Sureler

Göster

Bakara Sûresi 273. Ayet

لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذٖينَ اُحْصِرُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَطٖيعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِؗ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِسٖيمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًؕ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهٖ عَلٖيمٌࣖ

273- Sadakalarınızı kendini Allah (cc) yoluna vakfedip çarşı pazar koşup kazanamayan fakirlere verin. Durumlarını bilmeyen onları, istiğnalarından zengin sanır. Onları simalarından tanırsın. Yüzsuyu döküp insanlardan yalvararak yardım istemezler. Hayırdan ne harcarsanız muhakkak Allah (cc) onu bilir.

 

Bu ayette zekatın kime verilebileceği açık ve net olarak belirtilmiştir. Kendini Allah (cc) yoluna adamış mücahidlere, Kur’an ilmine adamış ilim ehline verilir. Çünkü onlar o vazifeden ayrılıp para kazanmaya vakitleri yoktur ve onların mücahidliği ümmetin faydasınadır. Bu insanlar iffetli, utangaç kimselerdir. Hallerinden şikayet etmez, kimseyi rahatsız etmezler.
 

Kendilerini Allah yoluna vakfetmişlerdir.

"İhsar" kelimesi lügatta, men etmek, kişiyi yolculuktan alıkoyabilecek hastalık, yaşlılık, düşman, erzakın bitmesi veya bunların yerini tutabilecek şeylerin kişiye arız olmasıdır.

"فِى سَبىِلِ اللهِ - Allah yolunda" ifâdesi Kur'an örfünde cihâd mânasına tahsis edilmiştir. Yani, nefsini dünya meşguliyetlerinde harcamaktan men etmiş, onu Allah için, Allah yolunda bezletmeye kasretmiştir.

O zaman cihâd etmek için kendisini bu yola adamış kimselere şiddetle ihtiyaç vardı. Bu kimseler, ihtiyaç hissedildiğinde, cihada hazır ve amade idiler.

Bunlar ümmetin fedaileri, koruyucularıdırlar. Barış ve sav aş vakitlerinde, zorlu, bunalımlı veya mihnetli zamanlarda, bolluk, mutluluk yahut yokluk zamanlarında ümmetin yön verici kumandanları durumundadırlar.
 

Onlar yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler.

♦ Onlar, kâfirler saldırır korkusuyla, maişetlerini temin için ticaretle uğraşmaktan kendilerini alıkoymuşlardı. Kâfirler, Medine'nin etrafında toplanmışlardı. Müslümanları yakaladıkları yerde öldürüyorlardı.

♦ Bu kişiler, Hz. Peygamber (sav) ile beraber savaşırken yarala-nıp, sakat kalan kimselerdir. Hastalıkları ve sakatlıkları (maîşet temini için) yeryüzünde dolaşmalarını engellemiştir.

♦ Bunlar muhacirlerden bir topluluktur. Fakir olmaları, kendilerini Allah yolunda cihad etmekten engellemişti. Böylece de Cenâb-ı Hakk, onların mazeretini belirtmiştir.

♦ Allah'ı zikredip, kullukla iştigâl eden bir topluluktur. Onların çok tâatta bulunmaları, diğer şeylerle meşgul olmalarına mâni olmuştur.
 

Muhtaçlıklarını bilmeyenler onları zengin zanneder

"الَْجَاهِلُ" Câhil, anlamayan, tabiri ile, aklın zıddı olan cehalet, akıl yokluğu kastedilmemiştir. Bununla kastedilen "tecrübe"nin zıddı olan cehalet, tecrübesizliktir. "Onların durumlarına vâkıf olamayan ve hiç tecrübe etmemiş olan kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler" demektir.

"التَّعَفُّفِ " İffet, kökünden, tefeul vezninin masdarıdır. İffet’in mânası, bir şeyi bırakmak ve ondan vazgeçmektir. Allah, onların dilenmediklerini beyân etmiştir. Bilindiği için, "dilenmek, istemek" kelimesine yer vermemiştir.
 

Onları simalarından tanırsın.

سٖيمٰى kelimesi lugatta; bir şeyin kendisiyle tanındığı alamet, yükselmek, anlamındadır. Sırtlara vurulan ve nakşedilen alâmet manasını ifâde eder.

 Onların alâmetleri:

- Tevâzû ve huşu idi.

- Fakirlik ve ihtiyaç halinin yüzde meydana getirdiği güçlük ve sıkıntının iziydi.

- Cehdu gayretlerinin jest ve mimiklerine yansıması, yüzlerinde zuhur etmesi.

- Açlıktan, uykusuzluktan dolayı benizlerinin sararıp solmasıydı.

- Elbiselerinin eskiliği idi.

Ancak bazı tefsir alimleri buna şöyle diyerek itiraz etmişlerdir: Bunlar, fakirliğin bulunduğuna delâlet eden alâmetlerdir. "Bilmeyen de iffet ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder" vasfına ters düşer. Bu tanımak farklı bir tanımadır. Şöyle ki;

Allah'ın samimi ve ihlâslı kullarının diğer insanların kalbinde bir heybeti, ağırlığı, vakarı vardır. Onları gören herkes, etkilenir ve onlara boyun eğer. Bu, ruhanî idrâkler nevinden olup, cismanî alâmetler değildir. Arslan bir yerden geçtiği zaman, diğer yırtıcı hayvanlar, tecrübeleri sayesinde değil, tabiatları gereği ondan ürkerler. Tefekkürün eserlerinin zuhur etmesi de böyledir.

Resulullah da sahabileri de bu fakirleri, doktorun hasta insanı tanıdığı gibi bir takım belirtilerinden tanıyorlardı. Bu alametler, iffetli fakirin, çekingen olması da olabilir, üzerindeki bitkinliği de olabilir, elbisesinin yırtıklığı da olabilir. Bunların hepsi bir arada da bulunabilir. Kişinin fakirliği, vasfedilerek değil inceleme ile anlaşılır. Mesela bir kısım hastalar görünüşte çok sıhhatli imiş gibi görünebilir. Fakat muayene edildiklerinde hasta oldukları ortaya çıkar. Bazı zengin insanlar yırtık pırtık elb ise giyerler, fakir oldukları sanılır. Halbuki fakir değildir.

Onlar geceleyin teheccüd namazı kılıyor, gündüzleyin de iffetlerinden dolayı odun topluyorlardı.

      ✽      ✽      ✽ 

Fakir ve zenginlerin beden dili

Yapılan araştırmalarda, vücut diline göre; fakirlerin zenginlerden ayrı bir beden dili olduğu ortaya çıktı.

Berkeley Üniversitesi psikologları; ekonomik durumu iyi olanların, muhataplarına daha az açık beden dili kullandıklarını, daha soğuk olduklarını tespit ettiler.

Araştırmaya göre; sosyal statü göstergesi olarak kabul edilen kıyafet ve araba dışında, vücut dili de kişinin sosyal seviyesini açığa vurabiliyor.

Araştırmada, birbirini tanımayan 100 kişi karşı karşıya getirilip, filme alındı. Karşı karşıya geldiklerinde her birinin vücut dili gözlendi. Odanın dışına yerleşen gözlemciler, 60 saniye karşı karşıya duran kişileri izledikten sonra, sadece vücut diline bakarak kişinin gelir durumunu hiç güçlük çekmeden tahmin edebildiler.

Deney esnasında, geliri iyi olanların, dar gelirlilere göre karşısındakine daha az ilgi gösterdiği belirlendi. Karşı karşıya geldiklerinde zenginlerin kıpırdama, tırnaklarına bakma eğilimi dar gelirlilerden daha fazla ve muhataplarıyla göz teması kurmaktan çekiniyorlar. Dar gelirliler ise daha dikkatli, muhataplarıyla karşı karşıya geldiklerinde kaşlarını kaldırıyor, konuya uygun olarak gülümsüyor ve göz teması kurmayı tercih ediyorlar.

Araştırmacılara göre, dar gelirliler sosyal ilişkilere daha fazla ihtiyaç duyuyorlar. Komşular arasındaki bağlantılara, dar gelirlilere, çocukların bakımı ya da ulaşıma ilişkin sorunları çözmek konularına yardım ediyorlar.

Zenginlerin vücut hareketleri ise, karşısındakine "Sana ihtiyacım yok" mesajı veriyor.

      ✽      ✽      ✽ 

Ashab-ı Suffe

Ehli suffe, İslam’ın misafirleri (edyaful İslam) idiler. Ne sığınacak aileleri, ne malları, ne de bir dostları ve vardı.

Resulullah’ın hiçbir mevizaları, hiçbir hitabetleri yoktur ki bunın iradı sırasında ashabı suffe orada hazır bulunmasın, dinleyip hıfzederek diğer sahabelere nakletmesin. Asrı saadetten beri camilerimizin birer medrese gibi çalışması suffe ile konulan İslami adetin devamından başka bir şey değildir.

Resulullah’a bazı sorular sorarak birçok meselenin aydınlanmasına sebep olmuşlardır. Müslümanların ilk eğitim ve öğretim müessesesi olan suffede bizzat Resulüllah dersler veriyordu. Kendisinden başka diğer bazı sahabeleri hoca olarak görevlendirmiş, yapılacak eğitim esasları da bizzat kendileri tarafından tatbike dilmişti.

Hakka bağlılığı olanları dünya mallarından bir şeye meyletmekten alıkoydu ve onları mal sebebiyle farzları terk etmekten muhafaza etti. Onlar hakimlerden ariflere örnek oldukları gibi dünya malından sıyrılmaları ile kendilerini Allah (cc) yoluna verenlere de önder oldular. Onlar hısım akrabaya veya dünya malına sığınmadılar. Ticaret veya başka bir meşguliyet onları Allah'ın zikrinden alıkoymadı. Dünyadan kaybettiklerine üzülmediler, âhiret için kazandıklarına da güvenip sevinmediler.

Bir kimse Resulullah’ı ziyaret etmek üzere Medine’ye geldiğinde şehirde tanıdığı biri varsa onun yanına inerdi. Şayet tanıdığı yoksa ashabı suffenin yanına misafir olurdu, onlarla beraber kalırdı.

Birçok meşhur sahabe onlar arasından çıkmıştır. Onların bazıları cihatla, bazıları ziraatle, bazıları ilimle, bazıları kıraatle, bazıları ise sadece ibadetle meşgul olurlardı. Her birisinin kendisine mahsus ibadeti vardı. Muhacir ve ensarın her birinin kendilerine mahsus kabileleri olduğu halde bunlar sanki toplu olarak müstakil bir kabile teşkil ediyorlardı.

Resulullah’a misafir olmak, onun sofrasında mübarek annelerinin hazırladığı yemekleri yemek sofra-i risaletten nasipdar olmak en çok onlara kısmet olmuştur.

Onların hiçbir zaman iki tane elbiseleri ve iki çeşit yemekleri olmamıştır.

Ebû Hureyre’nin yanındaydık. Üzerinde aşıboyalı iki keten elbise vardı. Derken bunlardan birine burnunu sildi ve şöyle anlattı: ‘Vay vay Ebû Hureyre, keten elbiseye burnunu siliyor, halbuki bir zamanlar Resulüllah’ın minberi ile Hz. Aişe’nin hücresi arasında açlıktan sendelediğimi ve aklımın başından gittiğini hatırlıyorum. Bu esnada gelen aklımı oynattığımı zannederek ayağını bonynuma basardı. Aslında bende delilik yok, sadece açlık vardı.

Resulullah namaz kıldırırken bazı kimseler açlığın tesirinden kıyamdan yere düşerdi. Onların bu halini gören Araplar ‘Onlar delidir’ diyorlardı. Resulullah namazını kılınca onların yanına vardı ve şöyle buyurdu: ‘Allah katında nelere sahip olduğunuzu bir bilmiş olsanız, zaruret ve ihtiyacınızın daha da artmasını isterdiniz.’

Ashabı suffeden bir kişi vefat etmiş, geriye miras olarak iki dinar veya iki dirhem bırakmıştı.

Aralarında ehliyetli olanlar ihtiyaç duyulan yerlere İslam’ı anlatmak üzere gönderiliyorlardı. Suffe ashabının çoluk çocukları, malları olmadığı için en uzak yerlere bile seve seve gidiyorlardı. Bir kısmı Resulullah hayatta iken, bir kısmı da onun vefatından sonra gittikleri yerlerde yerleşmiş, ömürlerinin sonuna doğru evlenmiş ve oralarda vefat etmişlerdir.

Onlar, medrese-i risaletin Allah yoluna kendilerini vakfetmiş talebeleriydiler. Bu nedenle İslam aleminde medreseler hep camilerin etrafında bina edilmiştir. İlim talebelerinden de ashab-ı suffenin mesleğine süluk etmeleri beklenmiştir. Onların özellikleri; ilim tahsili, ibadet, din uğrunda her meşakkate tahammül, iffeti muhafaza, dini yayma hizmeti ve cihaddır.
 

لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاً Israrla istemezler.

Bu iffetli insanlar dilenmezler. Kendilerine, ısrarla dilenmenin yerini tutacak şekilde perişan bir hal ve bir inkisar katmazlar. Aksine insanlar arasında kılık kıyafetlerine dikkat eder, güzel bir tavır içinde bulunurlar.

Bir görüşe göre âyetin mânâsı: Onlar isterlerse nezak etle isterler, ısrar etmezler, şeklindedir.

Aslında iffetli fakirler, hiç dilenmezler. Burada zikredilen, ısrarla dilenmek, diğer fakirlerin sıfatıdır. Allahu Teâlâ, bu sıfatı zikrederken, ısrarla dilenen fakirl erin kötü hallerini beyan etmek istemiş ve bu yolla iffetli fakirleri övmüşt ür. Efdal olan istememektir.

Allah iffetli olup dilenmeyen kimseleri sever. Küfürbaz, çirkin sözlü, ağzı bozuk olan; çok verildiğinde aşırı şekilde medheden, az verildiğinde de aşırı biçimde kınayan; ısrarlı ve yüzsüz dilencilere de buğzeder. İbn Mesud

Kim, bir dilencilik kapısı açarsa, Allah o kimseye fakirlik kapısı açar. Kim de bunu yapmaz da müstağni olursa, Allah onu ihtiyaçsız kılar. Kim, dilencilik yapmaktan haya ederse, Allah o kimseyi iffetli kılar. Hadisi Şerif

"Yanında kendisini ihtiyaçtan kurtaracak kadar bir şeyler olduğu halde dilenen bir kimse şüphesiz cehennem ateşini artırır." Ey Allah'ın Rasulü kendisini ihtiyaçtan kurt aracak kadar, ne demektir? denilince, "Sabah yahut akşam yiyeceği varsa dem ektir" buyurdu.

Sizden birinizin bir ip alıp odun toplayarak, onu bir "müd" (müd; 832 gr) hurma karşılığında satması, onun insanlardan dilenmesinden kendisi için daha hayırlıdır. Hadisi Şerif

İstediğiniz zaman ısrarla istemeyin. Allah’a yem in ederim ki istemediğim halde ben birinize bir şey ver irsem verdiğim şeyleri Allah bereketli kılmaz. Hadisi Şerif

Israrla insanlardan bir şeyler isteyen kişi kıyam et gününde yüzünde hiç bir et parçası olmadığı halde All ah’ın huzuruna getirilecektir. Hadisi Şerif
 

    Her ne yap yap becerip izzeti nefsinle geçin.
    Kimseden bekleme yardım, iki el bir baş için

 

Gerçek fakir, öyle kapı, kapı dolaşıp da halkın kendisine bir iki hurma, bir iki lokma verdiği kimse değildir. Gerçek miskin kendisine yetecek zenginliği olmay an ve fakirliği bilinmeyen ve insanlar- dan hiç bir şey isteyemeyen kimsedir. Hadisi Şerif

Her kim insanlardan mallarını kendi sevabını çoğaltmak maksadıyla dilenirse o ancak kor ateş dilen iyor demektir. İster az istesin ister çok istesin. Hadisi Şerif

Zengin kimseye de, güçlü, kuvvetli ve azaları sap asağlam kimseye de sadaka helâl olmaz. Hadisi Şerif

"Dilenmek ancak aşırı fakir yahut aşırı borç altında kalmış veya ağır gelen bir kan bedelini ödemek durumunda olanlar için helâldir."

Hadis-i şerifteki "aşırı fakirlik" kişiyi düşkün hale getiren (süründüren) fakirliktir. "Aşırı borç", ödenmesi kişiyi zor durumda bırakan, buna karşılık kefalet, arayı düzeltmek için nafaka ve buna benzer -bir haksızlığı bertaraf etmek, bir maslahatı korumak gibi- hayır işlerinden olmayan borçlar demektir. Ağır gelen böyle bir borcu yüklenen kimsenin bu borcunu ödemek için yardım isteme hakkı vardır. "Ağır gelen bir kan bedelini ödemek durumunda olan" sıhrî akra bası veya arkadaşı gibi yakınlarından cinayet işleyen ve kısasla öldürülmesi halinde acı çekecek olan, öldürülmesin diye onun yerine diyet ödemeyi yüklen en kimsedir.

İhtiyaç olmamakla birlikte ısrarla dilenmek helâl değildir. Şayet dilenci muhtaç bir kimse ise mazur olduğunu bildirmek ve uyarmak kasdıyla üç defa dilendiğini tekrarlamasında bir mahzur yoktur.

Efdal olan ise bunu terk etmektir. Eğer istenen kimse, dilencinin halini biliyorsa ve kendisinden isteneni karşılayabilecek durumda ise ona bunu vermesi icap eder. Şayet onun durumunu bilmeyen bir kimse ise dilenmesi yerinde olabilir korkusuyla onun ihtiyacını verir. Çün kü dilenci gerçekten muhtaçsa, onu reddeden iflah olmaz.

Abdurrahmân b. Ebi Said anlatır: "Annem beni bir şeyler istemek üzere Resûl-i Ekrem’e gönderdi. İhtiyacımızı haber verip bir şeyler istemek üzere Rasûlullah’ın yanına varıp oturdum. Allah Rasûlü bana dönerek şöyle buyurdu:

"Kim ğanîlik gösterirse onu zengin kılar. Kim de af iflik ederse Allah onu iffetli kılar. Kim yetinirse Allah ona yetecek kadarını verir. Her kimin bir ukıyye değ erinde malı olduğu halde dilencilik yapar ve insanlard an bir şey ler isterse o yüzsüzlük etmiş olur."

Bunun üzerine ben düşündüm, benim Yakûte ismind eki dişi devem bir ukıyyeden daha değerlidir, diyerek istem ekten vazgeçip geri döndüm."

Mutarrif b. Abdillah, müslümanlara hizmet etmeyi, onların din ve dünya işlerini yapmayı vazife bilirdi. Buyururdu ki:

"Kimin bende bitecek, benim yapabileceğim bir işi olursa bir kağıda yazsın ve bana göndersin. Çünkü ben Müslüman yüzünde dilencilik zilletini görmek istemiyorum. Zira lütuf ne kadar büyük olursa olsun, istemek daha ağırdır."
 

Gönül Zenginliği-Kanaat

Gönül zenginliği, eldekine kanaat ederek yardımsever olmak, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir.

İstiğnâ; gözü tok, gönlü zengin olmak, başkasına muhtâç olmamak, sâhip olduğu şeye kanâat edip, insanlardan bir şey beklememek ve ihtiyâcını başkalarına söylememek, çalışıp çabaladıktan sonra kazanılana şükretmektir.

Kanaat, kişinin Allah’ın kendisine dünya nimeti olarak verdiği paya rızâ göstermesi, kısmetine râzı olmasıdır. Ancak kanaat mevcutla yetinmek değil, elinden gelen gayreti gösterdikten sonra ele geçenle yetinmektir.

Bu şekilde davrananlara "müstağnî" denir. İstiğnâ, insanlara ve dünyalığa karşı gösterildiğinde methedilmiş, Allah'a karşı olanı ise yasaklanmıştır.

İstiğnâ ehli, dünyanın tamamı kendilerine verilse ve bundan dolayı âhirette herhangi bir sualle karşılaşmayacakları söylense yine de zühd içinde yaşarlar. Yüce Rabbimiz onları "el-Muğnî" ism-i şerîfi ile kendinden başka her şeyden müstağnî kılmıştır.

Kanaat öyle bir sırdır ki nimet mertebelerinden hangi mertebede bulunursa bulunsun, insanın önüne huzur ve saadet ufuklarını açar. Bunun için Efendimiz ‘Kanaat bitmez tükenmez bir hazinedir’ buyurmuştur.

Kanaat, çocukların eğitiminde en gerekli ahlâklardan biridir. Büyüdüklerinde onları bir sanat sâhibi yapmak gerekir. Böylelikle çalışıp kazanmayı öğrenirler.

Resûl-i Ekrem şöyle duâ ederdi: ‘Allâhümme innî es’elüke’lhüdâ ve’t-tükâ ve’l-afâfe ve’l-gınâ/ Allah’ım! Senden hidayet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.’ Müslim
 

Siz, ne mal infâk ederseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir.

Bu, kudretli bir sultanın, hizmetini güzel bulduğu kölesine, "İtaatinin durumuna ve hizmetinin güzelliğine ilmimin şâhid olması sana yeter" demesi gibidir. Bu, sultanın "mükâfaatını alacaksın" demesinden daha etkilidir.

Bu ayetler üç çeşit infaka şumüllüdür:

   1- Alemi'l mülkte tecelli-i efal makamından fisebilillah infak.

   2- Müşahede-i sıfat makamından rıza-i ilahi talebi için infak

   3- Zat-ı şuhud makamından Allah ile infak. Bu, nefsini temizledikten sonra infak demektir.

Birincinin mükafatı yedi yüz kat, ikincinin kat kat meyvelenmiş cennet, üçüncüsünün; varlığını bezl ettikten sonra lazım olan hikmettir. Bu hayırlı, büyük ve çok mükafattır. Bu infakın sahibi hikmet-i ilahiyi, dini ilimleri infak eder.

 

Sebebi Nüzulü

Ayet-i kerime muhacirlerin fakirleri hakkında nazil olmuştur. Onlar; kırk veya dört yüz kişi kadar olan ve Medine'de ne yurtları, ne de akrabaları bulunan Ashab-ı Suffe idiler. Mescid-i Nebî'den ayrılmıyorlar, Kur'an-ı Kerim öğreniyorlar, oruç tutuyorlar ve her gazveye de iştirak ediyorlardı.

Hz. Peygamber bir gün Ashâb-ı Suffe'nin yanında durur; onların fakirliğini ve buna rağmen şevklerini görünce gönüllerini hoş tutmak için şöyle der: "Ey Ashab-ı Suffe! Sevinin ve birbirinize müjdeleyin ki, ümmetimden her kim razı olarak sizin bulunduğunuz sıfat üzerinde olduğu halde benimle karşılaşırsa, muhakkak ki o, benim kendisiyle dirsek dirseğe olacağım arkadaşlarımdan olacaktır."

Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Efendimiz sahabeleri toplayarak kimseden bir şey istememek üzere onlardan biat almıştır.

 

Te'vilâtı'n Necmiyye'den

Hakiki fakir, kendi ihtiyarıyla; Allah sevdiği için ve Resulü’nün sünnetine uymak adına fakirliği seçmiş kimselerdir. Zira Efendimiz ‘Benim iki görevim fakirlik ve cihattır’ buyurmuştur.

Allah yolundaki fakirler, yani Allah (cc) korkusuyla O’nu talebe koyulmuş fakirlerdir, yoksa rızka talepten aciz olanlar değildir. Bilakis onları Allah yolunda muhabbet ve şevk bağlamıştır. Sultan-ı Hakiki onları ahz etmiş, onların ne doğuya, ne batıya gidecek bir yönleri yoktur. Allah’tan gayrıya, tevhid dışına çıkışları yoktur.

‘Yeryüzünde dolaşıp kazanmaya güçleri yetmez’ Onlar Allah (cc)’la beraberdir, sükun ve hakeret kendilerinden sakıt olmuş, cezbelerle meczub, gayret kubbeleri altında yabancılardan uzak, ağyara yol bulamazlar. İffet perdeleri ile cahillerden kapalıdırlar, izzet hicabıyla hicaplanmışlardır.

Kudsi hadiste şöyle buyrulur: ‘Ya Muhammed, Kubbemin altında nice velilerim vardır ki onları benden başka kimse bilmez.’

Onlar insani gözle değil, Rabbani gözle görülür. Zira onların zahiri siması, batın ahvaldeki asarın zuhurunu taşır. Onlar nefislerini Allah (cc) katına hasretmiş, kalplerini masiyetten alıkoymuş, marifetullah ile meşgul, ruhları masiva şuhudundan uzak, ruyetullah ile meşguldürler. Zahirdeki simaları batındaki hallerini yansıtır.

‘İnsanları rahatsız edip istemezler’ Ne kadar ihtiyaçlı olsalar da ne az, ne çok insanlardan bir istekleri olmaz. Zira kalplerine verilen gına nuru zahirlerine aksetmiştir. Nefisleri iffetle nurlanmış, fakirlik ve ihtiyaçları kalpteki gına nuruyla yok olmuştur.

‘Hayırdan ne harcarsanız’ Hayırdan ne yaparsanız, mal, cah, hizmet, izzet, ikram, kalp muradı ve insanlarla olan tüm güzel muamele; bir selam, Allah için bir tevazu, bir övgü hepsini Allah (cc) bilir. Bir karış gelene bir adım yaklaşır. Fazlına, keremine nihayet yoktur.

 

Belagat

✽  'Fakirler içindir' derken, bu fakirler umumi söylendi, hususi olarak kastedilen (o devir için) muhacirlerdir.

✽  'Onlar ki, Allah yolunda çalışmaya koyulmuş...' diye başlayarak devam eden ism-i mevsulün sılası, sıfatlı kinayedir.

✽  'Hapsedilmişler اُحْصِرُوا' fiili, istiare-i tebaiyedir. Allah yolunda çalışıp başka hiç bir işle ilgilenmediklerini ifade eder. Camisi, boş vakit bulamamak, cihad dışında başka bir şey yapmamaktır.

✽  'Allah yolu' sıfatlı kinayedir, cihat ve din hizmeti kastedilmiştir.

✽  'Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler' lazım, melzumu ticaret yapıp, ekmek peşinde koşmaya zaman ayıramazlar, bu nedenle fakir düşmüşlerdir.

✽ Umum; yeryüzü, husus kendi beldeleri, yaşadıkları memeleket. ضَرْباً ile الْاَرْضِ kelimeleri arasında cinas-ı müzariye lahık vardır.

✽  اَغْنِيَٓاءَ ile الْفُقَـرَٓاء arasında, الْجَاهِلُ ile عَلِيم ve تَعْرِفُ arasında tibak-ı icab vardır.

✽  'İffetlerinden isteyemezler' ifadesi, insanları rahatsızetmekten çekindiklerini ifade için istiare-i tebaiyedir. Sanki bir kadının sakınması, koruması gereken namusu gibi, onlar da fakirliklerini gizlerler, onu Allah'tan başkalarının bilmemesi için korurlar.