleme aldıkları bir kitabın ön sözünde şunları söylüyorlar: 3.000 yıllık dünya tarihi içerisinde harp edilmeden ancak ve sadece 35 yıl yaşanabilmiştir.’ Eğer bir yerde insan varsa ve henüz İslâm hakimiyeti tam olarak yerleşmemişse orada savaş olacaktır. Barışın yegane sağlayıcısı İslâm’dır.

‣ Savaşmayınca ganimet elde edilemez. Düşmana galip gelince duyulan büyük hazdan mahrum kalınır.

‣ Savaşın dini faydaları da pek çoktur. Mücâhid, Allah’a yaklaşmak ve ibâdet gayesiyle cihad eder de amellerini boşa çıkaracak tavırlar göstermezse, kendisine büyük mükâfatlar vaad edilmiştir.

‣ Düşman, Müslümanların canlarını, mallarını dinleri uğruna harcadıklarını gördüğünde, İslâm’a meyleder. Onların vasıtasıyla müslüman olunca, Allah katında büyük bir mükâfatı hak ederler.

‣ Savaş, imanın yakin mertebesine ulaştığının bir göstergesidir. Mü’min, Allah rızâsı için savaşa girişir, acılara katlanır. Allah’ın fazl ve rahmetine, O’nun salih amel yapanların mükâfatını zayi etmediğine ve dünya lezzetlerinin temelsiz şeyler olduğuna yakînen inanmayan, savaşa asla razı olmaz.

Rızkım, mızrağımın gölgesi altında kılındı. Zillet ve aşağılık ise emrime karşı gelene verildi. Hadis-i Şerif
 

Umulur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayır olur.

شَرٌّ kötülük demektir. Asıl anlamı yayılmaktır. Yayıldığı için aleve de, الَشَّرَرُ denilir. Buna göre ‘şerr’, zararlı şeylerin yayılmasıdır.

Abdullah b. Abbas diyor ki: ‘Bir gün ben, Resûlullah’ın ﷺ terkisine binmiştim. Bana dedi ki: ‘Ey İbn-i Abbas, heva ve hevesinin aksine de olsa Allah’ın, senin hakkında takdir ettiğine razı ol. Zira bu durum, Allah’ın kitabında mevcuttur.’ Dedim ki: ‘Ey Allah’ın Resûlü, o nerededir? Ben Kur’ân’ı okudum.’ Resûlullah buyurdu ki:

“O, belki de hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlıdır. Belki hoşunuza giden bir şey de sizin için daha kötüdür. Allah bilir siz bilemezsiniz...” âyetinde mevcuttur.

Savaş, insan nefsine sevimsiz gelen, fakat arkasında hayır saklayan konulardan sadece bir örnektir. Bu, mü’minin bütün hayatı için geçerlidir.

İnsanın nice istekleri olmuştur ki, elinden kaçtı diye üzüntüden kahrolmuş, fakat bir süre sonra meydana çıkmıştır ki, isteğinin olmaması, Allah’ın bağışladığı bir kurtuluştur. Buna karşılık insanın karşısına öyle sıkıntılar çıkmıştır ki, acı çekerek onlara katlanmış, fakat bir süre sonra o sıkıntılar sayesinde hayatının en uzun mutluluğuna kavuşmuştur.
 

Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Bu söz cihad hakkında büyük bir istek uyandırmaktır. İnsan kendi bilgisinin son derece sınırlı ve aciz; Allah’ın ilminin ise, en mükemmel olduğuna inanır, kuluna ancak, yararlı şeyleri emredeceğini bilirse, hoşuna gitmese de emre uymanın vâcib olduğunu anlar.

Cenâb-ı Hakk sanki şöyle demiştir: ‘Ey kulum, bil ki benim ilmim senin ilminden daha mükemmeldir. Taâtımla meşgul ol, tabiatının gerektirdiği şeylere iltifat etme!’

İnsanın bir şeyden hoşlanması ya da hoşlanmaması, o şeyin hayırlı veya hayırsızlığını belirlemez. Bir şeyin hayırlı ya da hayırsız oluşu, onun sonucunu bilmeye bağlıdır. Bir şeyin sonucunun ne olacağını, Allah’tan başka kimse bilemez. Başladığı işin sonucunun ne olacağını bilemeyen bir insanın hayırlıyı hayırsızı önceden tesbit etmesi mümkün değildir. İyinin kötünün, hayrın şerrin, haramın helâlin, hakkın bâtılın tesbitinde kıstas vahiydir. Bunu bilen sadece Allah’tır.

İnsanlar pek çok şeyin kendileri hakkında zararlı olduğunu, uzun ve yorucu deneyimler sonucunda öğrenebilmişlerdir. Hatta kimi deneyimler milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. Pek çok şeyin deneyimi de hâlâ mümkün olamamıştır. Her şeyi bilen, bilgi kendisinden olan Allah’ın bilgisine teslim olmayan insanlar, bu konuda daha çok şeyler çekeceklerdir.

Savaş da böyledir. Yarattığı insanın fıtratını bilen Allah, din gönderirken onun bu fıtratını asla göz ardı etmez. İnsan fıtraten savaştan hoşlanmaz. Savaş insan nefsine ağır gelir. Çünkü savaşta ölmek, öldürmek, yaralanmak, maldan ve candan fedakârlık vardır. Bu yüzden insan fıtraten bu güçlükleri sevmez. Ama yeryüzünde zulmün, işkencenin, adâletsizliğin bitirilip yerine adâletin ve Allah’a kulluğun, barışın getirilebilmesi için savaş kaçınılmaz bir sonuçtur. Zira yeryüzünde hakkın hâkimiyeti olmadan, fitne kaldırılmadan, barış ortamını görmek mümkün değildir.

Yeryüzünde huzurun, barışın, Allah’a kulluğun gerçekleştirilmesi adına savaşmanız, bu uğurda mal harcamanız, sıkıntılara göğüs germeniz sizin için hayırlıdır. Siz bunun sonunu bilemediğiniz için hayırsız görseniz de sizin için şehâdet, cennet, ganimet, zafer hayırlıdır.
 

    Celâli, cemali gönül seçemez

    Nar'ı celâl nur'i cemale düşer

    Bir yerinden geçit bulup geçemez

    Nur'i cemâl nur'i celâle düşer. Seyrani

 

Te’vilâtı’n Necmiyye’den...

Bu âyet-i kerimede nefsi öldürmenin ve onunla cihad etmenin hak ve vâcib olduğuna işaret vardır. “Allah uğrunda tam bir mücahede ile cihad edin.” (Hac, 78)

Ancak tabiat için bu savaşta büyük bir kerahat vardır. Cihadın hakikatı, mecazi varlığı kaldırmaktır. Çünkü o kul ile Rabb arasında bir perdedir. ‘Senin vücudun hiçbir günaha kıyası olmayan bir günahtır.’

عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ Yani nefsin hoşuna gitmese de onun varlığını kaldırıp, hakiki varlık vasıflarıyla değiştirmek sizin için hayırlıdır.

وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ Nefsin hayvani metalanmaları, cismani lezzetleri hoşuna gitse de, saadet-i ebediyeden, ruhani lezzetlerden, Rabbani mevhibelerin zevkinden mahrum ettiği için aslında şerdir.

وَاللّٰهُ يَعْلَمُ Nefislerin kerahatinde kalplerin rahatının vedia olduğunu, onu öldürmekteki hayatın değerini Allah ﷻ bilir.

وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ Kalplerin hayatının nefislerin katlinde olduğunu, nefislerin hayatında kalplerin ölümü olduğunu sizler bilmezsiniz.

 

Belagat

•  وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ cümlesinde, akis ve mukabele vardır.

• كُرْهٌ kelimesi masdardır. Manayı iyice belirtmek için masdar isim yerinde kullanılmıştır. Savaşı onlar çok kerih gördükleri için, sanki kerahatin bizzat kendisi gibi olmuştur. (Masdara isnad)

Bu, mecazen ikrah manasında da olabilir. Onlar savaşmayı çok kerîh gördüklerinden sanki savaşa zorlanmışlardır.

• ‘Sevme’nin asıl zıddı ‘düşmanlık’tır. Hoşlanmamak, düşmanlığın lazımıdır. İhamı tezattır.

Bu âyet-i kerime, usul-ü fıkıhtaki liaynihi hasen ve ligayrihi hasen hükümlerinin menşeidir. Bir şey ya ilk halinde aslen hasendir veya neticesi itibarı ile hasen olur. Bu âyet de ‘Ola ki hoşunuza gitmez şer olur’ cümlesi, başta şer gibi gözüküp sonunda hayır olacak şeye dikkat çekmektedir.

• وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ hususiden sonra umumiyi zikirle itnabtır.

• عَسَى fiili yakınlık bildiren nakıs fiildir. Haberi daima اَنْ  ’li muzari gelir. Allahu Teâlâ katında her şeyin hükmü kesin olduğundan, Cenâb-ı Hakk için umut bildiren bu fiil müşakale olmuştur.

عَسَى muzarisi olmayan sadece mazisi çekilen bir fiildir. Kendisinden sonra gelen isim merfu kılınır. Bu kelimenin manası, ‘قَرُبَ / yakın oldu, olması yaklaştı’ şeklindedir.

عَسَى kelimesi لَعَلَّ gibi, şek ve şüphe anlamı vehmettirir. Allah ﷻ hakkında kullanıldığında yakîn ifade eder. عَسَى ’nın ümit uyandıran bir kelime olduğu da söylenilmiştir. Bu manaya göre bu kelime, söyleyenin değil, muhatabın şek ve şüphesinin bulunduğuna delâlet eder.