217- Sana Haram ayı, onda savaş yapmanın hükmünü soruyorlar. De ki: ‘O ayda savaş büyük günahtır. Allah yolundan insanları men etmek, O’nu inkar etmek, Mescid-i Haram’a girmelerini engellemek, halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten beterdir.’ Kafirlerin gücü yetse, dininizden dönünceye kadar sizinle savaşı sürdürürler. Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse, bu gibilerin yaptığı güzel işler dünya ve ahirette boşa gitmiştir, onlar cehennemliktirler; orada süresiz kalacaklardır.
Yüce Rabbimiz kelamını o kadar güzel bir tertiple, öyle güzel bir metotla, öyle hikmetli bir üslupla inzal buyurmuş ki; azıcık işin içine girdiğimizde, hayranlık veren üslubun güzelliğini sabâ rüzgarı gibi derunumuza çekiyoruz. Âyetleri konu bütünlüğünü bozmadan yıldız yıldız Kur’ân semasına serpiştirmiş. Özellikle mükellefiyetimizi gerektiren konuları gündemde tutalım diye yaymış. İnfak, kıtal, oruç, hac konularını daha önce bir buket halinde sunmuştu. Şimdi bir başka yönüyle yine söz konusu ediyor... “Haram ayda savaştan soruyorlar. De ki: O aylarda savaş büyük günahtır.” Daha önce icmalen geçtiği konuyu burada detaylı bahsediyor.
‘Bu savaş; hürmet göstermesi gereken zata, mekana, zamana, nesneye saygısızlık olarak, sorumluluk olarak, günah olarak, şer olarak büyüktür’ (mevsufu hazfolmuş sıfat, icaz-ı hazif). Mananın çokluğunu fark ettirmek ve düşünceyi derinleştirmek için bu üslupta gelmiştir.
‘Ve Allah yolundan saptırmaktır.’ Hacca, umreye gelen ziyaretçiler orada kıtalle karşılaşırlarsa can korkusundan bir daha gelmek istemez, olan biten şeyleri anlatır, gelecekler de gelmek istemez. Hele şimdilerde haber dünya çapında yayılır. Bahanelerine bahane katar ve Allah yolundan engellemiş olur.
Bu, hac ibadetini, şeâirillah’ı inkar ve değerini kapatmak olur. Mescid-i Haram’ın ihtiramının, feyiz ve bereketinin, Allah ﷻ katındaki kadri kıymetinin örtülmesine sebep olur.
Kıtal, harem ehlini de ürkütüp terki diyar etmelerine yol açar. Oysa haremin güvercinleri bile rahatsız edilemez.
Bunun önü alınmazsa devam eder. Hatta dininizden döndürünceye kadar (güçleri yeterse savaşırlar). Oysa dinden dönen kafir olarak ölürse imanla beraber yaptığı bütün ameller boşa çıkar. Onlar cehennem ashabıdır ve devamlı o azapta kalırlar. Tekrar imana gelirse namazlarını, zekatlarını, oruçlarını, haccını yeniden yapması gerekir. Eğer bu hal üzere ölürse, imansız giderse hiç çıkmamak üzere cehenneme düşmek ne acı, ne büyük hasret... (Hafezanallahu ve iyyaküm.)
‘De ki o ayda savaşmak büyük günahtır’ buyruğu büyük günah sayılan savaşın, onların sorduğu savaş olmayıp, başka bir savaş olduğuna dikkat çekmektedir.
Bu savaştan maksad, İslâm’ın muzaffer olup, düşmanların perişan edilmesidir. Büyük günah olması imkansızdır. Büyük günah olan savaş, İslâm’ın temellerini yıkıp küfrü kuvvetlendirmek için yapılan savaştır. İşte bu incelikten ötürü her iki قِتاَلٌ kelimesi de nekre gelmiştir. Fakat bunu açıkça ifade etmemiş, zahiri onların istedikleri manayı vehmettirecek, bâtını ise hakka uygun olacak şekilde sözü müphem bırakmıştır. Bu, her iki قِتاَلٌ ’in de nekre zikredilmesi ile olmuştur.
Hz. Peygamber ﷺ, kendilerine saldırılmadığı müddetçe, haram aylarda savaşmazdı. “Müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz...” (Tevbe, 5) âyeti haram aylarda savaşı mubah kılmıştır.
“De ki: ‘O ayda savaşmak büyük günahtır” âyeti, müsbet bir ifadenin peşi sıra gelen nekre bir ifadedir. Bir çeşit savaşa şâmildir, bütün savaşları içine almaz.
وَصَدٌّ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِهٖ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِهٖ مِنْهُ âyetin tamamı mübteda olarak merfu, اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِ haberidir. Mana şöyledir: ‘Sizin sorduğunuz savaş her ne kadar büyük günah ise de, şu sayılanlar o savaştan daha büyük günahtır. Sizler, haram aylarda bu şeylerden vazgeçmediğiniz halde, bu hususta açık bir mazereti olmasına rağmen niçin Abdullah b. Cahş’ı kınıyorsunuz? Bu savaşın Cemaziye’l-âhir’de vuku bulması da muhtemeldir.’
قِتَالٌ فٖيهِ mübteda, كَبٖيرٌ وَصَدٌّ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِهٖ sözü de haberden sonra haberdir, takdiri de şöyledir: ‘Bu aylarda savaşa, büyük günah, Allah yolundan men etme ve Allah’ı inkâr hükümleri verilmiştir.’
قِتَالٌ فٖيهِ كَبٖيرٌ mübteda ve haber cümlesidir. Fakat وَصَدٌّ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ sadece mübteda olarak merfudur, وَكُفْرٌ بِهِ kısmı da böyledir. Bunların haberine, önceki cümlenin haberi delâlet ettiği için hazfedilmiştir. Âyetin manası, ‘O aylarda savaşmak büyük günahtır. Allah yolundan alıkoymak ve Allah’ı inkâr etmek de büyük günahtır’ şeklinde olur.
Bir diğer mana: ‘Bu ayda savaşmak, büyük günah, Allah yolundan men etmek ve Allah’ı inkârdır.’ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ’nin mecrur oluşu, başındaki و ’ın kasem harfi olmasından dolayı da olabilir.
‣ Allah yolundan insanları men etmek. Bu Allah’a ve Resûlullah’a imandan alıkoymak veya Müslümanları hicretten alıkoymak yahut Müslümanları Hudeybiye yılında umre yapmaktan alıkoymaktır. (Âyet, Bedir Savaşı’ndan önce ve Abdullah b. Cahş’ın (r.a) hâdisesi hakkında nazil oldu. Hudeybiye hâdisesi ise Bedir savaşından çok sonra olmuştur.
Fakat Allahu Teâlâ’nın malûmu olan şey sanki tahakkuk etmiş gibidir.)
‣ O’nu inkar etmek. Allah’ın peygamber göndermesini, ibâdete müstehak olmasını ve öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu inkârdır.
‣ Mescid-i Haram’a girmelerini engellemek. Mescid-i Haram kelimesi وَكُفْرٌ بِه ’deki zamire atfedilirse mana ‘Mescid-i Haram’ı inkâr etmek’ şeklinde olur. Mescid-i Haram’ı inkâr etmek, insanların orada namaz kılmasına ve tavaf etmelerine mani olmak, Mescidi Haram’ın kudsiyetini inkâr etmeleridir.
Mescid-i Haram ifadesi, سَبِيلِ اللهِ üzerine atıf ise, ‘Mescid-i Haram’dan alıkoymak’ manasındadır. Kâfirler tavaf eden, itikâfa giren, rükû ve secdede bulunanları oraya girmekten men etmişlerdir.
الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ kelimesi الشَّهْرِ الْحَرَامِ üzerine atıftır. ‘Sana o haram ayda ve Mescid-i Haram’da savaştan soruyorlar’ manasındadır.
‣ Onun halkını oradan çıkarmak. Onlar müslümanları Mescid-i Haram’dan, hatta Mekke’den çıkarmışlardı. Allahu Teâlâ, müslümanları Mescid-i Haram’ın ehli saydı. Çünkü, Beytullah’ın haklarını yerine getirenler onlardır.
Allahu Teâlâ, inkarın, Mescid-i Haram’dan alıkoymanın haram aylarda savaşmaktan daha büyük günah olduğuna hükmetmiştir.
Burada fitne’den maksad küfürdür.
Fitne, kâfirlerin müslümanları dinlerinden çevirmek için, bazen kalplerine attıkları şüpheler; bazen de Bilâl, Süheyb ve Ammâr İbn Yasir’e yaptıkları gibi işkenceler etmeleridir.
Fitne savaştan daha büyük günahtır. Çünkü din hususundaki fitne, dünyevî birçok savaşlara ve uhrevî ebedî azaba müstehak eder.
Bu âyet nazil olunca, seriyyenin komutanı Abdullah b. Cahş, Mekke’deki mü’minlere şunu yazmıştır: ‘Müşrikler sizi haram aylarda savaşmakla ayıpladıkları zaman, siz de onları inkâr etmeleri, Allah’ın Resûlünü Mekke’den çıkarmaları ve mü’minleri Beytullah’tan alıkoymaları ile ayıplayınız.’
Fitne insanın dinini yaşamasına izin verilmemesidir. Dini yaşamaya engel olunmuyorsa fitne yoktur.
Fitnecilerin ortak özellikleri: Felaket tellalıdır. Ümitsizliğe düşürür. ‘Keşke, tüh’ ifadelerini çok kullanır. İnsanların zayıf anlarından faydalanır. Daima bahane bulur. Asılsız haberleri yayar.
زَالَ fiili masdarı bulunmayan bir fiildir. İsmi fâil ve ismi meful sigaları kullanılmaz. لَا يَزَالُونَ, ‘Onlar bu işlerine devam ederler’ manasına gelir. Çünkü زَالَ olumsuzluk ifade eder. Buna bir de لَا ve مَا gibi nefy harfleri getirildiğinde bu, nefyi nefyetmek olur. (İki nefyden bir isbat çıkar).
‘اِنِ اسْتَطَاعُوا / eğer güçleri yeterse’ sözü onların buna kadir olamayacaklarını gösterir. Bir kimsenin, kendisini yenemeyeceğini bildiği düşmanına, ‘Eğer beni yenersen, elinden geleni yap’ demesi gibidir. Mü’minlerin kalbini hoş tutmak ve mutmain kılmak içindir.
Yine bu ifade kafirlerin batıl dinlerinde ve inançlarında ne kadar katı olduklarını, ayaklarının ne kadar sabit olduğunu gösterir.
İslâm düşmanlarının savaş metodları ve araçları zamanla farklılaşır, fakat hedefleri hiçbir zaman değişmez. Bu hedef, müslümanları dinlerinden döndürmektir. Ne zaman ellerindeki silahlardan biri kırılsa, bozulsa başka bir silah çeker, ne zaman silahlarından biri körelse, etkisini yitirse bir başkasını bilerler.
‘Amelleri boşa çıkmıştır’ cümlesinde istiare vardır. ‘Habita’ kelimesi devenin düşüşü için kullanılır. Devenin zararlı yerlerde otlayarak, zararlı otları yiyerek şişmesi, sonra da ölmesi anlamına kullanılan bir kelimedir. Burada da amellerin düşmesi, boşa gitmesi anlamına gelir.
İnsanın işlediği amellerin önce kabarıp sonra yok oluvermesini anlatır. Bu kelimenin somut anlamı ile soyut anlamı arasında sıkı bir uyum vardır. Batıl amelin önce kabarması, görüntüsünün şişmesi, sonunda ise ortadan çekilip yokluğa karışması ile zehirli ot yiyen devenin şişmesi ve bu şişkinlik sonunda patlayıp ölmesi arasında sıkı bir çağrışım vardır.
Amellerin dünyada boşa çıkarılması; irtidâd edenin ele geçirildiğinde öldürülmesi, yakalanıncaya kadar onunla savaşılıp mücadele edilmesi, mü’minlerden herhangi bir dostluk, yardım ve güzel bir övgüye lâyık görülmemesi, mü’min hanımından baîn talak ile ayrılması, kendisiyle evlenilmesinin haram olması, müslüman akrabalarının mirasına konamaması, müslüman mezarlığına gömülememesidir.
Onların boşa çıkan amelleri, irtidâd ettikten sonra yaptıkları işler de olabilir. O zaman mana şöyle olur: ‘Onların, mürted olarak müslümanlara zarar vermek, onları da dinlerinden çıkarmak gibi kurmak istedikleri bütün tuzaklar bâtıl olmuştur, onlar hiç bir şey elde edemezler.’
Amellerinin ahirette boşa çıkması, mürted olmadan önce yaptıkları amellerin sevabının iptal olmasıdır.
Dinden çıkarır:
İstihza: Din ile alay etmek,
İstihfâ: Dini hafife almak,
İstihlâl: Helâli haram, haramı helâl saymak.
Hanefîlerde irtidat eden kimsenin tevbe etmesini istemek müstehabtır. Bu kişiye önce İslâm teklif edilir. Çünkü İslâm’a girme ihtimali vardır. Fakat bunu yapmak vâcib değildir.
Cumhur ise şöyle der: Mürtedin öldürülmeden önce üç defa tevbe etmesini istemek vâciptir. Çünkü Ümmü Mervân adı ile bilinen bir kadın, İslâm’dan dönüp irtidat etmişti. Durumu Resûlullah’a ﷺ ulaşınca Hz. Peygamber o kadının tevbe etmesinin istenmesini, tevbe etmediği takdirde öldürülmesini emir buyurdu.
Hz. Peygamber ﷺ, halasının oğlu Abdullah b. Cahş’ı Bedir Savaşı’ndan iki ay önce, sekiz kişi ile birlikte gazaya gönderdi. Bir mektup ile ahitname yazıp ona verdi. İki konak sonra bu mektubu açmasını, arkadaşlarına okumasını ve içindekilere göre hareket etmesini emretti. Abdullah b. Cahş iki konak sonra mektubu açtı. Mektupta şunlar yazılıydı: ‘Sana tâbi olanlarla birlikte, Allah’ın bereketi üzere git. ‘Batn-ı Nahil’ mevkiinde konakla ve orada Kureyş’in kervanını gözetle.
Belki sen onlardan bize hayır (ganimet) alır gelirsin.’
Bunun üzerine Abdullah ‘İşittik ve peygamberin emrine boyun eğdik. İçinizden kim şehidliği arzuluyorsa, benimle beraber gelsin. Ben peygamberin emrini yerine getireceğim. Kim de benden ayrılmak isterse, ayrılsın’ dedi ve gitti. Mekke ile Tâif arasındaki Batn-ı Nahl’e vardı.
Tam o sırada, Amr b. el-Hadramî beraberinde üç kişi ile birlikte onlara rastladı. İçlerinden biri başını tıraş etti, böylece ashaba, kendilerinin umre yaptıkları izlenimini vermek istediler. Kervanlarında, kuru üzüm ve yiyecek taşıyan Kureyş’in develeri, ayrıca Taiflilere ait ticaret malları da bulunuyordu. Abdullah b. Cahş’ın (r.a) yanındakilerden Vâkıd b. Abdullah Hanzali (r.a), Amr b. el-Hadrami’ye bir ok atarak onu öldürdü. Diğer iki kişiyi de esir alarak, kervanı içindekilerle birlikte sürüp Hz. Peygamber ﷺ’ e geldiler.
Bunu fırsat bilen Kureyş gürültü kopardı: ‘Muhammed korkanların bile emin olduğu kutsal ayları helâl sayıyor ve kan döküyor.’ Müslümanlar da bunu yadırgadılar. Hz. Peygamber ﷺ de, ‘Ben size haram aylarda savaşmanızı emretmedim’ dedi.
Abdullah b. Cahş (r.a), ‘Yâ Resûlallah, biz İbnü’l-Hadrami’yi öldürdük. Sonra akşam olunca Recep ayının hilâlini gözetlemeye başladık. Fakat onu Recep ayı içinde mi Cemaziye’l-ahir ayı içinde mi öldürdüğümüzü anlayamadık’ dedi. Hz. Peygamber ﷺ bu kervanı ve esirleri bekletti, ganimet olarak dağıtmadı. Ardından bu âyet nazil oldu, bunun üzerine Hz. Peygamber de ganimetleri aldı.
• يَسْـَٔلُونَكَ cümlesi, sık sık tekrar edilmektedir. Soru sormak, insanın kafasında cevabın yerleşmesi için zemin hazırlamaktır. Adeta bir çiçeğin ekilmesi için toprağın çukurlaştırılması gibidir.
• ‘Haram ay’dan bedel-i iştimal olarak mecrurdur.
• قُلْ قِتَالٌ فٖيهِ كَبٖيرٌ cümlesinde ‘Kebir / büyük’ kelimesi müstearun minh, çokluk, ziyadelik müstearun lehtir. Camisi; kontrol edilmesinin zorluğu, zaptu rapt altına almanın güçlüğüdür.
‘De ki, daha büyüktür’ cümlesinde daha büyüklüğün ne cihetten olduğu söylenmemiş. İsmi tafdilin mümeyyezi melhuz, icazı hazıf vardır.
قِتاَلٍ kelimesinin mecrur oluşu, âmilin tekrarından dolayıdır. Takdiri, يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ عَنْ قِتَالٍ فٖيهِ şeklindedir.
• قِتاَلٌ فِيهِ mübteda, كَبِيرٌ haberdir. قِتاَلٌ her ne kadar nekre ise de, o فِيهِ ifadesi ile hususilik kazanarak mübteda olabilmiştir. كَبِيرٌ ‘büyük günahtır ve çok yadırganır’ manasınadır.
Aynı lafız tekrar edilir ve her ikisi de nekre olursa, birinci ile ikincisinden ayrı şeyler murad edilir. Hz. Peygambere ﷺ soru soran kimseler de, ‘Onlar sana haram ayı, onda savaşmayı sorarlar’ âyetindeki قِتاَلٌ sözü ile, Abdullah b. Cahş’ın yaptığı o savaşı kastetmişlerdir.
• Âyet-i kerime işari olarak mü’minin canının her şeyden daha kıymetli olduğunu gösterir. Saldırı durumunda Mescid-i Haram’a saldırılmaz, ama savunma halinde kendini korumak için karşılık verilebilir.
• Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkar etmek ve Mescid-i Haram’dan ehlini çıkarmak atıfla birbirine bağlanmış. Atfın dört ortak noktası vardır: Olumlu-olumsuz, tezat, adem-meleke ve tezayuf. Buradaki bağlantı noktaları tezayuf alakasıyla atfedilmiştir.
• Mescid-i Haram’da savaşmak oranın hürmetini zedeler, oradaki insanları kaçırır, dışarıdakilerin gelmesini engeller. Oraya karşı yapılan bir nankörlük ve haremin değerini, önemini kapatmaktır.
Bu itnab, tetmim ile itnabtır.
• Allah ﷻ yolundan alı koymak, istiare-i vefakiyedir. Çünkü hem hakiki yol, Medine’ye gidenlerin alıkonulduğu hicret yolu kastedilmiştir, hem de Allah’a iman anlaşılır. ‘Sebilillah’ istiare-i asliyedir.
• ‘Fitne adam öldürmekten beterdir’ cümlesi, itiraz itnabıdır.