Sureler

Göster

Bakara Sûresi 259. Ayet

اَوْ كَالَّذٖي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـيٖ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُؕ قَالَ كَمْ لَبِثْتَؕ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍؕ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًؕ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ

259-Yahut o kimseyi (görmedin mi) ki, altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğramıştı. ‘Allah burasını ölmüş olduktan sonra nasıl diriltecek?’ dedi. Bunun üzerine Allah (cc) onu öldürüp yüzyıl üzerinden geçtikten sonra diriltti. ‘Ne kadar kaldın?’ diye sordu. ‘Bir gün veya bir günün bir parçası kadar’ dedi. Allah (cc): ‘Hayır, yüzyıl kaldın; yiyeceğine, içeceğine bak, hiç bozulmamış; bir de merkebine bak! Seni insanlara ibret olasın diye böyle yaptık. Merkebinin kemiklerine de bak, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra onlara et giydiriyoruz?’ O, her şey kendisine açık belli olduğu zaman: ‘Artık Allah’ın her şeye gücü yettiğini biliyorum’ dedi.

 

Önceki ayette Nemrut’un ‘ben öldürür diriltirim’ demesi, delilin çokluğundan cevapsız bırakılmış, asıl konu anlatılmıştı. Sanki bu ayet, Nemrut’un bu küstahça iddiasına bir cevap. O, hapisten çıkardığı iki kişiden birini öldürüp diğerini serbest bırakarak güya birini öldürüp, diğerini diriltmiş, Hz. İbrahim’e bunu delil getirmişti. Bu delile çocuklar bile inanmaz. Çok basit ve gayrı makul, öylesine mantıksız ki, Hz. İbrahim ona cevap verme ihtiyacı bile duymamış, yani o cevabı yok sayarak ikinci bir soru yöneltmişti.

Şimdi Cenâb-ı Hakk ona ölüler nasıl diriltilirmiş gösteriyor. Yüzyıl ölüp kalan Hz. Üzeyr’i nasıl diriltiğini, kendi genç olduğu halde evine gittiğinde torunlarının nasıl pîrifâni olduğunu, işin aslı meydana çıkınca nasıl hayrette kaldıklarını gözler önüne seriyor. İş bununla da kalmıyor; kendisi ile beraber olan merkebini Hz. Üzeyr’in gözü önünde nasıl diriltip kemiklerine et giydirip canlandırdığını haber veriyor. Dahası, yüzyıl geçtiği halde en çabuk bozulabilecek incir ve üzümün bozulmadığını bir mucize olarak gösteriyor. Yani hayat sahibi ve cins varlığın (insan, hayvan, bitki) dirilişini ve eceli yettiği halde nasıl diri kaldığını gözler ve gönüllerde canlandırıyor. Böylece Allah’ın ‘Muhyi ve Mumit’ isimleri tecelli edip, Hz. Üzeyr’e ayne’l yakin, diğer muhataplara da ilme’l yakin hasıl olması murad ediliyor. Öldürmenin, diriltmenin nasıl olacağı, Nemrud’un yüzüne bir tokat gibi iniyor.

İki ayet arasında teşbih yok, ancak anlatılan konularda benzerlik var. Önceki ayette kendini ilah ilan edip ahirete inanmayan Nemrud'a Hz. İbrahim Allah'ın izniyle delil getirmiş, o da delil karşısında şaşırıp kalmıştı.

Bu ayet de ahirete inanan fakat harabe bir şehrin nasıl canlanacağını merak eden, hayret ve taaccüp eden Hz. Üzeyr'e, bizzat kendisini yüz yıl uyutup uyandırarak açık bir beyyine getirmiştir.

Bu, ‘ba’sü ba’de’l mevt’ ölümden sonra diriliş inancı pekişsin diye Rabbü’l âlemin saniyelik, dakikalık, haftalık, aylık, yıllık dirilişleri biz kullarına gösteriyor. Tıpkı Hz. Üzeyr’e ve Hz. İbrahim’e gösterdiği gibi.

Vücudumuzda daima hücreler ölüp diriliyor, çiçekler açıp soluyor, ağaçlar mevsimlik sırasına göre arzı endam edip sahneden çekiliyor. Her gece uykuyla ölüp, her sabah diriliyoruz. Güneş her gün doğup batıyor. Ay her ay biçimden biçime giriyor. Ağaçların bir kısmı Hz. Üzeyr’in merkebi gibi elbiselerinden soyunup yapraklarını döküyor. Bir kısmı Üzeyr’in meyveleri gibi bozulmuyor, yapraklarını dökmüyor. İnsanlar morfinin tesiriyle birkaç saatliğine bayılıyor, ayılıyor. Yeryüzü mevsim mevsim ba’sü ba’de’l mevti yaşıyor. Gece gündüz birbirini takip ediyor. Yıldızlar doğuyor, sonra karadeliklere yaklaşıp ölüyor. Saçlar, tırnaklar, deriler hep bu işlemle dökülüyor, tazeleniyor. Bütün bunlar ahsenü’l hâlikın olan Mevlamızın hilkat harikaları değil mi?
 

اَوْ كَالَّذٖي Yahut o kimse gibi ki...

♦ اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖي حَٓاجَّ اِبْرٰهٖيمَ ayeti  ألَمَْ ترََ كَالذَِّي حَآجَّ إِبْرَاهِيمَ (İbrahim ile çekişen gibisini gördün mü) mânâsındadır. Bu âyet, önceki âyete atfedilmiştir. "İbrahim ile münakaşa eden gibisini veya şöyle şöyle bir kasabaya uğramış bir kimse gibisini gördün mü?" manasındadır.

♦ Kâf edatı zâiddir. Ayet, "İbrahim ile münakaşa edeni ve bir ka-sabaya uğrayanı gördün mü?" takdirindedir.

♦ "İbrahim'le tartışanı görmedin mi, ve kasabaya uğrayan kimse gibisini görmedin mi?" takdirindedir. Bu ayette sözü edilen kişi;

• Üzeyr b. Şerhiya’dır.

• Harun peygamberin soyundan gelen Ermiya b. Halkıya’dır.

• Bir görüşe göre de Hâzır (Hızır) olarak bilinen Ermiya’dır.

• Öldükten sonra dirilme konusunda şüphe eden bir kâfirdir.

• Müslüman bir kişidir.

Bu kıssayı Hz. İbrahim'in Nemrud'a anlattığı da rivayet edilir.
 

وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا Duvarları üstüne yıkılmış

 عرش evin tavanı anlamına gelir. عُرُوش ise temeller ve duvarlar demektir. Gölgelenmek veya gizlenmek için hazırlanan herşeye arîş denir.

O kasabanın evlerinin tavanları yıkılmış olduğu halde, duvarları ayaktaydı. Sonra, duvarları da temelinden sökülerek, yıkılan tavanları üzerine devrilmişti. Buna göre خَاوِيَةٌ, "kökünden, temelinden sökülmüş, yıkılmış" demektir. Bir yerin harabiyetini tavsif etme konusunda yapılabilecek en güzel tasvirdir.

Ayetteki عَلىَ harfi ceri عن manasındadır.

O kasabanın ağaçları dimdik ayakta durduğu halde, evlerinin yerle bir olması duyulan şaşkınlığı artırır. Çünkü evleri yerle bir olan yerde her şeyin, hatta meyve ağaçlarının da yok olması beklenir.

Söz konusu kasaba;

• Beyt’il Makdis’tir.

• Dicle kenarında bulunan Hirakl manastırıdır.

• Sâber âbâd manastırıdır.

• Selmâbâd manastırıdır.

Bu ihtimallerin içinde en kuvvetlisi Beyt’il Makdis’tir.
 

"Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?" dedi.

اَنّٰى ’nın mânası, مِنْ اَيْنَ"nereden?" demektir. Kasabayı diriltmeden maksat, onu imâr etmek manasında istiaredir.

Dünyanın doğularına ve batılarına dört kişi hak im olmuştur. Bunlardan ikisi mü’min, ikisi kâfirdir. Mü’minler Dâvud oğlu Süleyman ile Zülkarneyn’dir. Kâfirler ise, Nemrud ile Buhtunnasr’dır.

İsrailoğulları, fesat çıkarmada aşırı gidince Allah onlara Bâbil hükümdarı Bühtunnasr’ı musallat etti. Bühtunnasr altı yüz bin sancakla onların üzerine yürüdü. Şam’ı bastı, “Yahudi ırkından tek adam bırakmayacağım” dedi ve Beyti’l Makdis’i yıktı. İsrailoğullarını üç kısma ayırdı, üçte birini öldürdü, üçte birini Şam’a iskân etti, üçte birini de esir olarak alıp götürdü. (Şam; eskiden bütün Suriye’yi, Ürdün’ü, Filistin’i kapsayan bölgenin adıydı.)

Esirler yüz bin genç erkekti. Bir kısmı ergenlik çağında, bir kısmı da daha küçüktü. Bühtunnasr bu gençleri kumandanlarına taksim etti, her kumandana dört kişi düştü. Üzeyr aleyhisselam da bunların arasındaydı. Bir süre sonra Allah Üzeyr as’ı kurtardı. O, eşeğinin üzerinde Beyti’l Makdis’e uğradı. Gördüğü manzara çok korkunç bir vahşet örneği idi. Üzeyr (as) kasabanın bu haline üzülerek, şehrin yeniden imarını arzulayarak ümitsizlik içinde; ‘Bu şehir, harap olup yıkıldıktan sonra, acaba Allah burayı nasıl diriltecek?’ dedi.

O, bu sözleri, Allah’ın kudretini ve yıkılıp harap olmuş bu şehrin durumu karşısındaki şaşkınlığını ifâde etmek için söylemişti. Ağaçlarda meyveler vardı. O, meyvelerden incir ve üzüm alıp yedi ve üzüm suyu içip uyudu.
 

Allah onu yüz yıl sonra diriltti.

Allah bu soruyu soran zâtı öldürdü. Yüz sene süren bu uykuda bir genç olarak, ölü halde kaldı. Onun öldüğünü insanlar, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar farkedemedi. Sonra Allah kudretinin kemalini göstermek için onu diriltti.

Burada ‘Diriltti-ihya’ fiili yerine ‘Kaldırdı-Ba’s etti’ fiilinin kullanılması, Allah’ın yüce iradesine göre bu işi gerçekleştirmenin bir insanı uykudan uyandırmak kadar kolay ve çabuk olduğunu bildiren bir istiaredir. ‘Onu diriltti-ihya etti’ fiili kullanılsaydı bütün bu manaları ifade etmezdi.

Bu fiilin kullanılmasının bir başka sebebi de; Allah’ın Üzeyr aleyhisselam’ı öldüğü günkü hali ile, akıllı, anlayan, düşünen, eserden müessiri istidlal edebilen biri olarak geri göndermiş olduğunu ifadeye yöneliktir.

Bir de Allahu Teâlâ Üzeyr aleyhisselam’a kudretinin bedii eserlerini ve izlerini fark ettirmek istiyordu. Bu da çok kısa bir süre içinde hemen bozulabilecek yiyeceklerin uzun süre kaldığı halde olduğu gibi, değişmeden tazeliğini korumasıydı. Ki bu mucize günümüzde fen olarak tecelli etmiş, DNA'lar, genler bozulmadan korunmakta, difriz ve buzdolaplarında yiyecekler uzun zaman tazeliğini muhafaza etmektedir.
 

'Ne kadar kaldın?' dedi.

Allahu Teâlâ’nın ona ne kadar kaldığını sorması, Allah’ın işlerini kavramaktan aciz olduğunu idrak etmesi içindir. Çünkü Üzeyr aleyhisselam’ın diriltilmesi az bir süre sonra olsaydı bunları basit bir şey zannedebilirdi. Uzun zaman kalması, bu işi uzak görmesine son vermek içindir. Üzeyr aleyhisselam bu şehrin eski haline gelebilmesini çok uzak bir ihtimal gibi görüyordu.

Uzun bir müddet geçtikten sonra diriltmek, kısa bir müddet geçtikten sonra diriltmekten aklen daha uzak ihtimal görülür. Yine, uzun bir müddetten sonra başkalarının bu kimsede, bu kimsenin de başkalarında müşahede edeceği şeyler daha şaşırtıcı olur.

كَمْ لَبِثْتَ 'Ne kadar kaldın?' sorusunun Allahu Teâlâ'ya isnadı mecazidir. Bu soru hatiften, semadan, Cibril'den, veya o Nebi (as)'ın ölümüne şahid olup diriltilinceye kadar yaşayan birisindendi.

Allahu Teâlâ melek vasıtasıyla ona: “Bu durumda ne kadar kaldın” diye sordu. O da: “Bir gün” diye cevap verdi. Sonra çevresine baktı. Güneşin batmadığını görünce: "Veya bir günden de az kaldım” dedi.
 

Bilakis yüz yıl kaldın. Yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış.

Rabbi ona şöyle hitap etti: “Bilakis ölü olarak tam yüz sene kaldın. Eğer şüphe ediyorsan, yiyeceğine ve içeceğine bak. Uzun zaman geçmesine rağmen bozulmamış.” Onun yanında üzüm, incir ve meyve suyu vardı. Dirildiğinde onları bıraktığı gibi, bozulmamış olarak buldu.

لَمْ يَتَسَنَّهْ Değişmez, bozulmaz demektir. Hurma ağacı yaşlanıp da, yıllar onu değiştirdiğinde يتَسَنَّ denir. Bu kelime ondan alınmıştır.
لَمْ يَتَسَنَّهْ ‘Bozulmadı’ lafzı  لَمْ يَتَغَيَّرْ Değişmedi, fiilinin yerinde kullanıldı. Bu bir lafzın manasının lazımında kullanılması kabilindendir. Çünkü يَتَسَنَّى fiilinin manası; üzerinden seneler geçti ve onun değişmesini gerektiren yıllar gelip geçti demektir.


Yeniden diriliş

Orman kurbağası, kış uykusuna soğuktan iyi korunmuş sığınaklarda yatar. Nadir de olsa, sıfırın altındaki ürpertici soğuklara maruz kalabilir. Böyle bir durumda ona, vücudundaki sıvıları, daha ılık havalar gelene kadar dondurması ilham edilmiştir.

Kışın donmakta olan kurbağa, adeta taş gibidir; gözleri matlaşır, vücudu katılaşır, kalp atışı ve nefes alma iptal edilip sıcak günler gelene kadar durdurulur. Fakat, iç organlar donmadan muhafaza edilir. Sinir sistemi faaliyeti durur. Bu esnada besin ve oksijen alışverişi dahi olmaz. Havalar hafifçe ısındığında, kurbağa bir gün gibi kısa bir zamanda eski haline kavuşur. Eğer, donma çok şiddetli ve uzun süreli olursa, çözünme de uzayabilir.

Donmaya dayanabilen hayvanlar, sadece hücrelerinin dış kısmındaki sıvıların dondurulmasıyla hayatta kalabilir. Eğer buz, hücre içine nüfuz ederse, o canlı ölür. Bu ölümden kurtulma, hususi bir kimyevi madde (gliserol) ifrazı ile gerçekleşir. Bu madde tohumların dondurularak depolanmasında kullanılır.

Her sonbaharda orman kurbağasının koruyucu bileşiklerini temin edecek sistem, uykuya yatmadan önce otomatik olarak çalışır. Fakat kurbağa, kış uykusu sırasında sıcaklık sıfırın altına düşmeyecek gibi davranır. Böylece, kendisini öldürecek kadar bir soğuk gelmeden, metabolik enerjisini israf etmez. Fakat, sıfırın altında soğuklar başlarsa, kurbağa ikaz edilir. Karaciğerinde depo ettiği ve bir tür karbonhidrat olan glikojenin bozulan dengesine takviye yapılır, kurbağa kanındaki glikoz miktarı birden 60 kata kadar artar. Glikoz konsantrasyonu mililitrede 185 micromole ulaşır.
 

Merkebine bak!

“Merkebine de bak. Onun kemikleri nasıl çürüyüp dağılmış ve çürümüş bir heykel haline gelmiş. Biz bunu, sen Allah’ın kudretini anlayasın ve seni, kudretimizin kemalini gösteren açık bir mucize kılalım diye yaptık. Eşeğinin çürümüş kemikl erini düşün de, gözlerinin önünde onları nasıl birbiri üstüne dizeceğimizi ve sonra da kudretimizle onlara nasıl et giydireceğimizi gör.”

Yiyecek ve içecekler kısa zamanda bozulur. Fakat merkep uzun bir zaman yaşayabilir. Bozulacak yiyecek ve içeceği bozulmamış; bozulmayacak şeyi, yani merkebinin kemiklerini çürümüş görünce, bu delil, onun aklında ve kalbinde yer tutmuştur.


Merkebe dair...

Eşek atgiller sınıfına dahildir. Tek tırnaklıdır, atın yakın akrabasıdır. Yer yüzünde bir çok türü vardır. Eşek birçok hayvana göre zeki ve çeviktir. Eşekler nerdeyse hiç hastalanmazlar. Ömürleri ortalama 25 - 35 yılları arası değişebilir. İstisnalar dışında eşeklerde kısa yaşam görülmemiştir. Sütleri protein bakımından çok zengindir.

Eşeklerin savunma mekanizmaları koşma, tekme atma ve ısırmadır.

Eşekler külenme dışında yatmazlar. Eğer bir eşek diğer hayvanlar gibi yatıyorsa o eşeğin ciddi bir sorunu var demektir. Eşekler ayakta uyur. Bunu sağlayan özel bir mekanizması vardır. Bu mekanizma yükü üç ayağa bindirir ve dördüncü ayak boşta kalır, bu olay bu şekilde sırasıyla diğer ayaklar içinde yapılır. Bu şekilde tüm ayaklarını dinlendirmiş olur.

Eşekler anırmalarıyla meşhurdur. Bu bir türlü haberleşmedir. Bir birine yakın köylerden birindeki bir eşek anırdığında sırasıyla diğerleri de anırır.

Eşekler her türlü ot ile beslenirler. Sindirim sistemleri çok güçlüdür, aç kaldıklarında kurumuş ağaç kökleri gibi çok sert odunları dahi kemirirler. Temiz ve berrak olmayan suyu içmez. “Eşek hoşaftan ne anlar?” atasözünü eşek açısından değerlendirecek olursak hayvanın kendini zararlılardan korumak için suyu içmediği düşünülebilir.

Çöl iklimi hayvanı olan eşekler susuzluğa çok dayanıklıdır. Suyun kokusunu kilometrelerce ilerden alabilir. Eşek derisi bir zamanlar en değerli parşömen kağıdının yapımında kullanılmıştır.

Eşekler yüksek bir hayatta kalma duygusuna sahiptir. Çevrelerini çok dikkatle gözlerler. Bir şeyin tehlikeli olduğundan şüphelenirlerse onu yapmazlar. Toplum arasında inatçı hayvanlar olarak bilinen eşeklerin bu huyları çok akıllı ve hisli olmalarından dolayıdır. Hafızalarına kazıdıkları bir olayı asla unutmazlar. Örneğin; yıllar evvel geçtiği bir yerde gördüğü yılanı asla unutmazlar. Oradan tekrar geçtiklerinde hemen tepki gösterirler. Kısaca ayak direrler.

Eşeklerin görme mesafesi insanlardan çok daha fazladır. Çok ileriyi görebilir. Eğer yolun ortasında durup ilerlemiyorsa, bu inadından değil çok ileride bir tehlike görmesinden kaynaklanır. Yola bir yılan çıkmışsa ya da onun için tehlike arz eden bir durum varsa durur gitmez.

Eşek sürekli temiz yere bastığı ve yüzmesini bilmediğinden, dibini görmediği suya girmez. Bu nedenle deveyi, eşeğe çektirirler. Deve bir yük hayvanıdır. Yüzme bilen bir hayvana çektirildiğinde, çeken hayvan derin sulara girer. Deve de onu takip edince hem sırtındaki yükler ıslanır hem de boğulur. Bu yüzden koca bir deve sürüsü bir eşek önderliğinde yolculuk eder.

      ✽      ✽      ✽

Bediüzzaman hazretleri, temiz havayı sever, tabiatla baş başa kalmaktan büyük lezzet alırdı. Bunun için de kırlara çıkar, bahçelere iner veya yol boyunca gezinirdi.

Eğer emanet bir at veya eşek bulabilmişse ona biner, gideceği yere öyle giderdi, o da olmazsa eline kitabını alır yürüyerek yola düşerdi. Barla’da kaldığı günlerde genellikle eşeğe binerdi. Bir gün hizmetini gören bir talebesi binmesi için bir eşek getirdi.

- “Üstadım,” dedi.

“Eşeği getirdim. Bununla çıkarsınız kıra.”

Bediüzzaman talebesinin bu ifadesini hemen düzeltti. Eşeğe “eşek” denmesinden hoşlanmamıştı. Şöyle dedi talebesine:

- Kardeşim, bunlara eşek demeyin. Hayvana hakaret olur. İşlek deyin. Çünkü bunlar çok işleyen, çok çalışan hayvanlardır.

      ✽      ✽      ✽
 

وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ Seni insanlara ayet kılmamız için...

"Bunu yaptık ki, senin diriltilmen, merkebinin diriltilmesi ve beraberindeki yiyecek-içeceğin bozulmaması ile seni insanlara kudretimizin canlı bir ayeti kılalım.Bu devrin insanları seni görüyorlar halbuki sen çağın değil, bir önceki çağın ehlindensin. İnsanlar kendilerinden alınan Tevrat ilminin kendilerinden alınmasından bu yana, kaybettiklerini senden öğrensinler, Tevrat ilmini tekrar tahsil etsinler."

Bu ifade beyandan murad, ona bir şeref kazandırıp yüceltmek; dinî ve dünyevî bakımdan yüksek derecelere çıkarmayı va'adetmektir. وَلِنَجْعَلَكَ fiilinden sonra mahzuf bir fiil bulunduğu için, vâv harfi getirilmiştir.
Allahu Teâlâ eğer وَانظُرْ إِلىَ حِمَارِكَ لِنجْعلَكَ آيةًَ "seni bir ibret nişanesi kılmamız için eşeğine bak" şeklinde 'و' harfi olmadan getirseydi, "eşeğe bak" cümlesi şart, "onu bir ibret nişanesi kılmamız için" cümlesi de onun cezası olurdu. Fakat vâvlı olarak getirilince mana, "Seni bir ibret nişanesi kılmak için, bu öldürüp diriltme işini yaptık" şeklinde olmuştur.
 

Kemiklere bak, nasıl yerli yerine koyuyoruz.

‘Sen, yeniden hayata döndürülmeyi nefsinde yaşadıktan sonra, şimdi de onun keyfiyetini başkasında görmek için merkebinin kemiklerine bak! Onları nasıl bir araya topluyor, bedendeki yerlerine koyuyor, uygun bir terkip haline getiriyor ve kemiklere nasıl hayat veriyoruz?’

Kemiklerden maksat, merkebin kemikleridir, başındaki elif-lâm hazfedilen muzafun ileyhe bedel olarak gelmiştir. İzafet عِظَامُ حِمَارِكَ 'Merkebinin kemikleri' şeklindedir.

Veya العِظَامِ "kemikler" o kişinin bizzat kendi kemikleridir. Allahu Teâlâ, onun başına ve gözlerine can vermiş, bedeninin diğer kısımları ise çürümüş kemik olarak kalmıştı. Diriltilince, kendi kemiklerine bakmış ve onların nasıl toplanıp birbirlerine kenetlendiklerini seyretmiştir. Ancak müfessirlerin çoğuna göre, ilk izah doğrudur.

Burada انْظُرْ fiilinin tekrarı, kemiklerden maksadın merkebin kemikleri olmasındandır. Çünkü birinci انْظُرْ -Bak, fiili uzun süre öylece kaldıkları halde hiç bozulmamış olan gıda maddelerine, ikinci انْظُرْ fiili ise hayatın ve ve hayat unsurlarının üzerine bina edildiği kemiklere ilişkindir.

نُنْشِزُهَا  ‘Onları birbiri üstüne dizeriz’ demektir. Bu kelime, kaldırmak mânâsına gelen nişaz mastarından türetilmiştir. Yeryüzünün yüksek kısımlarına “neşez” denir. Kadının kocasına isyan edip başkaldırması mânâsına gelen “nüşûz” da bu köktendir.
 

Sonra onlara et giydiriyoruz.

Rivayete göre, ‘Ey çürümüş kemikler! Allah size emrediyor, bir araya toplanın!’ diye bir nida duyuldu. Bunun üzerine kuşların, yırtıcı hayvanların ve rüzgarların alıp götürdükleri parçalardan dağda, ovada ne varsa hepsi bir araya toplandı, yerli yerine yerleşti, birbirlerine eklendi, baş yerine oturdu, sinirler, damarlar yerlerini buldu, kemikleri üzerine et ve deri giydirildi, deriden tüyler çıktı, sonunda ona ruh üflendi, nihayet hayvan ayağa kalkıp anırmaya başladı. لحْمًا ‘Et’ kelimesi müfred, الْعِظَام ‘Kemikler’ kelimesi ise cemi geldi. Çünkü kemikler farklı ve görünüş bakımından birbirinden ayrıdır. Et ise birbirine bitişik ve görünüş bakımından hepsi birdir.
 

Bilim adamları klinik olarak ‘ölü’ bir köpeği üç saat sonra hayata döndürerek bir ilki gerçekleştirdiler. Önce köpeğin damarlarındaki kan tamamen boşaltılıp yerine buz gibi sıvı tuz kondu. Nefesi ve kalp atışı duran, beyni çalışmayan hayvan klinik olarak ‘ölü’ kabul edildi. Üç saat sonra damarlarına yeniden kan verilen köpek elektrik şokuyla hayata döndürüldü.

Bilim adamları bu yöntemle çok ağır yaralı hastaların bir süre ‘ölü tutulduktan sonra’ tekrar yaşama döndürülebileceğini belirttiler. Bir yıl içinde insanlar üzerinde denemelere başlamayı düşünen hastanelerde gönüllü hasta arıyor. Çok kan kaybeden ağır bir hasta için ilk birkaç saat çok önemli olduğu için, bu teknikle savaşta yaralananlar, bıçaklananlar veya kurşun yarasıyla çok kan kaybeden hastaların kurtarılma şansı artabilir.

 

Üzeyr bu açık delilleri görünce: “Yakinen bildim ki, Allah herşeye kadirdir” dedi.

‘Bildim’ şeklinde mazi kalıbıyla değil ‘Biliyorum اَعْلَمُ ’ şeklinde müzari gelmesi, Hz. Üzeyr’in Allah’ın kudretiyle ilgili bilgisinin
sürekliliğine, o bilginin aslının hiç bozulmadığına ancak diriltilme keyfiyetini müşahede sebebiyle bilginin vasfının değiştiğine delalet eder.

Allahu Teâlâ Beyti Makdis’i imar etmesi için Fars hükümdarlarından Yûşek isimli bir hükümdarı Beyt-i Makdis’e yöneltti. Beraberinde bin yiğit vardı. Her yiğidin emrinde de üç yüz bin amele vardı.

Beyt-i Makdis’i imar ettiler.

Allahu Teâlâ bir sivrisinekle Bühtunnasr’ı helak etti. Bühtunnasr’ın beynine giren sivrisinek onu öldürdü. İsrailoğullarının geri kalanları kurtulmuştu. Beyt-i Makdis’e geri döndüler. Otuz yılda Beyt-i Makdis’i imar ettiler. Üç bin işçi, üç bin usta çalıştı. Başlarında Farisi bir melik vardı. Şehir büyüdü, eskisi gibi umran hale geldi.

Üzeyr aleyhisselam, yeniden hayata döndükten sonra eşeğine binip mahallesine geldi, fakat insanlar onu tanımadı. O da insanları ve evleri tanımadı. Hz. Üzeyr çevreyi dolaştı, bazı şeyleri tahmin etti, nihayet evini buldu. Yaşlı, âmâ ve kötürüm bir kadının kendi evinde oturduğunu gördü. Bu yaşlı kadın Hz. Üzeyr’i biliyordu, onun zamanına yetişmişti. Üzeyr aleyhisselam ona sordu:

- Bu ev Üzeyr’in mi?

- Evet. Üzeyr’i uzun zaman önce kaybettik.

Sonra kadın ağlamaya başladı. Üzeyr aleyhisselam kendini tanıttı. Yaşlı kadın hayretler içinde kaldı:

- Böyle bir şey olamaz, dedi.

- Allah benim canımı aldı. Yüz sene beni ölü bıraktıktan sonra yeniden diriltti.

Bunun üzerine yaşlı kadın şu dilekte bulundu:

- Üzeyr duası kabul olunan biriydi. Sen gerçekten Üzeyr isen, dua et, Allah bana gören gözlerimi geri versin, seni göreyim.

Üzeyr aleyhisselam Allah’a dua etti, eliyle yaşlı kadının gözlerini meshetti. Kadın o anda görmeye başladı. Sonra elinden tutup, - Allah’ın izniyle ayağa kalk, dedi.

Yaşlı kadın şifa bulmuş olarak ayağa kalktı.Üzeyr’in yüzüne baktı ve;

- Sen gerçekten Üzeyr’sin. Buna şahitlik ederim, dedi. Hemen komşularına haber vermeye koştu. Onlar da o sırada toplanmışlar, bir aradalardı. İçlerinde Üzeyr’in (as) yüz yaşını geçkin oğulları da vardı. Torunları bile ihtiyarlamış, saç ve sakalları ağarmışken kendisi simsiyah saçı ile bir genç olarak yeniden dirilmişti. Yaşlı kadın;

- İşte Üzeyr geldi, diye seslendi. Onlar buna inanmadılar, onu ciddiye bile almak istemediler. O ısrarla;

- Bakın, ben onun duasıyla bu hale geldim, deyince fırlayıp ayağa kalktılar. Üzeyr aleyhisselamın yanına geldiklerinde oğlu;

- Benim babamın iki omuzu arasında hilal şeklinde bir kara ben vardı, dedi. Üzeyr aleyhisselam sırtını açtı, gerçekten tarife uygun bir ben olduğunu gördüler.

Bühtunnasr, Beyti’l Makdis’te Tevrat okuyucularından kırk bin kişiyi katletmişti. Üzeyr aleyhisselam yeniden hayata dönüp, Beyti’l Makdis’e geldiğinde İsrailoğulları içinde ne bir Tevrat nüshası, ne de Tevrat’ı ezberden okuyabilen biri vardı. O zaman Üzeyr aleyhisselam Tevrat’ı bir harfini bile eksik bırakmadan ezberden okuyup yazdırdı. Ne şaşırdı, ne kekeledi.

Bühtunnasr’ın helakinden sonra Babil esaretinden Beyti’l Makdis’e dönenlerin evladından biri;

- Babam bana anlatmıştı. Ona da dedem söylemiş. Esir alındıkları gün kendisi Tevrat’ı bağda bir küpün içine saklamış. Eğer siz bana dedemin bağını gösterebilirseniz, ben de size o Tevrat’ı bulup çıkarırım, dedi.

Adamın dedesinin bağını bilenler beraberce kalkıp oraya gittiler. Köşe bucak arayıp, o Tevrat’ı buldular. Buldukları Tevrat metnini Üzeyr aleyhisselam’ın yazdırdıklarıyla karşılaştırdılar. Aralarında hiç bir fark olmadığını tespit ettiler. Ve o zaman ‘Üzeyr Allah’ın oğludur’ diyerek sapıttılar.
 

Allah (cc) her şeye kadirdir.

İmam Malik’e ‘Allah’ın varlığına delil getir’ diye sormuşlar; şöyle demiş: “Vall ahi ben yumurtayı hiç görmeseydim biri bana yumurtayı gösterseydi bak ardım, mermer gibi bir şey. Bu mermerin içinden canlı çıkacak deseydi inanmazdım. Ama görüyoruz ki hakikaten yumurtanın içerisinden bir civciv 20 gün sonra çıkıveriyor.”

İmam Şafii'ye sormuşlar, o da şu cevabı vermiş: “Dut yaprağını yiyen ipek böceğinin ipek, koyunun süt, ineğin et olarak geri vermesidir.’

Aslında bunların hepsi mucizedir. Güz mevsiminde büt ün çekirdekler toprağa düşer ve ağaç yapraklarından kefene sarıl ır, üzerine kar beyaz kefen gib i serilir. Bir kısmı hemen bahar mevsiminde diril ir. Bir kısmı da 10, 20 bazen 30 sene kalır. 30 sen e sonra münbit bir ortamı bulunca yeniden dirilir. Toprakta otuz sene kaldıktan sonra dirilen çekirdekler veya bir yerde depolanıp uzun müddet bekletildikten sonra tekrar dirilen çekirdekleri yaratan Allah olduğu gibi, Üzeyir aleyhisselamın merkebini de aynı şekilde dirilten Allah'tır.

Âyetin sonunda Allah’ın dirilttiği o kimsenin “Biliyorum ki Allah her şeye kadirdir” dediğini bildirmesi, âyetteki ahengi sağlama yönünden daha isabetli ve tesirlidir. Çünkü All ah, kudretini müşahade eden bu kuluna “Bütün bunları yapanın Allah olduğunu bil” demiş olur, bu da, sonraki âyetin son bölümüne tam amen uygundur. Onun da sonunda “Bil ki Allah her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir” buyrulmaktadır.
 


Te'vilâtı'n Necmiyye'den

Bu kıssa Hz. İbrahim'le Nemrud'u anlatmaktadır. İbrahim, ruh, Nemrud, nefistir.

Diriltilmesi, mecazen ruhun şehvetten ayrılması, öldürülmesi, atalet göstermesidir. Veya;

Diriltilmesi, af ile diriltmek, öldürülmesi, katl ile öldürülmektir.

Karye, Beyt-i Makdis olan kalptir.

Masivaya meyl eden cehil mebde'inden sonra Allah onu öldürüp uzun zaman ölü bıraktı. Sonra tabiat arzından yükseltip irfan libası giydirip, ruhu şuhud tabiatıyla gıdalandırıp, vusul ve zuhur manalarını içirdi.

 

Belagat

✽ اَلَمْ تَرَ 'Görmedin mi?' istifhamındaki görme, kalbî görmedir. Soru dinleyicileri hayrete düşürmek içindir.

✽ “Ölümünden sonra Allah bu kasabayı nasıl diriltecek?” Kasabanın ölmesinden maksat, orda oturanların ölmesidir. Mahalli söyleyip orada bulunanları (halli) kasdetme kabilinden mecâz-ı mürseldir.

✽ ‘اَنّٰى يُحْـيٖ هٰذِهِ اللّٰهُ  Allah bunu nasıl diriltecek?’ cümlesinde failin mefulden sonra gelmesi, uzak görüldüğünü, garipsendiğini ifade etmek içindir. (Garipsenen şey fail olan Allah değil, harabe haline dönen şehrin tekrar imarıdır.) مَوْةِ kelimesiyle يُحْـيٖ  fiili arasında tibak-ı icab vardır, biri isim biri fiildir.

✽ İmar için ‘İhya-diriltme’, harabe için de ‘İmate-ölüm’ fiillerinin kullanılması, imar ve ihyanın ne kadar uzak görüldüğünü tekid içindir. İstiare-i tebaiyedir.

✽ لَمْ يَتَسَنَّهْ 'Bozulmamış' Sözündeki “ه” harfi kelimenin aslından değil, sekte için getirilmiştir.

✽ نُنْشِزُ , نَكْسُو Bu muzâri fiiller yenilenme ve devamlılık ifâde eder. kelimeleri arasında, edebî güzelliklerden olan tıbâk sanatı vardır.

✽ نُنْشِزُ fiili نُنْشِرُ -yayarız, fiili olarak da okunmuştur. Bu takdirde mana ‘O kemikleri nasıl yayıyoruz’ şeklinde olur.

✽ “Sonra o kemiklere et giydiririz ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماً” Yani elbisenin, bedeni örttüğü gibi onları etle örteriz, demektir. Hakiki elbise beden in dışındaki elbisedir. Yüce Allah burada, yaratıp kemikleri örttüğü et yer ine, müstear olarak elbiseyi zikretmiştir. Bu, son derece güzel bir istiaredir. Elbisenin vücut hatlarını örtmekte etin deriyi örtmesi ile misal verilmiştir; giysilerin vücut hatlarını belli etmemesi gerektiğine işarettir.