Sureler

Göster

Bakara Sûresi 258. Ayet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖي حَٓاجَّ اِبْرٰهٖيمَ فٖي رَبِّهٖٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۘ اِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّيَ الَّذٖي يُحْـيٖ وَيُمٖيتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـيٖ وَاُمٖيتُؕ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْتٖي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذٖي كَفَرَؕ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَۚ

258-Allah kendisine mülk ve saltanat verdi diye, şımararak Rabbi hakkında tartışmaya giren kişiyi duymadın mı? Hani İbrahim: ‘Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir’ demişti. O ‘Ben de hayat verir ve öldürürüm’ dedi. İbrahim ‘Benim Rabbim güneşi doğudan doğduruyor, sen batıdan getirsene’ deyince o küfreden şaşırıp kaldı. Allah zulmedenleri hidayete erdirmez.

 

'İbrahim'le mücadele edeni görmedin mi?'

Bu ayet, önce geçen cümlenin içerdiği manayı açar ya da önceki ayete misal verir.

Nemrud’un Hz. İbrahim ile mücadelesi... Allah (cc), nura çıkan ile zulmete çıkana Hz. İbrahim’le Nemrud’u örnek veriyor. İki zıt kutup. Biri Allah’ın kendine verdiği maddi imkanlarla bencilliğin, hodgamlığın zirvesine çıkmış, ‘ben sizin yüce rabbinizim’ diyecek kadar küstah. Kendine secde etmeyenlere buğday vermeyecek kadar âdi bir zalim.

Diğeri, Rabbinin varlığını, birliğini tasdik edip halkı uyaran, tek başına putları paramparça edecek kadar iman gücüne sahip, bu uğurda canını hiçe sayan, canlı canlı ateşlerde yanmayı göze alan bir tevhid kahramanı. Rabbine olan sevgisi öylesine taşkın ki, O’nun uğrunda her şeyi feda etmekte, kıyamete kadar gelen insanlara ibret ve örnektir.

O öyle bir İbrahim, öyle bir Halil ki; malını misafire, evladını kurbana, bedenini ateşe, kalbini Rahman’a feda ederek meleklerin bile hayretine, hayranlığına mazhar olmuştur. O’nun Allah’a olan sevgisi, itaatı, feday-ı can etmesi, kendi zamanından kıyamete kadar her milletin, her din mensuplarının sevgisini kazandırmıştır.

Cenab-ı Hakk ümmet-i Muhammed’e, her namazda anılmasını nasip eylemiştir. Namaz ehli her beş vakitte onu anıp, mümtaz ahlakından, çile dolu yüce hayatından, cömertlik, hilim, hanifliğinden ders almaktadır. Milleti, millet-i İbrahim diye övülmektedir.

Selam olsun babamız İbrahim’e...

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed. Kema salleyte ala İbrahime ve ala Âl-iİbrâhim. İnneke hamidun mecid.
 

İbrahim'le Rabbi hakkında mücadele edeni görmedin mi?

اَلَمْ تَرَ "Görmedin mi?" hitabı; lafızda istifham olup, muhatabı taaccüb etmeye davet eden bir kelimedir.

مُحَاجَّ, birbirlerine üstün gelmeye çalışmak demektir. Bir kimse hasmı ile mücadele ettiği zaman karşılıklı delil getirdi demektir.

Hz. İbrahim'le mücadele eden Nemrud'dur. Nemrud Babil şehrinin kurucusudur. Başına ilk taç giyen, yeryüzünde gururlanarak saltanat süren ve ilahlık davasında bulunan odur. Hz. İsa'nın doğumundan 2640 yıl önce yaşamıştır. Lüks sarayları ve büyük ordularına rağmen Allahu Teâlâ burnundan girip beynini yiyen bir sinekle onu helak etmiştir. Kişi dünyanın tamamına sahip olsa bile, bütün kudreti Allah'ın kudretindeki bir sivrisinekten daha güçsüz ve acizdir.
 

Kendisine mülk ve saltanat verdi diye...

Ayette tevcih vardır, Hz. İbrahim'e de, Nemrud'a da şumullüdür.

Eğer 'Hz. İbrahim'e mülk verildi' manasındaysa ona verilen mülk, ilahi emre, nehye uymaktır.

Nemrud'a verilen mülk kastediliyorsa, ona verilen mülk halkın ona itaat ve icabet etmesi, mal, sözünün geçerliliği, insanlara olan kahır ve zulmüdür.
 

Bir Nemrud ahlâkı; Mücadele...

Mücadele; sert münakaşa, tartışma, nizâ, sözlü kavga demektir. Mantık terimi olarak mücadele; "Meşhûr olan veya doğruluğu herkesçe kabul edilen şeylerden yapılan kıyastır."

Cedel, delile karşı delille cevap vererek kavga edercesine kendi fikrini müdafaa etmektir. Bu metot muhatabı kırıcıdır, iki taraf daikna olmadığı için, İslam alimleri daha yumuşak bir dil kullanarak terbiye etmiş ve “İlm-i Adab-ı Münazara” adı altında faydalı bir ilim haline getirmişlerdir.

Münazara kelimesi “Nazara” kelimesinden türemiştir. “Delilleri ortaya koyarak düşünmeye ve gerçeği anlamaya sevk eden konuşma”dır.

Mantıkçılar “teâruz-u fikir ve tehâlüf-ü ukulden barika-i hakikat tamamıyla tezahür eder (fikirlerin karşılaşmasından ve akılların ihtilafından hakikat şimşekleri parlar)” diyerek, kelamcılar da “Müsademe-i efkârdan (fikirlerin çarpışması) barika-i hakikat (hakikat şimşekleri) çıkar” diyerek bu ilme önem vermişlerdir.

Mücâdele iki kısma ayrılır:

a) Hakkı desteklemek ve ortaya çıkarmak için yapılan mücadele. Bu, caizdir, peygamberlerin yoludur. Allahu Teâlâ "Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış (mücadele et)" (Nahl, 125) buyurmuştur.

‘En güzel şekilde mücadele’ tatlı bir dille, asil bir davranışla, aklî ve ilgi çekici fikirler öne sürerek yapılır. Başkalarıyla en güzel şekilde mücadele eden, suçlamalara, çarpık fikirlere ve iğneli sözlere yönelmez; karşısındakini mat etmek ve kendini alkışlatmak için alay etmez. Karşısındakini alçak gönüllü bir şekilde ikna etmeye çalışır. Karşısındaki çarpık fikir ve kısır döngülere girdiği zaman onun daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır.

Müslüman davet maksadıyla tartışırken (mücadele ederken) muhataba yüklenmeden, onu horlamadan, çirkin görmeden tebliğini yerine getirmelidir. Böylece muhatap, davetçinin amacının tartışmada üstün gelmek olmadığına kesin kanaat getirmeli ve bunu hissetmelidir. Tek amacının gerçeğe ulaşmak olduğunu anlamalıdır.

Hz. Nuh'un kavmi kendisine şöyle demişlerdi: "Ey Nuh! Bizimle cidden mücadele ettin; hem de cidalini çoğalttın." (Hud, 32)

b) Batılı desteklemek ve hakim kılmak için yapılan mücadele. Bu, haramdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah'ın ayetleri üzerinde inkâr edenlerden başkası mücadele etmez." (Mü'min, 40)

Dürüst bir insan muhalif olsa bile, karşısındaki kişinin doğru sözünü kabul eder. Fakat kötü niyetli insan, muhalif olduğu kimseyi sırf yenmek için kesin ve açık bir sözü, yanlış görmeye çalışır.

Cedel, sevilmeyen bir davranıştır. Bir delille karşıdakini susturma, sözlerindeki kusuru ve bilgi eksikliğini açığa vurarak aciz duruma düşürme amacıyla yapılır. İnsanı mücadeleye sevkeden şey, kendi ilim ve faziletini öne çıkartarak üstünlük kazanma, başkasındaki kusurları ortaya çıkartarak ona saldırma duygusudur. Bir gerçeğe dikkat çekerken bir yandan karşısındakinin kusurunu ortaya koyarak, kendisini büyük göstermeye çalışır.

Mümin boş ve gereksiz mücadeleden uzak durmalı, kader gibi itikadi konularda tartışmaktan kaçınmalı, Allah'ın emir ve iradesine teslim olmalı, kendi görevlerini öğrenip yerine getirmelidir. Allah (cc) ve Resûlü’nün mücadele edilmesini emrettiği konularda ise sonuna kadar mücadele etmelidir.

Not: 'Hâcce' mücadeleci demektir. Hatice'lere 'Haççe' demek, onların mücadeleciliğini arttırabileceği için çocuklarımıza seslenirken bu ismi güzel telaffuz etmeye dikkat etmeliyiz.
 

İtiraz

Dört haslet vardır ki, kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. O dört haslet şunlardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder. Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar, işi düşmanlığa dönüştürür. Hadis-i Şerif, Buharî

Kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme. Hadis-i Şerif, Tirmizî

Mallarınızla herkesi memnun edemezsiniz. Güler yüz ve tatlı dil ile, güzel ahlakla memnun etmeye çalışınız! Hadis-i Şerif

Kim ilmi, sırf âlimlere karşı tartışmak ve övünmek, câhillerle münâkaşa etmek (onları susturup ilmini göstermek) ve insanların teveccühünü kazanmak için öğrenirse, Allah onu cehenneme koyar. Hadis-i Şerif, Tirmizî

Allah katında erkeklerin en çok nefret edileni, husumette, hasımlıkta ileri gidenidir. Hadis-i Şerif, Buharî

Sana, günah bakımından birisine hasım olarak devam etmen yeter. Hadis-i Şerif, Tirmizî

İlmi üç şey için öğrenme, şu üç şey için de bırakma.: İlmi; tartışmaya girmek, övünmek ve riya için öğrenme. İlmi, utandığın için, küçük düşeceğinden korktuğun için ya da bilgisiz olmayı kabullenerek terk etme. Hz. Ömer
 

Cahil ve aptal bir adam, alimin yakasından tutmuş türlü hakaretler ediyor, ona saldırıyordu. Derin akıl sahibi bir düşünür bunu görünce "Gerçekten alim olsaydı, cahille yüzgöz olmazdı" dedi.

Akıllı insanlar kavga etmez.Alim kimse zevzek ve cahil biriyle dalaşmaz, onun seviyesine inmez.

Gönül ehli olanlar aralarındaki tüyü korurlar, koparmazlar. İki cahil karşı karşıya gelse, zincir de olsa parçalarlar.

Kendisine küfredene, sükunetle şöyle cevap vermiş bir derviş

"Söylediğinden daha kötüyüm, benim kadar bilemezsin kendimi."
 

Hani İbrahim: ‘Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir’ demişti.

Bu, mukadder sualin cevabıdır. Hz. İbrahim peygamberliğini açıklayınca Nemrûd, "Rabbin kimdir?" der. Bunun üzerine Hz. İbrahim, "Rabbim hem dirilten, hem de öldüren zâttır" der. Olay bu hususa delâlet ettiği için, soru hazfedilmiştir.

Bu makamda ibhamdan izaha dönülmüştür.

Allahu Teâlâ Bakara 28, Mülk 2 ve Şuara Suresi'nin 61. âyetlerinde ölümü hayattan önce zikretmiştir. Bu âyette ise, hayat, ölümden önce zikredilerek, "Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür" buyruldu. Çünkü burada delil getirme maksadı, Allah'a davet etmekti. Delilin son derece açık olması gerekliydi. Hayat, hilkatin hayranlık uyandırıcılığını daha çok yansıtır. İnsanlar hayatın yaratılışına daha fazla şahit olmaktadır. Bu nedenle hayat verme önce zikredilmiştir.

Nemrut, insanlara zulmedip, yeryüzünde ceberut davranan ilk zalimdir. İlk defa rububiyet iddiasında bulunan da odur.

İnsanlar gelip yiyeceklerini Nemrut’tan alıyorlardı. Hz. İbrahim de bu insanlar gib i yiyecek almaya gelmişti. Nemrut, önünden geçen herkese “Rabbiniz kimdir?” diye sorar, onlar da “Sensin” derlerdi. Nihayet önünden İbrahim geçerken ona da: “Rabbin kimdir?” diye sordu. İbrahim de: “Rabbim, dirilten ve öldürendir.” dedi. Nemrut “Ben de diriltir ve öldürürüm.” dedi. Zindanda hapsettiği iki kişiyi getirtti. Birini öldürdü, diğerini serbest bıraktı. ‘İşte ben de diriltip öldürdüm’ dedi. Katletmemeyi diriltme addetti.

İbrahim ona: “Şüphesiz ki Allah güneşi doğudan getiriyor sen de onu batıdan getirsene” dedi. Bunun üzerine inkarcı Nemrut, şaşırıp kaldı ve İbrahim’e yiyecek vermeden geri çevirdi.

İbrahim, ailesine dönerken bir kum yığının yanından geçti ve kendi kendine: “Ben, bundan biraz alıp aileme götürsem de, onların yanına vardığımd a gönülleri hoşnut olsa acaba nasıl olur?” dedi. Sonra o kumdan biraz alıp ailes ine götürdü. Eşyasını yere koyduktan sonra yatıp uyudu. Karısı getirdiği şeye baktı. Bir de ne görsün, o zamana kadar gördüğü yiyeceklerin en güzelini getirm iş. Ondan yemek yapıp kocasına ikram etti. Kocası, ailesinde yiyecek bir şey olmadığını biliyordu, “Bunu nereden buldun?” dedi. Karısı da: “Sen in getirdiğinden yaptım.” dedi. Bunun üzerine İbrahim bu yiyeceklerin, Allah’ın verdiği bir rızık olduğunu anladı ve hamdetti.

Sonra Allah, vahiyle Nemruda haber göndererek “Bana iman et, seni iktidarında bırakayım” diye emretti. Nemrut, “Benden başka bir rab mı var?” dedi. Melek ikinci defa geldi ve aynı şeyleri söyledi. Nemrut da aynı durumda ısrar etti. Melek üçüncü defa geldi. Nemrut yine ısrar etti. Bunun üzerine Melek: “Üç güne kadar, toplayacağı ne gücü varsa toplasın” dedi. Nemrut, gücünü topladı.

Allah meleğe emretti. Melek, sivrisineklerin gelecekleri mânevi bir kapı açtı. Sivrisin eklerin havada yoğun bir şekilde bulunuşundan dolayı güneşin doğuşunu dahi hissedemez oldular. Sinekler onların etlerini yeyip kanlarını emdi. Kemiklerinden başka bir şey kalmadı. Nemruda ise bir şey olmamıştı. Allahu Teâlâ bir sivrisinek gönderdi. Sinek onun burnundan girdi. Dört yüz sene kafasının içinde kaldı. Sineğin verdiği rah atsızlığı önlemek için kafasına çekiçlerle vuruluyordu. Ona en çok merhamet eden, iki eliyle birlikte vuran kimseydi. Nemrut dört yüz sene zorbalık yapmıştı. Bu sebeple Allah Teala ona dört yüz sene azap etti.

Nemrut, yüksekçe bir kule yaptırmıştı. Allah onun kulesini temelinden yıkarak başına uçurdu.
 

Sineğin küçücük bir tâifesi baharın âhirinde, badem ve zerdali ağaçlarının dallarında, siyah bir kütle halinde halk olunup, dala yapışık olup kalırlar. Mütemâdiyen, pislik yerine damlacıklar onlardan akıyor. O katreler bal gibi, sâir sinekler etrafına toplanırlar, emerler. Diğer bir başka tâifesi de nebâtâtın çiçeklerinin ve incir gibi bir kısım ağaçların telkîhinde istihdâm olunuyorlar. Sinek tâifelerinden yıldızlı, mumlu, ışıklı olan yıldız böceği şâyân-ı temâşâ olduğu gibi, sinek tâifelerinden yaldızlı, altın gibi parlak kısmı da şâyân-ı dikkattir. Mızraklı sinekle, eşkıyaları hükmünde olan yabanî arıları da unutmamalıyız. Eğer Hâlik-ı Rahmân onların dizginini çekmeseydi, bu mızraklı tâifeler, pireler gibi insanlara hücum etseydiler, Nemrud’u öldürdükleri gibi, nev-i insanı da hırpalayacak idiler.
 

İbrahim ‘Rabbim güneşi doğudan doğduruyor, sen batıdan getirsene?’ deyince, o küfreden şaşırıp kaldı.

Hz. İbrahim, Nemrud’un hayat ve ölümün mânâsını bilmezlikt en geldiği, cevabının mantıksızlığı açık olmasına rağmen, cahil halkın gözünü boyama yoluna girdiğini görünce, mugalata yapılamayacak, kolay kolay altından kalkılamayacak başka bir delile başvurd u: “Madem öldürüp diriltmekte kendini -haşa- ilahla bir tutuyorsun; Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir.”

Hz. İbrahim hükümdarın ilk sözlerini çürütmeye kalkışmadı. Çünkü batıl sözü çürütmeye kalkışmak, hasılın tahsili kabilindendir. Nemrut'un getirdiği delilin basitliği karşısında cevap vermeye bile lüzum görmedi. İnatlaşmayıp başka delile döndü. Öyle bir misal getirdi ki; artık bunu iptal edip kafa karıştırmak imkanı yoktur.

Böylece onun boynunu büktü, aczini gösterdi.Hz. İbrahim'in delilinin parlaklığı karşısında, sadece gözleri değil, kalbi de hayrette kaldı. Onun delili ile, Nemrud'un iddiası arasında muazzam bir fark var.

Kıyamet alametlerinden biri, güneşin batıdan doğması olacaktır. Çünkü Hz. İbrahim Nemrud’a ‘Haydi onu batıdan getir’ demişti. Sihirbazlar ve müneccimler bunu inkar ettiler. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söylediler. Bundan dolayı Allahu Teâlâ bir gün onu batıdan getirecek ki, inkarcılar O’nun kudretini görsünler. Çünkü güneş Allahu Teâlâ’nın mülküdür. Dilerse doğudan, isterse batıdan getirir.
 

Hz. İbrahim

Hz. İbrahim Kur'an-ı Kerim'de Evvah, Münib, Kânit vasıflarıyla zikredilmiştir.

O; pek çok ilkin sahibidir. İlk şalvarı giyen, ilk misvak kullanan, ilk tirit yemeğini yapan, ilk bıyıklarını kısaltan, ilk sünnet olandır.

Oturduğu yerden güzel kokular yayılırdı. Ayrılsa bile senelerce güzel kokusu ordan çıkmazdı. İslam'a davet ettiği bir beldenin ahalisi ondan mucize olarak bastığı taşı yeşertmesini istediler. Hz. İbrahim dua etti, bastığı taş yeşerdi. Bazen yırtıcı, yabani hayvanlar onunla birlikte giderler, dile gelip açık bir şekilde konuşurlardı. Hz. İbrahim 200 yıl kadar yaşamıştı.
 

Hz. İbrahimce konuşmak

Konuşma, karşısındakinde bir yankı uyandırma, onları etkileme işi olduğu halde bunu yapabiliyor muyuz? Konuşmacı olarak beklentimiz gerçekleşmiş olur mu? Söylediklerimizin doğruluğuna ve geçerliliğine bizi dinleyenler inandılar mı? Söylemek istediklerimizi tam olarak iletebildik mi? Bu ve benzer sorularla konuşmamızı değerlendirmek için öncelikle güzel ve etkili konuşmada bulunması gereken nitelikleri, ilkeleri tanımamız gerekir:

• Kelimeleri telâffuz ederken dikkatli olmak, harfleri mahreçlerin-den çıkarmaya özen göstermek.

• Kelime hazinesini devamlı zenginleştirmek. Bunun için de, bi-lerek, anlayarak çok okumak, lüzumlu kısımları not etmek.

• Çok rahat bir davranış içinde bulunmak, karşısındakine hep gü-ven telkîn eder ölçüde vakur ve nazik olmak.

• Kendine güvenmek, konuya çok hâkim bulunmak.

• Düzenli konuşmaya özen göstermek, mümkün olduğu kadar kı-sa cümleler kullanarak konunun rahat anlaşılmasını sağlamak.

• Bazen akla ve mantığa, bazen duygu ve düşünceye seslenip inan dırıcı şekilde malzeme vermek. Hem akla, hem kalbe hitab eden konuşmaya hayran olunur.

• Konuşurken el, kol, göz ve ağız hareketlerine dikkat etmek; mi mikleri kontrol altında tutmak. Belagat hatibin kullandığı kelimelerde olduğu kadar, sesinin tonunda, gözlerinde ve tavrındadır.

• Ses tonunu çok iyi ayarlamak, çok önemli bölümleri işlerken sesi biraz yükseltmek, çok geçmeden hemen alçaltıp normal ölçüde tutmak ve dikkatleri daha çok toplayabilmek için de, uygun misaller getirmek, ancak misal getireceğini ifade ettikten sonra az bir duraklamada bulunmak.

• Konuyu plânlı biçimde yavaş yavaş genişletmek ve dikkatleri dağıtmamak için sürükleyici, zincirin halkaları gibi irtibatlı ve düzenli kon uşmak. Anlatırken heyecanlı, şevkli ve arzulu olmalı, asla yıkıcı, olumsuz, ümitsiz ifadeler kullanılmamalıdır.

• Bıkkınlık vermeden, dinleyenler konuşulanın tam tesirine gir-diği vakti seçip, konuşmayı bağlayıp kesmek.

• Asıl temayı, ana fikri sona bırakıp dinleyicileri sabırsızlandırmak.

İyi bir konuşma yıkıcı değil, yapıcıdır. İlginç ve değerli konuları kapsar. Konuşmacının kişiliğiyle bütünleşir. Belli amaca yönelir. Konuşmayı etkileyen unsurları çözümleyerek oluşur.

Sağlam bir konuşma yöntemi üzerine kurulur. Dinleyicinin ilgi ve dikkatini toplar. Sağlam bilgi ve belgeye dayanır. Etkili ses tonu, el ve yüz hareketleri, canlı bir dil, hareketli üslup gerektirir.
 

Talebelerden biri bilgeye sormuş:

- Herkese güzel konuşma dersleri verdiğin ve onlara hitabet sanatını öğrettiğin halde, niçin sen de çıkıp bir konuşma yapmıyorsun?

- Evlat, demiş bilge. Bileytaşı keskin değildir amma, en sert demiri bile keskin eder.
 

Allah zulmedenleri hidayete erdirmez.

Peygamberler Allah'a giden yolda yol levhalarıdır. Yapılması gereken bu levhalara uymaktır. Uymayan, zulmetmiş olur. Bu şekilde davranana Allah hidayet etmez; Hz. İbrahim'e uymayan Nemrud'a hidayet vermediği gibi.

Bu cümle, öncesinin mefhumunu açıklayan bir ilave mahiyetindedir. Bu demektir ki Allah, kendilerini azaba maruz bırakmakla nefislerine zulmeden güruha hidayet etmez. Zira onlar hakkı bulmak için istidlalden, kurtuluşa ermekten, kıyamet günü iman ehlinin gireceği cennet yolunun kendilerine gösterilmesini istemekten yüz çevirmişlerdir.

Zulüm kasti bir günahtır. Acizlikten değil azizlikten, kibirden doğan bir günahtır. Raydan çıkmış, itidalden aşmış zalimlerden Allah yardımını çeker. Zamanı dolunca bütün kapılar kapanır. Zulüm de yapamaz hale gelirler.

Bu âyetin bildirdiği ‘sünnetullah’ insanı teyakkuza sevkederken, bir yandan da Ömer b. Hattab, Halid b. Velid, Süheyl b. Amr, İkrime b. Ebu Cehil, Safvan b. Ümeyye gibi insanları akla getirir. Bu isimler, hayatlarının epeyce bir dönemini sıkı bir küfür, zulüm ve fısk üzere yaşamış; ama sonra sahabe olmakla, hatta bazıları açısından bir de şehadetle şereflenmişlerdir. Allah zalimler, fâsıklar ve kâfirleri hidayete erdirmeyeceğini bildirmişken, böylesi nice ismin hidayeti nasıl açıklanabilir? Az sayıda hanîf kişi hariç, ashâbı kiramdan olma şerefine erişen ilk mü’minlerin büyük kısmı müşrik değil midir?

Bu sorunun cevabı şudur: Âyet-i kerimeler, “Allah kâfirleri, fâsıkları ve zalimleri hidayete erdirmez” dememektedir. Bu âyetlerin hepsindeki ortak nokta, ‘kavim’ ibaresidir: “Vallâhu lâ yehdî’lkavme'l kâfirîn.” “Vallâhu lâ yehdî’l-kavme’z-zâlimîn.” “Vallâhu lâ yehdi’l-kavme’l-fâsıkîn.” Yani, Allah kâfirleri, zalimleri ve fâsıkları değil; kâfirlerin, fâsıkların, zalimlerin topluluğunu hidayet etmez.

Küfürden imana, şirkten tevhide, zulümden adalete, fısktan amel-i salihe ve ahlâk-ı kâmileye dönüp cahiliyeden Asr-ı Saadet’e hicret edenler, ‘topluluk’ ile aralarına bir mesafe koyabildikleri ölçüde hidayet bulabilmişlerdir.

Buna karşılık, Velid b. Muğire gibi, Utbe b. Ebi Rebia gibi isimler, Mekke devrinde Efendimiz'le bire bir muhatap olduklarında kalbleri imana yaklaştığı halde ‘kâfirler topluluğu’ arasına döndüklerinde yine küfre meyledip küfürde kalmış ve küfür içinde ölmüşlerdir.

Allah ister kâfir, ister fâsık, ister zalim olsun, ‘ihtida eden’ yani hidayeti arayan, hidayet yolunda yürüyen, hidayete talip olan her kuluna hidayet eder.

İnsanın hidayete erişebilmesinin ilk şartı, küfrü, zulmü veya fıskı vasfı haline getirmiş ‘kavm’ ile arasına bir mesafe koyabilmeyi başarmasıdır.

Müşriklerin önde gelenleri arasında gelen Halid b. Velid, Amr b. el-Âs, Osman b. Ebi Talha’nın Medine yolunda kesişen yolculukları öncesinde, birbirinden habersiz şekilde ‘Mekke müşrikleri’ arasından sıyrılarak bir ‘muhasebe dönemi yaşamışlardır.

Hz. Ömer’in belki iki saatlik bir zaman diliminde gerçekleşen hidayet sürecinde, yanında başka bir kâfir olmaksızın Kurân’la birebir temas kurabilmesinin rolü vardır.

İkrime, Mekke’nin fethinden sonra müşrikler topluluğundan ayrılıp Habeşistan’a doğru kendi başına yol almaya çalışırken kalbini İslâm’a karşı yumuşar halde bulmuştur.
 

Zulüm

Ey kullarım! Muhakkak zulmetmeyi kendime haram kıldım. Sizlerin de aranızda birbirinize zulmetmenizi haram kıldım. Öyle ise birbirinize zulmetmeyiniz. Hadis-i Kudsi

Zulmetmeyin, sonra dua edersiniz de duanız kabul edilmez. Yağmur duası edersiniz size yağmur yağdırılmaz. Yardım istersiniz, size yardım edilmez. Hadis-i Şerif

Zulüm, vefâsızlık ve hile kimde bulunursa zararı yine kendine dokunur. Hz. Ebû Bekir

Kim zulüm kılıcını çekerse, günün birinde zalimlerin kılıcı altında can verir.

Memleketler, mülk ve saltanat küfür üzerinde durabilir. Ama zulüm üzerinde duramaz. İmam Maverdi

İnsanlara zulmetmek kötüdür, fakat insanları kendisine zulmettiğini anlamaz hale getirmek daha kötüdür.

İnsanların kalbinden imanı çıkaran en önemli şey zulümdür.

 

Belagat

✽ ' Görmedin mi? اَلَمْ تَرَ' fiili, tecessüm bildirir. Efendimiz'e asırlar önce yaşanmış olay için 'Görmedin mi?' buyrularak, gözünün önünde canlandırması sağlanmıştır. Yine bu ifade, Efendimiz'in imanının iman-ı hakiki olduğuna, yakinde de hakka'l yakine ulaştığına işaret ediyor. Çünkü iman fıtri, taklidi, istidlali ve hakiki olmak üzere dört mertebedir. En üstün mertebe hakikidir ki, o zaman hakikatler ortaya çıkar.

✽ اِلَى الَّذٖي kelimesinde intiha-i gaye manası vardır. Yani 'Nemrud'a ve onun en sonunda başına gelen akıbete bakmaz mısın?'

✽ اِلَى الَّذٖي حَٓاجَّ اِبْرٰهٖيمَ فٖي رَبِّهٖٓ ِ 'O kimse ki İbrahim'le Rabbi hakkında mücadele eden' ibaresi sıfatlı kinayedir, nemrud kastedilmiştir.

✽ حَاجَّ Mücadele etti, fiili mufaalebabından olup, ortaklık bildirir. Ancak burada tek kişi için kullanılmıştır. Hz. İbrahim'in makamına hürmeten mücadele fiili ona isnad edilmemiştir. Çünkü Hz. İbrahim tevhidi müdafaa ederken, Nemrud ilahlık dava ediyordu, ikisinin aynı kefede tartılması uygun değildir.

✽  فٖي رَبِّهٖٓ Rabbi hakkında, izafetinde Hz. İbrahim’e ait zamirin Rabb ism-i şerifine izafeti; hem Allahu Teâlâ’nın ‘Rabb’ unvanını zikir, hem de Hz. İbrahim’e teşrif içindir. Onun bu münakaşada Allah tarafından destekleneceğine işarettir. Bu zamir Nemrûd'a da râci olabilir. Tenazu olmuştur.

✽ Yine burada istiare-i tebaiye vardır. Mekan ifade eden فِي harf-i ceri, kendi yerinde kullanılmamıştır. Hz. İbrahim'in Rabbi hakkındaki bilgisinin, sevgisinin, muhabbetinin derinliğini, onu tamamen kuşattığını ifade eder.

✽ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ Allah ona hükümdarlık verdi diye, cümlesinde ل harf-i ceri hazfolmuştur. اَنْ ve أنَّ'de ل harf-i ceri kıyasen hazfedilir.

✽ Bu cümlede istiare-i tebaiye vardır. Bu nimet onu şımartmış ve bu haksız tartışmaya sevk etmiştir. Bu, küfrün en çirkin yüzüdür. Nitekim halk dilinde ‘Ben sana iyilik yaptığım için bana düşmanlık yaptın’ denir.

✽ آتاَهُ'deki zamir Hz. İbrahim'e de raci olabilir, tenazu olmuştur. Bu iki yönlü manadan dolayı tevcih sanatı vardır:

1- Allah Nemrud'a mülk verdi diye kibirlenip mücadeleye kalkıştı. Bu bir hüsnü talildir. Aslında münakaşa etmesinin asıl sebebi küfürdür. Mübalağa için sebep, müsebbep yerine konmuştur. Çünkü Allah’ın ona verdiği saltanat ve meliklik onun kibrine, inançsızlığına sebeb oldu.

2- Mülk verilen Hz. İbrahim'dir. Çünkü ona kimseye nasib olmayan harikulade bir mucize verilmiştir. Nemrud'un aylarca odun toplayıp yaktığı dev ateş gül bahçesi olmuştu.

✽ Dal biddelalesi ile, Kullarda mülkün, hakimiyetin kibre yol açıp, nefsin azgınlığına sebep olduğunu bildirir. İbadet eksikliğinde kibrin ve mal çokluğunun etkili olduğunu ifade eder.

✽ Delalet-i tazammuniyesi ile, Allah’ın kafirlere hükümdarlık vermediğini iddia edenlere bir cevaptır. Kafire de, mümine de herşeyi veren hakiki mülk sahibi Allahu Teâlâ'dır.

✽ Yine tazammuni olarak, mücadelenin kökeninde, kibir ve zalimlik olduğunu gösterir.

✽ 'O vakit İbrahim, "Rabbim diriltir ve öldürür" demişti.' Hz. İbrahim bu cümleyle ilahlık iddia eden Nemrud'a tarizde bulunmuştur. Allah'tan başka hiç kimseye verilmemiş ve verilmeyecek olan halk sıfatıyla delil sunarak, mantık yollu kelam getirmiştir.

✽ فَبُهِتَ الَّذٖي كَفَرَ O küfreden şaşırıp kaldı, ifadesi hükmün illetini bildirip, bu tartışmanın küfür olduğunu açıkça bildirmek içindir.

✽ الَّذٖي كَفَرَ O küfreden, sıfatlı kinayedir. Açık ismin zikri kerih görüldüğü için ismi mevsul getirildi.

✽ Yine ismi mevsul, ayrıntılı bilgi vermek ve hatadan kurarmak içindir. Sılanın ‘küfreden’ şeklinde gelmesi, Nemrud'un bu mücadelesinin küfürden kaynaklandığını beyan eder.

✽ 'Diriltir-öldürür' fiilleri ile, 'Doğu-batı' kelimeleri arasında tibak-ı icab vardır.

✽ " وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ Allah zalim kavmi hidayet etmez" cümlesi muraat-ı nazırdan teşabuhel etraftır.

✽ Bu cümle lazım-melzum alakasıyla ya da sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Çünkü Allah'ın onları hidayet etmemesi lazım, onların hidayetten zulümle, inatla uzaklaşmaları melzumdur.

✽ 'Şaşırıp kaldı فَبُهِتَ ' fiili ile 'Hidayet etmez لَا يَهْدِي ' fiilleri arasında muraat-ı nazırdan ihamı tenasüp vardır.