Sureler

Göster

Fâtiha Sûresi 7. Ayet

صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالِّينَ

7- (Bizi dosdoğru yola,) kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.


Nimet verdiklerinin yoluna

 

Bu âyette geçen ikinci ‘sırat’, ilkinden bedeldir. Cafer b. Muhammed’e göre bu ‘sırat’ başkadır. Bunun anlamı ise, Allah’ı gereği gibi bilip tanımak, onun buyruklarını anlamaktır.

‘Sırat’ kelimesinin iki defa geçmesi, hakiki sıratın iki olduğuna işârettir:

   1- Kuldan Rabbine giden yol: Bu yol korkulu bir yoldur.

   2- Rabb’den kula giden yol:Her yönüyle emniyetli bir yoldur.

Nimet vereni düşünmek nimeti düşünmekten daha lezzetlidir. S. Nursi
 


Nimet

 

«Allah’ın (cc) nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız.» (İbrâhim, 34)

Nimete şükredildikçe ziyadeleşir. «Eğer şükrederseniz elbette size arttıracağım.» (İbrâhim, 7)

‘Nimet’, Kur’an’da nimet olarak 47, aynı kökten gelen kelimeler de 97 yerde geçiyor.

Nimetler uhrevi ve dünyevi olarak ikiye ayrılır:

   1- Uhrevi olanlar: Rabbimizin imtihanı kazanan kullarını cennete koyması ve orada akılların almayacağı nimetler bahş etmesi.

   2- Dünyevi olanlar: Vehbi ve kesbi olarak ikiye ayrılır.

a) Kesbi nimet: Mal kazanmak, nefsinı arındırmak, ilim elde etmek, ahlâkını güzelleştirmek gibi nimetlerdir.

b) Vehbi nimet: Maddi nimetler; idrak, anlayış, zeka, konuşma gibi nimetler. Mânevi nimetler; insana ruh üfürülmesi, yaratılması, akıl verilmesi gibi nimetlerdir.

Nimetlerin en büyüğü, sırât-ı müstakîmdir. Çünkü herhangi bir nimetin yoluna, usulüne nâil olmak, ona sadece bir kere değil, sürekli nâil olmak demektir.


Nimet dereceleri

❊ Müminlere istikâmetle

❊ Müridlere ibâdet zevkiyle

❊ Ebrara hilm ve yumuşaklıkla

❊ Ariflere mârifet ile

❊ Evliyaya da kalp temizliği, yakin, rızâ ve sıdk ile in’am etti.
 

Nimetler O’nundur ve O’nun hazinesinden çıkar. Çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Lezzetin zevalini düşünüp feryad etme. Çünkü o nimet meyvesi, sonsuz bir rahmet meyvesidir. Ağacı baki ise, meyve gitse de yerine gelen var. Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp lezzeti birden yüz derece yapabilirsin.

Nasıl ki bir padişahın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz, belki bin elmanın fevkinde bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsan ve ihsas eder. Öyle de ‘Hamd Allah içindir’ kelimesiyle Mün’imi tanımakla, düşünmekle nimetten bin derece daha leziz, mânevi bir lezzet kapısını sana açar.

Nimete şükür de başka bir nimettir. Nimetin elden çıkıp gitmemesini sağlayan bir ganimettir.

Dört huy vardır ki, bunlar bir kimseye verilmiş ise, ona verilenler dünyada Dâvud soyuna verilenden hayırlıdır.

    1- Allah’tan korkmak.

    2- Zenginlikte ve fakirlikte orta halli olmak, iktisatlı davranmak.

    3- Öfke anında adâlete riâyet etmek.

    4- Darlığa da genişliğe de râzı olup Allah’a hamd etmek.


Müminin kuş yuvası gibi evi, suyu ve ekmeği bulunuyorsa, nimetten sayılır. Süfyan-ı Sevri

«Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?» (Rahmân:13)

Bu âyetin sûre içinde tekrarlanması, gafleti gidermek, nimeti hatırlamak ve ikramı itiraf etmek içindir. Nitekim Araplar şöyle derler: ‘Size nice nice nimetler vardır.’

Yine bu, kendisine çeşit çeşit iyilikler yapıp da bunları inkâr eden birisine şöyle demene benzer: ‘Seni fakirlikten zengin yapmadım mı? Bunu inkâr eder misin? Seni çıplakken giydirmedim mi? Bunu inkâr edebilir misin? Zayıfken güçlendirmedim mi? Bunu inkâr edebilir misin?’

Rahman suresindeki bu âyet otuz bir defa tekrar edildi. Cenab-ı Hakk bunların sekizini, içinde mahlûkâtın acaib hallerinin, sanatının inceliklerinin, mahlûkâtın başlangıç ve sonralarının belirtildiği âyetlerden sonra zikretti.

Yedisini, cehennemin yedi kapısına karşılık, içinde cehennem ve cehennemin zorluklarının belirtildiği âyetlerden sonra getirdi. Bunların azap âyetlerinden sonra getirilmesi münâsip oldu. Çünkü bunlardan korkup korunmak, anılan nimetlere denk nimetlerdir. Yâhud da cehennem sıkıntılarının düşmanlar başına gelmesi, nimetlerin en büyüklerindendir.

Bu yediden sonra, cennetin sekiz kapısına karşılık olarak cennet ve cennetliklere dair sekizini, daha sonra da bunlardan başka iki cennetle ilgili olarak sekizini zikretti. İlk sekizine kim itikat eder, gereğince amelde bulunursa, her iki sekizde vaadedilen nimetleri ihsan eder. Allah onu yedi âyette geçen cehennem sıkıntılarından korur.’

Allah’ın verdiği nimeti, O’nun sevdiği yerde harcamak şükür, sevmediği yerde kullanmak ise küfran-ı nimettir. Nimetin hakikatine gelince; Allah’ın insan hakkında yarattığı şeyler dört kısımdır.

    1- Bu dünyada ve öbür dünyada da faydalı olanlardır. İlim ve güzel ahlâk gibi. Dünyada hakiki nimet bunlardır.

    2- İki dünyada da zararlıdır; câhillik ve kötü ahlâk gibi. Hakiki bela bunlardır.

    3- Bu dünyada rahatlık, öbür dünyada sıkıntı olanlardır; fazla dünya nimeti ve onlardan lezzet almak gibi. Ahmaklara göre bunlar nimet, âriflere ve akıllılara göre ise beladır. Aç olan kimsenin, içinde zehir bulduğu bal gibidir. Akıllı ‘o beladır’ der.

    4- Bu dünyada sıkıntı öbür dünyada rahat olanıdır; riyâzet ve nefse muhâlefet gibi. Bu ârife göre nimettir. Akıllı için, hastanın yanındaki acı ilaç gibidir. Ahmaklara göre ise beladır.


✧ Her lütuf, din ve devletin muhafazası, yani din ve devlet adınadır. Ve her türlü tenzil, din ve devlet gayretinin kesilmesiyledir.

✧ Her zaman kahır, lütuf karşısında olur.

✧ İyi kalpli, güzel huylu ve lütufkâr ol. Allah (celle celâlühû) sana nasıl veriyorsa, sen de halka öyle ver. Sâdi Şirâzi

✧ Hasan-ı Basri’ye soruldu: ‘Bir adam Allah’ın kendisine ihsan ettiği malı hac yolunda, akraba ziyâretinde ve tasadduk esnasında harcıyor. Onun lüks içinde yaşamaya hakkı var mıdır?’ Şöyle cevap verdi: ‘Hayır! Tüm dünya onun olsa, yine de ancak kendini idare edebileceği kadar harcama hakkı vardır. Artan malını fakirlik günleri için bırakmalıdır. Peygamber (sav) ve tâbîin dönemindeki tasarrufçu müslümanlar malı ve parayı dünyaya meyletmek için bir vesile kılmayı denemediler. Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan yetecek kadarını aldılar, artanını fakr-ı zaruret günleri için sakladılar. Dini ve dünyevi ihtiyaçları için kullandılar.’

✧ Kâr gözetmeden veren ancak Allah’tır. Mevlânâ

✧ Küfrün ve günahların sonuçlarını haber vermek, bunlardan sakındırmak lütuf ve nimettir. Hem de ne lütuf, ne nimet!

✧ Hangi sofrada doyarsan doy, rızkı veren Allah’dır. Hafız-ı Şirazi

✧ Allah’ın lütfuna ulaştıran sebepler: İman, irfan, adâlet, doğruluk, hayır severlik, bütün güzel huylar.

✧ Başı nimet sonu hüsran olan şeyler gerçek nimet değildir. Başı cefa, sonu saadet olan ve sürekli olan nimet, gerçek nimettir.

✧ Allahu Teâlâ, her insana başkalarına vermediği şeyi vermiştir. M. İkbal

✧ Kur’an’da şükrün talep edildiği âyetlere baktığımızda, Allah’ın (celle celâlühû) kullarına verdiği dünyevi ve uhrevi birçok nimetin zikredildiğini görüyoruz. Bunları şöyle tasnif edebiliriz:

    1- İman ve tevhid.

    2- Allah’ın (celle celâlühû) kullarına kitap ve peygamber göndermesi

    3- Âyetlerini açıklaması

    4- Dinde kolaylık dilemesi, zorluk dilememesi

    5- İnsanları affetmesi

✧ Asıl nimet sonuca götürendir.

✧ Allah’ın (celle celâlühû) kulları üzerinde maddi ve mânevi, dünyevi ve uhrevi sonsuz ve sayısız nimetleri vardır. «Hem Allah (celle celâlühû) istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın bunca nimetlerini teker teker saymaya kalkışırsanız, onu kısmen bile sayamazsınız. Gerçekten insan çok zâlimdir, çok nankördür.» (İbrâhim, 34)
Dünyevi, maddi nimetler:

     1- Temiz rızıklar

     2- Yeryüzündeki geçim imkanları

     3- Gece-gündüzün yaratılması ve peşpeşe düzenli olarak gelmesi

     4- Vücut azaları, hisler ve akıl

     5- Hikmet

     6- Sâlih evlatlar

     7- İnsanların sevgisini kazanmak

     8- Dünya saltanatı, hakimiyeti ve zaferi

     9- Zorluk ve sıkıntılardan kurtuluş

✧ Allah’ın bize en büyük nimeti imanı sevdirip tasdik nuru vermesi, fıskı ve küfrü çirkin göstermesidir.

✧ Allahın gadab indirmemesi en büyük nimettir. İbrâhim b. Ethem

✧ Mümin, Allah’ın nimetlerine bir konuktur. Hadîs-i Şerîf

✧ Kendisine verilen nimetin devamlı olmasını isteyen ‘la havle vela kuvvete illa billah’ sözünü çokça söylesin. Bu, cennet hazinelerinden bir hazinedir. Her gün yüz kere söyleyen fakirlik görmez. Hadîs-i Şerîf

✧ Emniyet ve afiyet, insanların çoğunun anlamadığı iki nimettir. Hadîs-i Şerîf

✧ Allah’ın nimetleri kimde çoğalırsa, insanların ona yük olması da çoğalır. Hadîs-i Şerîf

✧ Cennetin en yüksek nimeti, cemalullahtır.


Nimetler İki Çeşittir:

1- Dünya Nimeti.

a) Kişiye faydalı olan şeylerin verilmesi: Beden sağlığı ve yemek, içmek, giyinmek ve barınmak.

b) Kişinin zararlı olan şeylerden korunması: İçten gelen, doğrudan doğruya bedene ârız olan ve dıştan gelen (cin, insan, vahşi ve zararlı hayvanlardan) belâ ve âfetlerden korunması.

2- Din Nimeti.

a) Allah’ın (celle celâlühû), kişiye hidâyet vermesi, onu İslâm ile müşerref kılması, şeriat ve sünnete uygun şekilde amel etmekte muvaffak kılması.

b) Şirkten, bidattan, sapıklıktan ve türlü günah ve isyandan kulunu korumasıdır.

Zâhiri, yani görünür nimetler: Sünnete uymak, bidatten uzak durmak, yüksek doğruluk makamı üzerinde sebat, kulluğun gerekliliği gibi hususlar hep zahiri nimetlerdir.

Bâtıni, gizli nimetler: Allah’ın, fıtratın hemen başında ruhlara nimetlerle ikramda bulunmasıdır. Bu Allah’ın nurunun serpintilerinin bu fıtrata isabet etmesiyle kazanılır. Doğrusu Allah yaratıklarını bir zulmet içinde yarattı. Sonra da nurundan bunlara birazcık serpti. Bu nurun isabet ettiği kimse, hidâyet bulmuştur. İsabet etmediği kimse de sapıklıkta kalmıştır. Hadîs-i Şerîf


Nimetlerin başı üçtür:

Birincisi, diğer nimetlerin tamamının onunla kemâle erdiği İslâm nimetidir.

İkincisi, hayatın sadece kendisiyle güzel olduğu âfiyet nimetidir.

Üçüncüsü ise, yaşamın kendisiyle kâmil olduğu zenginlik nimetidir. Vehb b. Münebbih

✧ Âhiret sevabı, sıhhat, âfiyet, dünya menfaati, fazla ihsan, bolca ticaret, bilinç, kavrayış, anlayış, ünsiyet, sevgi vb. gibi sayılamayacak birçok nimet vardır.

✧ Bâzılarına göre, dünya musibetleri musibet değil, nimet sayılırlar. Çünkü, her musibetin sonunda muhakkak bir çok faydalar da görülür. Meselâ: Bir hasta, doktorun verdiği acı ilâçları içerken veya bir yerinden ameliyat edilirken hep acı ve üzüntü duyar. Fakat iyileşince, doktora minnet ve şükranlarını iletir. Hastanın çektiği zahmet ve acılar, hakikatte onun için nimet vesilesi olmuşlardır. İşte dünya musibetleri de bunun gibidir. Nitekim Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), gerek üzüntü ve gerekse sevinçli hallerinde hep Allah’a (celle celâlühû) hamd ve şükür ederdi.

✧ Allah’ın kullarına olan nimetlerinden birisi de, ölümle berâber gaflete rızâ göstermesidir. Eğer hep haşyet ve korku dileseydi, insanlar hiçbir şeyden faydalanmazlardı. Mutarrif

✧ Allah’ın dünyadan kısarak verdiği nimeti, çok verdiği ve aleyhimize olacak nimetten daha iyidir. Sâlih b. Mismar

✧ Nimetler, gözlerini Hak’tan başka her yönden çekmiş olanların hakkıdır.

✧ İnsan, nimeti eline aldığı zaman bakmalı; nimet mi, felâket mi, yoksa bir rahmet mi? Onun dışında aldanmamalı. Onu görüp vereni unutmayıp, gözünü nimet sâhibinden ayırmamalı.

✧ Allah’ım, bana âhirette Senin rahmetinden uzaklaştıracak dünya nimeti verme.

✧ Nimet, ancak yenilip içilirken tam ve mükemmel hâle gelir.

✧ Allahu Teâlâ Davud’a şöyle vahyetti: Yâ Davud! Akıl sahiplerine söyle ki; çokça nimetlerime kavuştukları zaman benden korksunlar ve ağlasınlar. Çünkü bu, yavaş yavaş onları azâba yaklaştırmak içindir.

✧ Unutmak ve ümit etmek âdemoğluna verilmiş en büyük nimetlerdir.

✧ Her nimete o nimet cinsinden şükürle mukabele bir kadirşinaslıktır.

✧ Bir zevcesi, bir evi, bir binit vasıtası, bir de hizmetçisi olan kimse hükümdarlardan sayılır.

✧ En büyük nimet, hayat, iman ve amel defterini sağdan almak.

✧ En elzem nimetler: Sâlih amel, kâmil akıl, sıhhatli beden, iyi geçimli eş, sağlam söz, lezzetli yemek.

✧ Allah’ın nimetlerini saymak, meddahlığını yapmak bir nevi şükürdür.

✧ Kime dünyada bol bol verilir de o kendisine tuzak kurulduğunu bilmezse, aklından zoru vardır. Hz. Ali

✧ Küfür, fısk, günahtan ikrah vermesi, Allah’ın en büyük nimetidir.

✧ Nimeti inkar, sahibini inkara benzer.

✧ Allah’ın sana isyanına neden olabilecek ölçüde değil de, ancak yetecek ölçüde rızk vermesi, senin üzerinde nimetin tamamlılığını gösterir. Ataullah İskenderi

✧ Basit insanlar, sahip oldukları nimetin kıymetini elden çıkmadan bilmezler.

✧ Bazı nimetler vardır ki, onlara sahip olamamak büyük bir nimettir. Hz. Ali

✧ Bedelsiz alınan nimetlerin ücreti; çok defa hürriyet, vicdan ve şeref gibi paha biçilmeyen kıymetlerle ödenir.

✧ Bil ki şu yeryüzünün sonsuz nimetlerini, tam ve katıksız olarak tadan yok.

✧ Birçoğu kez elimizdeki nimetin değerini bilmeyiz; ama kaybedince, sahip olduğumuz zaman takdir edemediğimiz değerini hemen anlarız.

✧ Dünya nimetleri, insanı ruha ait zenginliklerden uzaklaştırır.                                                        

✧ Elimizdeki nimetleri sayalım; ufak tefek gayretlerle ortadan kaldırılabilecek sıkıntıları değil.

✧ Hayatın nimetlerinin değerini bize öğreten, ancak hayatın zahmetleridir.

✧ Nimetleri, Allah’a şükrederek elde ediniz. A.Arvasi

✧ Her nimet, upuzun külfetlerin gelip geçtiği yollarda gelişir ve her saadet de, bir sürü mahrumiyetlerden sonra elde edilir. Zunnun-i Mısri

✧ Nimet verene karşı gelmek gibi küstahlık ve alçaklık olmaz. Hz. Ali

✧ Nimet, insana gaflet verir; şükür, uyandırır. Mevlâna

✧ Nimetin devamı o nimetin kendisinden daha kıymetlidir. Lezzetin devamı lezzetten daha lezizdir.

✧ Kimse aç kalmaz cihanda, bilse nimet kadrini. Keçeçizade İzzet Molla

✧ Nimetlerin gerisinde onu vereni görmemek, gözlükle giderilecek bir hastalık değildir. Hekimoğlu İsmail

✧ Nimetlerin en iyisi, çalışılarak kazanılandır. Ebû’l Hasan Harkani

✧ Bu âlemde binlerce canlı sıkıntısız hoş bir halde yaşamakta, geçinip gitmektedir. Üveyik kuşu geceki rızkı henüz meydanda olmadığı halde, ağaçta Hakk’a şükreder. Bülbül, ‘Ey duâya icabet eden Mevlâ! Rızık hususunda itimadımız sana’ diye hamd eyler. Doğan, rızkını padişahtan umduğu için bütün pis şeylerden ümidini kesmiştir. Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlukat Hakk’ın ailesidir, Hakk da ne güzel aile reisi.
 


İstisnalı Nimetler

1- Zenginleştirmede: «Dilerse sizi fazlından zenginleştirir.» Tevbe, 28

2- Duâ: «O kendisine duâ ettiğiniz herhangi bir şeyi dilerse açar.» En’am, 41

3- Rızıkta: «Dilediğini hesapsız rızıklandırır.» Bakara, 212

4- Mağfirette: «Şirkin dışında dilediğini affeder.» Nisa, 48

5- Tevbede: «Allah dilediğine tevbe nasip eder.» Tevbe, 15

✧ İnsanı Allah’tan (celle celâlühû) uzaklaştıran nimet en büyük musibettir.

✧ İnsan her zaman yoksulluk duygusu içinde yaşamalıdır. Güzel, gösterişli, pahalı elbiseler giymemelidir. Çünkü yoksulluğa sabretmekten kurtulunca, benliğe kapılır. Başköşeye geçmek ister. İnsan güçsüz olmalıdır. Yumruğu kuvvetli, tırnağı sivri olursa ne din düşünür, ne de doğruluk. İnsanın belalar içinde olması daha iyidir. Çünkü insanda bulunan nefsi emâare, Allah’ın (celle celâlühû) verdiği nimetlere karşı nankördür. İnsanın yolunu şaşırtır, sapıklığa düşürür.

✧ Eşyanın fiyatını değil kıymetini bilmek lazımdır.

 

İlim

✧ «Allah, melekler ve ilim ehli adâleti ayakta tutarak açıkladı.» (Âl-i İmran, 18)

✧ «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» (Zümer, 9)

✧ Bir amelin kabul veya red edilmesi, kişinin o andaki durumuna bağlıdır. Eğer o ameli vakarla, ta’zimle yapıyorsa, kabul olunur ve sevabı verilir. Eğer istihfafla (hafife alma) ve önemsemeden yapıyorsa, istihfaf derecesine göre red olunur. Amel fesada uğrayınca, sevabı da iptal olur, verilmez. Bu iptal, bâzen hem işlenen amelin bütün sevâbını, hem de ona yakın olan hallerden gelen sevapları içine alır, hepsini yok eder. Ameller, yerlerine ve hallerine göre değer kazanır. Meselâ, hayır ehline yapılan bir ihsan, alelâde bir kimseye yapılan ihsandan üstündür.

✧ İlim tahsili için yola çıkan kimse, dönünceye kadar Allah yolunda cihattadır. Hadîs-i Şerîf

✧ İki haslet vardır ki, bunlar münâfıkta bulunmaz. Bunlar; güzel sûret ve ahlâk ile din ilmidir. Hadîs-i Şerîf

✧ Muhakkak Allah’u Teâlâ, melekler, yer gök ehli, hatta yuvasındaki karıncalar, sudaki balıklar insanlara iyiliği öğretenlere duâ ederler. Hadîs-i Şerîf

✧ Ümmetimin âlimleri Beni İsrail’in peygamberleri derecesindedir. Hadîs-i Şerîf

✧ Haller ancak ilmin verdiği neticelerin sonucunda sıhhat bulur. İlmin önemi unutulmamalıdır. Eğer ilim olmasaydı, kalbe ne bir korku girebilir, ne ondan itminan hasıl olur, ne de bir sükunet hali olurdu. Ebû Abdullah Rugandi

✧ Âlimler nurlarını mişkatı nübüvvetten alıyor. Bütün akıllar onun aklından, bütün nurlar onun nurundan taksim olunuyor.

✧ Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır. Beden ehlinin ilimleri ise kendilerine yüktür. Gönüle akseden, gönlü nurlandıran, adamı gönül ehli yapan ilim insana fayda verir. Yalnız bedene tesir eden, bedende kalan, insana mal olmayan ilim yükten ibarettir. Çünkü Cenab-ı Hakk: «Tevratı bildiği halde onunla amel etmeyen, kitap taşıyan eşeğe benzer» (Cuma, 5) buyurdu.

✧ Hakk’tan olmayan, hakikati bildirmeyen ilim insana yüktür. Cenab-ı Hakk’tan vasıtasız olarak ilham yoluyla verilmeyen ilim, gelini süsleyen kadının ona sürdüğü renk gibi diri kalmaz, uçup gider. Fakat çalışarak elde ettiğin bu bilgi yükünü iyi taşırsan ve öğrendiğini yaşarsan, etrafına yararlı olursan, yükünü alırlar, rahat ettirirler. Sana mânevi zevkler, hoşluk bağışlarlar. Aklını başına al da bu bilgi yükünü, şöhret için, dünyalık için, nefsani arzular için taşıma ki, gönlündeki ilâhi ilim ambarını göresin. Böylece ilmin rahvan atına bindikten sonra sırtından yükü alırlar.

✧ İlmin başlangıcı susmak, sonra dinlemek, sonra ezberlemek, sonra onunla amel etmek, sonunda da ilmi yaymaktır. İhya

✧ Kur’an ilimleri, ibâdetin akla düşen payıdır.

✧ İlme nazar, nâfile ibâdetten efdaldir. Çünkü ilmin menfaati başkasına da dokunur, ibâdetin menfaati ise kendine racidir.

✧ İlim aklın neticesi olduğu için akıldan daha üstündür.

✧ Bütün ilim ehlini minare şerefesinde görüyorum. Ben kuyu dibindeyken onlara nasıl müdahele edebilirim? Mehmed Feyzi Efendi


 

Nimetin Bereketi

Mün’im-i Hakiki Yüce Mevlâmız, bize ihsan buyurduğu nimeti, biz değiştirmedikçe değiştirmeyeceğini, devamını, tamamını nasip edeceğini vaad buyurunca, (Ra'd, 11) iş bize düşüyor. Verilen nimetleri O’nun istediği şekilde değerlendirir, nankörlük, israf, cimrilik gibi bereketi giderecek hatalardan korunarak bu hazinenin kapısını açık tutabiliriz.

Kalbimizde hayır varsa bize hayır vereceğini vaad eden Rabbi Rahimimiz, nimete, berekete, ebedi saadete götürecek yolları gösterme nimetini de in’am buyuruyor.
 

Hadîs-i Şerîfler...

✦ Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), sabah erken kalkanlara ‘Bereket ver’ diye duâ etmiştir.

✦ Benden sonra ümmetim için üç şeyden korkarım: İdarecilerin zulmünden, fala inanmalarından, kaderi yalanlamalarından.

✦ Ailenin yanına girdiğinde selâm ver ki sana ve ev halkına bereket olsun.

✦ Kadınlardan bereketi en çok olanı meunet cihetinden en az (geçimi kolay ve masrafı az) olanıdır.

✦ Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin yiyeceği dört kişiye yeter.

✦ Ekmeğe hürmet ediniz. Muhakkak Allah ona ikram etmiştir. Kim ekmeğe hürmet ederse Allah (celle celâlühû) ona ikram eder.

✦ Gerçekten insan işlediği bir günah yüzünden rızkından mahrum kalır.

                ✽      ✽      ✽

✧ Yiyecek maddelerinizi (alırken, satarken, eve getirip istif ederken, her vesveseden kurtulmak için) ölçünüz ki, size bereketlensin.

✧ Bereket çokluktan değil, çokluk bereketten doğar.

✧ Rızık ve ihtiyaçları aramaya erkenden koşunuz. Sabahleyin işe erken gitmek, bereket ve muvaffakiyet sebebidir.

✧ Namaz kılmayan kimsede bereket olmaz.

✧ (Bir sofra etrafında) topluca oturup yiyiniz. Ayrı ayrı yemeyiniz; zîrâ toplulukta bereket vardır.

✧ Kim bir hâceti için çokça duâ ederse, istediği kendisine verilsin veya verilmesin, muhakkak Allah (celle celâlühû), o kimseye bereket verir.

✧ İçinde çocuk bulunmayan evde bereket yoktur.

✧ Her kim, evinde bereketin ve nimetlerin çoğalmasını isterse, yemeği hazırladığında (yani yemekten önce) ve yemeği bitirdikten sonra ellerini yıkasın.

✧ Kan toprağın, ter ekmeğin, göz yaşı yüreğin bereketidir.

✧ Allah (celle celâlühû) kulunun nasıl hareket ettiğini görmek için rızıkla imtihan eder. Eğer kulunun davranışlarından hoşnut olursa, o rızkı bereketlendirir. Eğer râzı olmazsa, rızıktan bereketi kaldırır.

✧ Hayat ancak, bir hedefi, bir istikâmeti ve disiplinli olduğu müddetçe bereketli olabilir.

✧ Besmelesiz işte bereket yoktur.

✧ Nimetin kıymetini bilmemek ve şükürsüzlüğe netice veren israf aynı zamanda bereketsizliğin en büyük sebebidir. S. Nursi

Allah’ın (celle celâlühû) Nimetleri

Allah melekleri havadan, bir rivâyete göre de rüzgârdan yaratmıştır, cinleri ateşten yaratmıştır, hayvanları sudan, insanları topraktan yaratmıştır.

Bir insan kalbi, bir ömür süresince ortalama 2.900.000.000 kere atar.

Bir oksijen çadırı gerilmiş üstümüze. Günde 23040 nefes alıp veririz. Bir nefesin ardından hemen öbürü gelir, yani tam ölürken diriliyoruz.

Kalp ise, günde 103389 defa atar, durup dinlenmeden vücuda kan pompalar, bu miktar günde 6000 litreye ulaşır.

Normal bir insan vücudunda saniyede 8 milyon hücre ölür. Aynı anda o kadar hücre yaratılır.

İnsan beyni on milyar sinir hücresini kaplar. Bu hücreler diğer hücrelerle 25.000 bağlantı kurar.

Bir insanın kan damarlarının uzunluğu 80.000 km.dir

İçimizde nehirler akıyor laboratuvarlar kurulmuş, fabrikalar, motorlar çalışıyor. Vücudumuz ne yapacağını dünyanın bütün bilim adamlarından daha iyi biliyor.

İnsan bütün bunlara ‘Bana ne?’ diyebilir mi?

Âdem (as), cennette buğdaydan yiyip yeryüzüne indi ve kustu. Bu kusmuktan ağı ağacı hâsıl oldu ve o ağaçtan yılan yedi, ağı (zehir) hâsıl oldu.

Âdem’in (as) boyu 60 arşın idi. Cennetten gelirken, âsâ, incir yaprağı, yüzük ve ağlamayı yanında getirdi. Âsâ, Mûsâ’ya (as) vâsıl oldu; ağlamak da âsilere miras kaldı.

Gökler yedi kattır, insanın organları da yedidir. Burçlar 12’dir, zahir azalar 12’dir (göz, kulak, burun, ön ve arka yollar, iki göğüs, ağız ve göbek).

Gökte yedi yıldız var, insanda da yedi güç var (duyma, görme, koklama, tatma, dokunma, akıl etme, konuşma).

Doğum ve ölüm yıldızlara benzer. Ceset yere, kemikler dağlara, ilik madenlere, damarlar yollara, et toprağa, tüyler bitkilere, yüz güneşe, sırt batı, sağ güney, sol kuzey, nefes rüzgâra, konuşma gök gürültüsü, gülme şimşek, ağlama yağmur, öfke bulut, uyku ölüm, ayık hâli canlılık, gençlik bahar, yaşlılık kışa benzer. Bunlar tıpkı insanı andırır ve insanı canlandırır.

«Ve (susmak istediği zaman ağzını kapatabildiği, konuşurken, yerken, içerken ve bir şeye üflerken yardımına başvurduğu) iki dudak vermedik mi?» (Beled:8-10) Burada dudakların ifade edilmesi, konuşurken harflerin çoğunun dudaklardan çıkmasından dolayıdır. Bir duâda şu ifadeler yer almaktadır:

‘Bizleri bir et parçası vasıtasıyla konuşturan, bir yağ parçasıyla gördüren, bir kemik sayesinde işittiren Allah’a hamdolsun.’ Bir kudsî hadiste Allah (celle celâlühû) şöyle buyurur:

‘Ey âdemoğlu! Sana haram kıldığım bir hususta dilin seninle çekişirse sana iki kapak (dudak) verdim. Onlarla dilini kapat. Gözün karşısına dikilir, haram kıldığım şeylere bakmak için seninle çekişirse sana iki kapak verdim. Onlarla gözünü kapat.’

Hayat ilâhi bir nimettir. Ondan daha büyük nimet dünya zevklerinin esiri olmamaktır.
 

Sıhhat ve Âfiyet

Nimete karşı şükür; Allah’a hürmet, mala maddi mânevi bereket, bedene sıhhat ve mânevi dilencilik zilletinden kurtaracak izzet sebebidir.

Bedenin içinde nice iş yapan organlar vardır. Her biri bir işle meşgul olurken, insan tatlı bir uykudadır. Onlar insana hizmetten bir an bile geri durmuyor. İnsan ise onları tanımıyor ve bu işlere şükretmiyor.

Bir kimse hizmetçisini bir gün sana hizmet ve yardıma gönderse, hayatın boyunca ona teşekkür edersin. Ama bu kadar sanatkarları bedenin içinde hizmetinde bulunduran, hayatın boyunca onları hizmetten bir an geri bırakmayanı hatırlamazsın.

✧ Hastaya durumu sorulduğunda, önce halini hayırla anıp sonra derdini anlatırsa halinden şikayet etmiş sayılmaz. İbrâhim en-Nehaî

✧ Cümle hastalıkların aslı, çok yemektir. Hamdun Kassar

✧ Hz. Ali (ra) şöyle dedi: Bir kimse, çok yaşamak ve sıhhatli kalmak isterse, hafif rida giysin. Sabah yemeğini erken yesin. Akşam yemeğini geç yesin. Cimayı azaltsın.

    – Hafif rida nedir diye sorulunca:

    – Az borçtur, dedi.

✧ Afiyet, rahmet-i ilâhi eserlerindendir.

✧ Âfiyet şu üç şeydedir: İçine sığınacağı bir ev, kendisine yeten bir geçim, kendisinden râzı olacak bir kadın. Muaviye

✧ Âfiyet, on haslettir, beşi dünyada, beşi de âhirettedir. Dünyada olanlar: İlim, amel, ihlâs, şükür, kadere râzı olmak. Âhirette verilecek beş haslet: Yüz aydınlığı, terâzinin ağır basması, kolay bir hesap, Sırat’tan geçmek, Cehennemden kurtulup Cennete girmek.

✧ Dört şeyi küçümsemeyin: Düşmanı, ateşi, hastalığı, az bile olsa ilmi. Feridüddin Attar

✧ Şifanın üç şartı: Tabibin gayreti, ilacın hastalığa uygunluğu, hastanın ilacı bünyesinin kabul etmesi.

✧ Âfiyet on kısma ayrılır. Bunun dokuzu susmakta olup biri insanlardan kaçmaktadır. Allâh’tan af, âfiyet, iffet, ilim ve adâlet isteyin.


     Kerim Rabbim, ömür verdiysen eğer, ihlâsla hizmeti sen nasip eyle

     Âfiyet ne aziz nimetmiş meğer, kulunu çarersiz bırakma böyle. M. Balcı


Ashabdan bir grup, bir Arap kabilesine uğradılar. Bu kabile ashabı ağırlayıp misafir etmedi. O sırada kabile reisini yılan soktu. Bunun üzerine kabile sâkinleri sahabeye gelerek, ‘Sizde bir ilaç veya tedavi yapan birisi var mı?’ diye yardım istediler. Sahabe de ‘Evet, ama siz bizi misafir bile etmediniz. Bize birşeyler hazırlamadıkça size yardım etmeyiz’ dediler. Bunun üzerine kabile sâkinleri sahabelere bir miktar koyun eti hazırladılar. Sonra birisi hasta üzerine Fâtiha’yı okumaya başladı. Adam sanki kendisine hiçbir şey olmamış gibi derhal ayağa kalktı. Oradan ayrıldıktan sonra ‘Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yanına varıncaya kadar bunu yemeyelim’ dediler. Sonra Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e varıp olayı ona anlattılar. Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Okuyana Fâtiha’nın şifa olduğunu nereden biliyorsunuz?’ dedi, sonra da ‘Yiyin ve bana da bir pay ayırın’ buyurdu. (Buhari)

Bu Hadîs-i Şerîf Fâtiha’nın yılan, akreb ve benzeri hayvanların sokmasına karşı şifa vereceğini gösterir. Fâtiha’nın şifası bazen ilacın ulaşamadığı seviyeye ulaşır.

Tıp kaideleri Fâtiha’nın bedene şifa vermesini şöyle açıklar: Sokma ve ısırma zehirli ve iğneli hayvanlardan meydana gelir. Bu hayvanlar gazab niteliğiyle özellik kazanmış habis ruhlu hayvanlar olup ateşli bir zehir taşırlar ve bununla sokarlar. Bu zehrin derecesi habasetin şiddet ve derecesine göre farklılık arzeder. Bu hayvanların habis ruhları gazabla birleşince kendilerinde zehirli bir tabiat oluşur.

Şerir insanlar da şerlerini yerlerine ulaştırmadıkça rahat ve lezzet duymadıkları gibi, bu hayvanlar da zehirlerini bir yere boşaltmadıkları müddetçe lezzet ve rahat bulmazlar.

Göz değmesi ve nazar bu tür tesirlerdendir. Nazarcı gözünü belli bir yere dikince nefsinde zehirli bir nitelik oluşur ve zehir, bakılan yerin mukavemetinin derecesine, bakışın tesir gücü ve bakanın kuvvetine göre tesir eder.

Hakk adına gadab ve hamiyeti bulunan arınmış, ulvi ve şerefli bir nefis, bu habis ve zehirli nefislerle karşılaştığı zaman Fâtiha’nın ihtiva ettiği hakikatleri, sırları, manaları, tevhid, tevekkül, Allah’a övgü, Allah’ın esas isimlerinin zikredilmesi, şerre karşı, şerri gideren, hayra karşı, hayrı arttıran isimlerinin anılması gibi incelikleri ihtiva ettiği için bu güzel hasletler habis ve şeytani nefislerin şerrini def eder.


✧ 300 gr yersen o seni taşır, daha fazla yersen, sen onu taşırsın.

✧ İlm-ü Tıbb’ı iki cümlede topluyorum: Yedikten dört beş saat geçmeden yeme; şifâ hazımdadır. İbn-i Sina

✧ Bütün hastalıkların başı şu sekiz şeye dikkat etmemektendir:

    1- Gündüz çok uyuma.

    2- Gece az uyu.

    3- İdrarını tutma.

    4- Çok cima yapma.

    5- Geceleyin çok su içme.

    6- Aşırı doyuncaya kadar yeme.

    7- Acıkmadan yeme.

    8- Az yemekle kanaat et. Lokman Hekim
 

• Çok soğan yemek, balgamı artırır, gözü karartır. Fazla acı soğan ve ekşi yemek, ihtiyarlık getirir.

• Yağ, aklı tamamlar.

• Tatlı yemek, hilmi artırır. Ama, çok yemek, dişe zarar verir.

• Mercimek, kalbe rikkat verir. Kanı temizler. Ama çok yemek dişlere zarar verir.

• Kabak, dimağı artırır.

• Bir kimse, sabah yemeğine tuzla başlar, yemeğin sonunu tuzla bağlarsa, Allah (celle celâlühû), ondan yetmiş çeşit belâyı def eder.

• Bir kimse, her gün yedi tane Acve isimli hurmadan yerse, içindeki bütün kurtlar ölür.

• Bir kimse, her gün on bir adet kuru üzüm yerse, ölüm hastalığı hâriç cesedinde hiçbir kötü şey görülmez. Hz. Ali

• Çeşitli yemek mideyi büyütür. Kaba etleri sarkıtır.

• İnek eti hastalıktır, ama sütü ve yağı şifâdır.

• İç yağı da hastalıktır.

• Balık, vücudu eritir. Hz. Ali

• Kadınlar için, yaş hurmadan şifâlı bir şey yoktur.

• Güzel koku zekâyı keskinleştirir. Gözü kemâle erdirir. Ama onun çoğu mekruhtur.

• Gülsuyu, ihtiyarlığı çabuklaştırır, saçı çabuk ağartır.

• Yumuşak giymek, kanı arıtır. Kaba giymek, kanı pıhtılaştırır.

• Şiddetli sevinç, şiddetli hüzünden daha çok tehlikelidir. Çünkü neşenin yapısı soğuktur. Soğuk ise hararetten daha çabuk helâk eder.

• Hüznün oluşu hararetten, hararet ise ciğerden gelir.
 


Vücudumuzdaki Harikalar

★ Bir tek gözün vazifesini yapabilmek için, futbol sahası büyüklüğünde son sistem bir fabrika kurmak gerekir.

☆ Vücudumuzda altmış trilyon hücre vardır. Her hücre canlıdır, beslenir, büyür, çoğalır ve ölür. Vücudumuzda saniyede elli milyon hücre ölür ve çoğalır.

★ İnsan beyninde doksan milyar sinir, on milyar sinir merkezi vardır.

☆ Akciğerin bronşları açılıp düz bir alan yapılabilse, ikiyüz elli metre kare, yani futbol sahasının üçte biri kadar yer kaplar.

★ Gözyaşı mikropları öldürür.

☆ Damarlarımızın uzunluğu yüz bin kilometredir.
 

Aynü’n Naîm : Nimet Pınarı (sallallâhu aleyhi ve sellem)

Efendimiz (sav), nimetlerin aslı, zâtı hakikatıdır. Çünkü bütün nimetler, ona imana bağlıdır. Resûlûllah (sav), zâhir ve bâtın, dünya ve âhirette cümle nimetlere nâil olduğundan, bu nimetlere de onun vâsıtası ile nâil olunacağından, zât-ı şerifleri nimetin kendisi gibi olmuştur.

✵ Dünyada mesh olunmayı, helâk olmayı engelledi.

✵ Tevbe, son nefese kadar onun sâyesinde kabul oldu.

✵ Anarşi içinden sahabi çıkardı.

✵ İnsanların zelil gördüklerini yükseltti.

✵ Yetime, dula, yoksula dost oldu.

✵ Kötü âdetleri değiştirdi.

✵ Sevgi ve saygıyı öğretti.

✵ İbâdetleri sevdirdi.

✵ Şeytanı tanıttı.

✵ Cennet ve cemâli sevdirdi.

✵ Fedâkarlığı öğretti.


Helâl

Yapılması ve yiyilip içilmesi dinen yasak olmayan şeye helâl denir. Yüce Allah’ın (celle celâlühû) yarattığı her şeyde aslolan helâl ve mübah olmaktır. Haram olduğu bildirilenlerden başka her şey helâldir. Allah (celle celâlühû), iyi, temiz ve insan sağlığına yararlı olan şeyleri helâl kılmıştır. Kur’ân-ı kerimde şöyle buyrulmaktadır: «Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar; de ki bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır.» (Maide, 4)

Allah’ın (celle celâlühû) helâl kıldıklarını helâl, haram olarak bildirdiklerini de haram olarak kabul etmek gerekir. Çünkü Allah’ın (celle celâlühû) helâl kıldığı şeylere haram demek veya haram olarak bildirdiklerine helâl demek büyük günahtır. Bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: «Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği temiz ve güzel şeyleri kendinize haram kılmayın. Haddi aşmayın, çünkü Allah haddi aşanları sevmez.» (Maide, 87)

Allahu Teâlâ’nın kullarına sonsuz merhameti vardır. Onların ömürlerini sağlıklı olarak geçirmelerini, kendilerini rahatsız ve huzursuz edecek her şeyden uzak durmalarını ister. Bunun için onlara zararlı olan bir şeyi emretmeyeceği gibi, faydalı olan bir şeyi de yasaklamaz. O her neyin yapılmasını emretmişse, bize yararı olduğu için emretmiş; her neyi yasaklamışsa bize zararı olduğu için yasaklamıştır.

Ayrıca âyet-i kerime ve hadîs-i şerîfler, bir Müslüman için helâl lokma ve helâl kazancın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kazancı helâl olmayan kimsenin yapacağı duâ, Allah (celle celâlühû) katında kabul olmayacağı gibi, helâl olmayan kazancı ile yapacağı hayrın da bir değeri yoktur.

Allahu Teâlâ’dan gelecek rızık nasıl olsa gelecektir; ama bunu helâl talep edenin helâlden, haram talep edenin haramdan gelecektir. İnsan iradesiyle mes’ul olduğundan, rızkını helâlinden aramak, nimet üzerine nimettir.

                ✽      ✽      ✽

Kim helâlinden yer, sünnete göre hareket eder, insanlara kötülük ve eziyet etmezse cennete girer. Hadîs-i Şerîf

Şüphesiz helâl belli, haram da bellidir. İkisi arasında bir takım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu onları bilmezler. Her kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, ırzını ve dinini korunuş olur. Her kim şüpheli şeylere dalarsa, (koru) sınır etrafında sürüsünü dağıtan bir çoban gibi ki, çok geçmeden içeriye dalabilir. Dikkat edin! Her hükümdarın bir korusu vardır; bilesiniz Allah’ın (celle celâlühû) korusu, yeryüzünde haram ettiği şeylerdir. Dikkat edin, bedende bir et parçası vardır ki; o iyi olursa bütün beden iyi olur, o bozuk olursa bütün beden bozulur. O et parçası kalptir. Hadîs-i Şerîf

Helâl kazanmak için beğenilmeyen bir yerde bulunana Cennet vâcip olur. Hadîs-i Şerîf

 

Helâl kazanç yolları:

1- Farzları terk etmeden kazanmak.

2- Kazanç için hiç kimseyi üzmemek.

3- Çalışırken kendisinin ve ailesinin iffetini korumaya niyet etmek.

4- Kendini haddinden fazla yormamak.

5- Çalışmayı rızık için bir sebep bilmek, fakat rızkı çalışmaktan bilmemek.

6- Tarla, bahçe, bağ, binaların ve nakliye vasıtalarının kiraları.

7- Hakkıyla çalışılırsa, bedenle çalışma veya sanat işleme ücretleri.

8- Taşı, diken ve bataklığı temizlenerek ihyâ edilen sâhipsiz bir yer.

9- Ganimetten hisseye düşen mal.

10- Muhtaç olana, zekâttan, nafakadan gelen şey.

11- Hak edildiyse, vakıftan gelen ücret.

12- Meşru bir alışverişten kazanılan.

13- Bağışlanmış veya şartına uygun olarak vasiyetten gelmiş olan mal.

14- Meşru olarak ve öteki mirasçıların hakkına tecâvüz edilmeyerek mirastan gelen mal. (Fakat bunun helâlden kazanılıp, miras bırakan ölünün borçları, cenâze masrafı ve meşru vasiyetleri çıktıktan sonra gelmesi lâzımdır.)

15- Hayvan ticâretinin meşru kazancı.


✧ Eğer lokma, kimde ululuk nûru hâline geliyorsa, ne diliyorsa onu yesin, ona helâldir.

✧ Şu sütun gibi günlerce kıyamda kalıp namaz kılsan, karnına giren şeyin helâl mi haram mı olduğunu bilmediğin sürece bu ibâdetin sana bir faydası yoktur. Vüheyl b. Verd

✧ Helâl yiyenlerin bütün bedeni ibâdet eder; hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.

✧ Vücudunu helâlle besle, duân kabul olsun. Çünkü hangi karın olursa olsun içine haram bir lokma girdi mi, o kimsenin duâsı kırk gün kabul olunmaz.

Ölümün nimet olması

1- Ölüm, ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden azad edip, yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için, âlemi berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.

2- Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs’atli, sürurlu, ızdırabsız, bâki bir hayata mazhariyetle... Mahbub-u Bâki’nin daire-i rahmetine girmektir.

3- İhtiyarlık gibi hayat şartlarını ağırlaştıran bir çok sebebler vardır ki; mevti, pek üstün nimet olarak gösterir. Meselâ: Sana ızdırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile beraber, ceddin cedleri, sefaleti senin önünde şimdi bulunsaydı; hayat ne kadar hikmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ: Güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şiddeti içinde hayatları ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

4- Nevm, nasıl ki bir, bir rahmet, bir istirahattır; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için... Öyle de; nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevkeden belâlara mübtela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehli dalâlet için; mevt dahi hayat gibi hikmet içinde hikmet, azap içinde azaptır. Sözler


Allah’ın Kullarına Hizmet, En Büyük Nimetlerdendir

Allah’ın kulları içinde nimetlerin en büyüğüne mazhar olanlar, peygamberler ve onların varisleridir. Peygamberlerin vazifelerini tarif edecek en veciz cümle ise; ‘Hakk’a ibâdet, Hakk’ın halkına hizmet’tir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki: ‘Allah (celle celâlühû) bir kuluna hayır dilerse, o kulunu, insanların ihtiyaçlarını yerine getirmekte kullanır.’

İmamı Rabbani Hz.’leri, Peygamber Efendimizin ‘Cenab-ı Hakk’a mahlukatının en sevimlisi, kendi iyaline iyilik eden kimsedir’ hadîs-i şerîflerini zikrettikten sonra şöyle buyurdular:

‘Cenâb-ı Hakk mahlukatının rızıklarını tekeffül etmiştir. Böyle olunca mahlukat Cenâb-ı Hakk’ın iyali mesabesindedir. Kim, bir şahsın iyaline yardımcı olur, onun yükünü yüklenirse, elbette o şahsın sevgilisi olur.

Yine Cenâb-ı Hakk’ın iyali olan mahlukatının tamamını, kendisine bağlı ve terbiyelerinin kendisine havale edilmiş olması, Cenâb-ı Hakk’ın (kuluna ihsan ettiği) en yüce nimetlerdendir.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: ‘Seferde kavmin efendisi kavme hizmet edendir. O kavme bir hizmeti geçen kimseyi, şehâdet müstesna hiçbir amelle hiçbir kimse geçemez.’


                ✽      ✽      ✽
 

Nimet Verilenler

 

«Kim Allaha ve peygambere itaat ederse işte onlar Allah’ın kendilerine nimet bahşettiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve iyilerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.» (Nîsâ, 69)

Kendilerine nimet verilen o mümtaz zatları, ikram sâhibi Yüce Mevlâ böyle sayıyor.

Bu sayılanlar içinden kendisine mülk, saltanat, güzellik gibi dünyevi nimet verilen kimseleri göremiyoruz. Çünkü nimetin tamamı, cennete girmek, ebedi saadete ermektir. Zâhirde dünya hayatında nefsin arzularını tatmine kullanılan nimetler, başlangıçta nimet olmakla berâber, sonuçta sâhibinin başına felâket getirebilir.

Nimeti değil, nimet vereni gören, nimeti nimet veren uğrunda sarf eden, fâni nimetlerle bâki nimetleri kazanan bahtiyar insanlar...

Hakk’ın risâletini tebliğ eden Nebîler...

Onları tasdik edip, hayatı boyunca onun dininde sâdık kalan özü sözü bir olan sıddıklar...

Din-iman yolunda, kıymetli canlarını fedâ eden şehitler...

Kendini ve âlemi ıslâh edip düzeltmek için, bir ömür gayret sarf eden sâlihler, nimet verilenler olarak kıyâmete kadar gelecek insanlara takdim ediliyor. Allah’a ve Resûlüne itaat eden bu seçkin insanlara arkadaş olma bahtiyarlığına eriyorlar.

Allah’ın verdiği nimetlerin en büyüğü, Allah’ı tanıyarak Allah’a iyi bir kul olup, Allah tarafından sevilmektir. Zâten dünyaya geliş gâyesi de budur. İşte bu nimete mazhar olan mübârek insanların, kendine özgü halleri vardır.

 

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)

İncil’de, Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in, o peygamberler öncüsünün, o safa denizinin adı vardı. Sıfatları, şekli, savaşı, oruç tutuşu ve yemek yiyişi anılmıştı. Bir Hıristiyan taifesi o ad ve o hitap kendilerine ulaştığı zaman, sevap için o yüce adı öperler, o latif vasfa ihtiramla yüz sürerlerdi. Onlar Ahmed (s.a.v) adına sığındıklarından dolayı (şerlerden, fitnelerden) korundular.

Padişahların adlarını (ölünce) paralardan kazıyıp silerler. Ahmed’in adını ise kıyamete kadar kazıyıp işlerler. Ahmed’in adı bütün peygamberlerin adıdır. Yüz elimizde olunca doksan da bizde demektir.

Allah (celle celâlühû) der ki: ‘Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et. Çünkü sen ikinci Nuh’sun. Akıllılara bir yol gösterici lazım. Hele yol, deniz yolu olursa. Kalk da yola vurulmuş kervana bak. Her yanda kaptan kesilmiş gulyabanileri gör! Sen vaktin Hızır’ısın. Her geminin imdadına yetişen sensin.

Ruhullah Hz. Îsâ gibi yalnız yürümeyi âdet edinme! Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun. Bunlardan gizlenmeye, halveti bezenmeye kalkışma! Halvet zamanı değil, topluluğa gel!

Ey peygamber, hidâyet Kaf dağına benzer sense Hümâsın! Dolunay, gökyüzünde gece yürür. Köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşü bırakmaz. Kınayanlar senin dolunayına karşı köpeklere benzerler; sana karşı ürüyüp dururlar! Bu köpekler ‘susun, dinleyin’ emrine karşı sağırdırlar. Ahmaklıklarından senin dolunayına karşı havlayıp durmaktadırlar.


Hadîs-i Șerîfler...

✦ Bana ancak mü'min olan muhabbet eder ve bana ancak münafık olan buğz eder.

✦ Ateş beni görene, beni göreni görene ve beni göreni göreni görene dokunmaz.

✦ Benim sevgim bir kalbe girerse Allah (celle celâlühû) onun bedenini cehenneme haram kılar.

✦ Hevası sünnetime uymayan gerçek mü'min değildir.

✦ Bütün peygamberlerin hali, yüzü, iktisatları (itidalli davranmak) güzeldi.

✦ Peygamberin sünnetini terk etmek küfrân-ı nimettir.


     Öyle bir mektebe oldu ki müdâvim

     Zatına Allah idi muallim


✧ İnsanı putların köleliliğinden kurtararak fıtratın medeniyetini kuran Hz. Peygamberdir.

✧ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), dört bin öğrenci yetiştirmiştir.

✧ Efendimiz zemzemi ayak üstü içerdi. Aşure günü oruç tutardı.

✧ Efendimiz varlıkların en üstünü, en faziletlisi, en şereflisidir. Çünkü o madde ve mananın, dünya ve âhiretin ruhu mesabesindedir.

✧ Resûl-ü Ekremi herkes kendi haline münasip bir şekilde medhü sena edebilir.

✧ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sekerat anında ümmetine temessül eder. Kabrinde temessül ediyor, lehinde şahit oluyor.

✧ İzzet ve şerefi, müslümanın Muhammedî oluşunda aramalıdır.

✧ Bütün akılların nuru Resûl-ü Erkemin nurundan taksim edilmiştir. Fakat istidatları hasebiyle mutefâvit olmuştur.

✧ Efendimiz hidâyet nurunun tecessüm ve temessül etmiş şeklidir. Kim ona teveccüh ettiyse hidâyet bulur.
 

    Ey ilim ve sünnet sahibi!

    Köşkleriniz, Kayser köşklerine,

    Evleriniz, Kisra evlerine,

    Meskun olduğunuz yerler, Karun meskenlerine,

    Kapılarınız, Talut kapılarına,

    Elbiseleriniz, Calut elbiselerine,

    Mezhebiniz, şeytani hallere,

    Yok olmanız, inatçı şerirlerin helâkine,

    Hükümranlığınız, Firavun hükümranlığına,

    Kadınlarınız, aldatıcı ve aceleci rüşvetçilere,

    Ölümünüz, cehâlet üzere ölenlerin ölümüne benziyor.

    Muhammedî olanlar nerede?...


 

Peygamberler

 

Peygamber, Allah’tan aldığı mesajı insanlara ulaştıran elçidir. Allah (celle celâlühû) Kur’anı göndermiştir, lâkin kitap muallimsiz anlaşılmayacağı için, Allah bu Kitabı insanlara anlatmak için tarafından seçip sevdiği, en emin ve doğru kimseleri peygamber olarak göndermiştir. Onlar her cihetten mükemmel insanlardır.

Peygamberler de diğer insanlar gibi yer, içer, çarşılarda gezer, üzülür, sevinirler. Aynı yapıya sahip oldukları için onların yaşadıkları dini diğer insanlar da yaşayabilirler.

Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Ben de sizin gibi bir beşerim’ buyurarak kendisinin ilâhlaştırılmamasını ister.

                ✽      ✽      ✽

Peygamberler cinsimizdendir; fakat onlarla insanlar arasındaki fark, şeker kamışı ile âdi kâmış, bal arısı ile âdi arı, misk geyiği ile âdi geyik arasındaki fark gibidir.

Peygamberlerin cesetleri, kırk günden fazla yerde kalmaz, göğe çıkar.

Peygamberlerin hepsi, bir babanın evlâdı gibi itikatta kardeştirler. Fakat ana mesâbesinde olan şeriatları bir derece farklıdır.

Hz. Mûsâ’ya Tûr-i Sinâ’da, Hz. Yunus’a balığın karnında ve Hz. Yusuf’a kuyunun dibinde tecelli eden Allah (celle celâlühû), Resûlullah’a da (sallallâhu aleyhi ve sellem) arşın fevkinde tecelli etmiştir.

Belâ’nın en şiddetlisine peygamberler mâruz kalırlar. Çünkü vahşileri terbiye edip de insan etmek çok zordur.

Yusuf (as), zindanda ubudiyet ile imtihan edildi ki, yeryüzünde melik ve halife olduğunda zindandakilere ve bütün memleket halkına merhamet eylesin. Cefaya tahammül etsin, gariplere merhamet etsin, hased edenlere de sabretsin.

Peygamberler, ruh doktorları ve insanları asıl görevlerine çağıran davetçilerdir.
 

Peygamberlerin Hasletleri

1- Allah’ın vaadına inanmak.

2- Halka ümit bağlamamak.

3- Şeytana düşmanlık.

4- Hevâya, nefse uymamak.

5- Halka şefkat.

6- Eziyet etmemek, eziyete katlanmak.

7- Cennet ve cehenneme yakinen inanmak.

8- Halka tevâzu.

9- Nasihatı bırakmamak.

10- Azla yetinmek.

11- Devamlı abdestli olmak.

12- Dünyalığa sevinmemek.

13- Kaybettiğine üzülmemek.  Ebû Derdâ
 

Sıddıklar

Sıddık, dâima iyiliğe azmetmeye kendinde büyük hürmet, kuvvet bulan kimsedir. Muamelatta doğru olana sadık, her işinde doğru olana sıddık denir.

Her mertebeyi bilerek, görerek hareket eden sıddıktır.

Enbiyadan sonra en büyük mertebe sıddıklarındır. Sıddıkiyet derecesi, nübüvvetle velayet arasında bir berzahtır.


Hz. Ebûbekir (ra)

Hz. Ebûbekir'in (ra) adı ‘Abdullahtır.’ Künyesi Ebûbekir'dir. Lakabı Sıddîk ve Atik'dir. Babasının adı Osman, künyesi Ebû Kuhâfe'dir. Annesinin adı Selma, lakabı Ümmü’l hayr'dır. Babası ve annesi tarafından nesebi ‘Mürre’de Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birleşir.

Babası Ebû Kuhafe Mekke-i Mükerreme'nin fethinden sonra, Hz. Ebûbekir'in delâletiyle müslüman olmuştur ve 92 yaşında Hz. Ebûbekir'den (ra) sonra vefat etmiştir.

Hz. Ebûbekir (ra) Kureyş'tendir. Teymî'dir. Câhiliyyette ismi AbdülKâbe idi. Müslüman olunca Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) O'na Abdullah ismini vermiştir.

Hz. Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk tasdik edenlerden olduğu gibi, Peygamberimizin Mi'racını da müşriklerin inkarına rağmen hiç tereddüt etmeden derhal tasdik ettiğinden ‘Sıddîk’ namına hak kazanmıştır.

Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Kimi İslâm'a davet ettim ise ilk anda tereddüt geçirmiştir. Yalnız Ebûbekir müstesnadır. O hemen tasdik etmiştir.’

Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğumundan iki sene sonra dünyaya gelmiştir.

Nisa 69. âyeti, Hz. Ebû Bekr’in halifeliğine delildir.

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Müjde, (Ey Ebû Bekr!) Sen Allah'ın ateşten azad ettiği kimsesin!’ buyurdular. İşte o günden itibaren Hz. Ebû Bekr, Atik (azadlı) diye isimlendirildi. Tirmizî


Hz. Ali (ra) diyor ki:

Resûlullah Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Halifesi Ebûbekir es-Sıddık'a (ra) ‘Bizi geçmeye muvaffak olduğun azim dereceyi ne ile kazandın?’ diye sordum.

Hz. Ebûbekir (ra) dedi ki: ‘Beş şey iledir:

1- İnsanları iki kısım gördüm. Kimisi dünyayı ister, kimisi âhireti ister. Ben ise Mevlâ'yı (celle celâlühû) tercih ettim.

2- Ben İslama dâhil olduğumdan itibaren doyasıya dünya taâmı yemedim. Zira Mârifetullah lezzeti ile meşguliyet, beni dünya taâmı lezzetine meylettirmedi.

3- İslamiyet'e dâhil olduğumdan itibaren dünya içeceklerinden kanmadım. Zira Hâlıkımın muhabbeti dünya içeceklerinden fazla geldi ve beni Muhabbetullah meşgul etti.

4- İslâmiyet'e dâhil olduğumdan beri, beni iki amel karşıladı. Dünya ameli ve âhiret ameli. Ben âhiret amelini dünya ameline tercih ettim.

5- Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) sohbetine kendimi adadım. Hatta bir saat bile ayrılmazdım ki, mağaraya girerken beraber girdim.
 

✧ Peygamberimize, ‘kemâl hangi şeylerdedir’ diye sordular. Peygamberimiz ‘doğru sözde ve sıdk üzere ameldedir’ buyurdu.

✧ Sıdkın en azı; gizlinin, açığın müsavi ve eşit oluşudur.

✧ Sıdk altı şeyde olur:

1- Sıdk dildedir; ne geçmişteki şeylerde, ne bulunduğu halde, ne de verdiği sözde yalan olmamasıdır.

Eğri sözden kalp eğrilir, doğru sözden kalp doğrulur. Bu sıdkın en üstün derecesi ikidir:

a) Doğru olsun diye kapalı ve kinayeyle konuşmamaktır.

Fakat bazı yerlerde doğru söylemek iyi olmaz:

• Harbde,

• Karı koca arasında (bir fitneye sebebiyet vermemek amacıyla),

• İnsanları barıştırmakta.

Burada da açıktan yalan söylememek gerekir.

b) Münâcatta Allah’tan sıdk talep etmektir.

Bu münâcatta bulunduktan sonra, kalp yüzünü dünyaya döndürüyorsa yalan söylemiş olur.

✧ Bir kimse «Ancak sana kulluk ederiz» (Fâtiha, 4) âyetini söyleyip, dünyaya şehvet bağıyla bağlanmış olup şehvetleri ona hakim olursa, yalan söylemiş olur. Çünkü o kime bağlandıysa, onun kuludur.

✧ Sıdk elde etmek için bütün dünyadan kurtulmak gerekir. Bunu elde etmek için de insanlardan ve kendinden azad olup, kendisi için olana râzı olmalıdır. Bu da sıdkın kemâlidir.

2- Niyette olur. Bu da taatında yalnız Allah’ı kasdeder, başkasını karıştırmaz, işte bu ihlâs olur. İhlâsa da sıdk denir. Çünkü içinde taat düşüncesinden başkası olan, ibâdette yalancı olur.

3- Azmetmekte olur. Bir kimse vali olsa adâlet etmeye, malı olsa sadaka vermeye, kendinden daha iyi idâre eden olursa valiliği ona teslim etmeye azmeder. Bu azim bâzen kuvvetli ve zorlayıcı bâzen de tereddüt ve zayıflık olur. Sâdık dâima iyiliğe azmetmeye kendinde büyük kuvvet bulan kimsedir.

4- Azimde vefadır. Azmi kuvvetli olup muharebede canı feda edebilir.

5- Amelde vefadır. Amellerin hepsi kalbine bir sıfat verir. Mesela: Bir kimse ağır yürüyüp kalbinde vakâr olmazsa, sâdık olmaz. Bu sıdk gizli veya aleni olanı doğru tutmakla elde edilir.

6- Din makamlarında sıdktır. Başlangıç ve görünüşüne kanaat etmemeli. Zühd, muhabbet, tevekkül, havf, reca, rızâ ve şevk gibi haller, her müminde bulunur fakat zayıf olur. Bu haller kendisinde kuvvetli olan sâdık olur.


✧ Sâdık, kendini öveni düşman, ayıplayanı dost bilir.

✧ Sadık bütün insanları kendine tercih edip, Allah’ı hiç kimseye tercih etmeyendir.


Mekke'nin fethinden sonra İslâm'ı kabul edenler arasında Hz. Ebû Bekir'in babası Ebû Kuhâfe de bulunuyordu. Yaşı sekseni aşmış, âmâ bir kişi olan Ebû Kuhâfe, Hz. Peygamber'in huzurunda, hidâyete ermekte geç kalmışlığını telâfi edercesine aşkla kelime-i şehâdet getiriyordu. Bu esnada sevinmesi gereken Sıddîk lakaplı Ebû Bekir ağlıyordu. Fakat bu ağlayış bir sevinç ağlayışı değil, üzüntü ağlayışıydı. Bu, meclisteki herkesin hayretine sebep olmuştu. Sordular:

- Ey Ebû Bekir, neden sevinilecek bir günde gözyaşı döküyorsun? Cevap verdi:

- Allah'ın Resûlü’nün en büyük arzusu amcası Ebû Talib’in müslüman olmasıydı. Fakat bu dileği bir türlü gerçekleşmedi. Ben isterdim ki, şu anda benim babamın yerinde şehâdet getiren Ebû Talib olsun, babamın Müslüman olmasından dolayı benim gönlüm hoşnut olacağına, amcasının Müslüman olmasından dolayı Allah Resûlü’nün gönlü hoşnut olsun. İşte bu olmadığı için ağlıyorum.


Sahabe-i Kiram

Sahabe ve ashab, ‘Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkadaşları’ demektir. Onlara, ‘Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) kıymetli arkadaşları’ anlamında Ashâb-ı Kirâm da deriz. Sadece bir tanesinden söz ederken ‘Sahabe’ ifadesini kullanırız.

Sahâbe nesli, Allah’ın elçisini müslüman olarak gördüğü, onunla sohbet ettiği ve müslüman olarak öldüğü için kıymetli, seçkin, saygın ve şerefli insanlardır.

Onlar güzel dinimizi Allah’ın elçisinden öğrendiler. Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerine model aldılar. Onun gibi yaşamaya, onun sözlerini ve davranışlarını kendilerinden sonraki nesle aktarmaya çalıştılar.

Bu gayretlerinden dolayı, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabe neslinin insanların en hayırlısı olduğunu bildirdi ve sahabeye hakaret edilmesini kesinlikle yasakladı. Ve hiç kimsenin onlar gibi olmayacağını anlattı: ‘Bir kimsenin Uhud Dağı kadar altını olsa ve hepsini Allah rızâsı için dağıtsa, yine de sahabenin verdiği küçücük bir sadaka kadar sevap kazanamaz.’

Sahabe neslini Allahu Teâlâ da övmüştür. Âli İmran sûresi 110. âyetinde onların ‘Ümmetin en hayırlısı’ olduğu haber verilir. Âyet, Muhacir sahabelerin Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak için Allah’a ve Resûlüne iman ettiklerini, onlara kucak açan Ensarın ise imanı benliklerine sindirdiklerini, yanlarına hicret edenlere muhabbet beslediklerini, ihtiyaç içinde olsalar bile muhacir kardeşlerini kendilerine tercih ettiklerini dile getirir. (Haşir, 8-9)

Sahabiler Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) talebesi, bizim de hocamızdır. Efendimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) nasıl örnek alacağımızı ve dinimizi nasıl yaşayacağımızı bize onlar öğrettiler. İyi müslüman olmak için Allah’ın Resûlünü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve onun izinden giden Ashâb-ı Kiram’ı örnek almak şarttır.

‘Eshâbım yıldızlar gibidir.’ Yolculara mum, şeytanlara recm vazifesi görür.

                ✽      ✽      ✽

Ashab-ı kiram; öğrendikleri ilimlerin sadece hamallığını yapmazlar, ilimleri ile amel ederlerdi. Amel ederken de ihlâsı elden bırakmazlardı. Onlardan biri, bakarsınız bir sûreyi 6-7 ayda ancak bitirirdi. Bir âyeti öğrenip onunla amel etmedikçe ikincisine başlamazlardı. Amel ederlerken benizleri sararır, tüyleri diken diken olur, mangalda kızartılan et kokusu gibi ciğerlerinden çıkan aşk-ı ilâhinin kokusu duyulurdu. Hatta bazen kapı komşusu şikâyet edercesine, ‘Et pişirdiniz de niçin bize tattırmadınız?’ derdi.

Aklı muhâfaza düsturunda hassasiyetle durur, İslâm'ın dışındaki muharref olmuş kitapların bilgilerinden akıllarını korurlardı. Çünkü aklın dayanağı ve gıdâsı vahiy idi, akıllarını vahyin dışında müstakil tutmak isteyenlerin, Belâm, Samiri, Haman olmak gibi neticelere gidileceği gerçeğini Kur'an'dan öğrenmişlerdi.

Seven ve sevilen kimselerdi. Birbirlerini imanın gereği olarak severler ve yapmacık olan her şeyden kaçınırlardı. Din kardeşlerine duyguları ne ise yüz hatları, mimik hareketleri de aynı olurdu. Kardeşlerine dıştan bir türlü, içten başka türlü katiyyen davranmazlar ve bunu nifak alâmeti sayarlardı.

Şakadan da olsa din kardeşlerini telâşa düşürmezlerdi. Müslüman bir kardeşi telâşa düşürmenin kötü bir amel olduğunu kabul ederler, latife cinsinden de olsa telâşa kapılacak hareketlerden uzak dururlardı.

                ✽      ✽      ✽

✧ Ensar topluluğu! Şeytan sizin kendisine tapmanızdan ümidini kesmiştir. Ancak hafif gördüğünüz amellerle kendisine itaat edilmeye râzı olmuştur. Hadîs-i Şerîf

✧ Sizin zamanınızda hayırlınız, yakin ile işe sarılanınızdır. Bir zaman gelecek ki, onların hayırlıları, şüphelerin çoğalmasından hiçbir tarafı tercih etmeyip, duraklayan kimselerdir. İbn-i Mesud

✧ Beş şey var ki, bunları Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), eshab ve tabiin severek yaparlardı:

    1- Cemaatle namaza devâm etmek.

    2- Sünnete riâyet etmek.

    3- Mescitleri tamir etmek.

    4- Kur’an okumak.

    5- Allah yolunda cihat etmek. Evzai


Dört Halife

✧ Allah bana emretti: Ebû Bekir’i baba, Ömer’i müşir, Osman’ı dayanak, Ali’yi de arkadaş tutayım. Bunların misali Ümmü’l kitapta böyledir: Anlayınız, bunları ancak mü’min ve müttaki olanlar sever. Fâcir ve şaki olanlar buğzeder.

Onlar nübüvvetimin halifeleridir. Din ve dünyamın bağıdır. İşimi koruyanlardır. Hikmetimin kaynağıdırlar.

✧ Ebû Bekir’in (ra), mârifet,

✧ Ömer’in (ra), şeriat,

✧ Osman’ın (ra), tarikat,

✧ Ali'nin (ra), hakikat tarafı fazlaydı.


✧ Muâviye b. Ebi Süfyan anlatıyor:

    Hz. Ebû Bekir, dünyayı istemedi; dünya da onu istemedi.

    Hz. Ömer’i (ra) dünya istedi; ama o, dünyayı reddetti.

    Hz. Osman (ra) dünyadan bazı şeylere nâil oldu, dünya da ondan nâiliyete erdi.

    Hz. Ali (ra) ondan bazı ümitlere kapıldı. Bazen kaçtığı, bazen istediği, bazen de terkettiği oldu.

    Bize gelince, onda yayıldık. Batıl zâhir oldu. İşin nereye varacağını kestiremiyorum.


Hz. Ömer

✧ Allah (cc), hakkı, Hz. Ömer’in dili ile kalbi arasına koymuştur. Hadîs-i Şerîf

✧ Rüyâmda, bana bir bardak süt verdiler. O kadar içtim, o kadar içtim ki, tırnaklarıma kadar doydum. Sonra artanını Ömer’e verdim.

Ashap: Nasıl yordunuz? diye sordular. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘İlimle yordum’ cevâbını verdiler.

✧ Hz. Ömer zamanında insanlar hep İslâma koşacak, ondan sonra İslâmdan kaçacaklar. Hadîs-i Şerîf

✧ Hz. Ömer için Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘İslâmın kilididir’ buyurdu.

✧ Hz. Ömer bir gün hırkasını yamarken, açık kalan arkasına güneş dokundu, kalbi rahatsız oldu ve güneşe dikkatle baktı. Bunun üzerine güneş ve ortalık karardı. Cebrâil gelip, Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem):

– Yâ Resûlâllah! Allah (celle celâlühû), güneşe şefkatle bakması için Hz. Ömer’e emretmenizi buyurdu. Yoksa güneş kıyâmete kadar böyle kalacak, dedi.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ömer’i çağırıp Allah’ın emrini tebliğ buyurdu. Hz. Ömer’de güneşe yumuşak nazarla bakınca, güneş eskisi gibi parlamaya başladı.

Hz. Ömer, bir gün kızı Hz. Hafsa’yı ziyârete gitmişti. Hafsa, halife babasına sofra çıkardı. Sofrada iki kap yemek dikkati çekiyordu. Birinde çorba diğerinde zeytinyağı vardı. Bunu gören halife, şu ikazı yaptı:

– Kızım bir sofrada iki çeşit yemek mi? Ömer Allah’a kavuşuncaya kadar bir sofrada iki çeşit yemek yememeli. Sen bunun birini kaldırıver. Kalanı yeter.

✧ Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Hafsa’yı boşadığı fakat sonra döndüğü rivâyet edilir. Hz. Ömer bunu duyunca başına toprak saçarak:

‘Demek Rab Teâlâ Ömer’e değer vermiyor.’

Ertesi gün Cebrâil (as):

‘Allah Ömer’e merhametinin eseri olarak, sana Hafsa’ya dönmeni emrediyor.’


Hz. Osman

Hayâ sahibi, iyilik ve ikram menbaı, Kur’ân-ı Kerim’i toplayan Hz. Osman’ın babası Affân’dır. Soyu, dördüncü dedesi Abdülmenaf’ta Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birleşir. Künyesi, İslamdan sonra Ebû Abdullah’tır. Lakabı, ‘Zinnûreyn / iki nur sahibi’dir. Peygamber Efendimizin kızlarından, önce Rukiye, onun vefatından sonra da Ümm-ü Gülsüm ile evlendikleri için bu lakabı almışlardır. O da vefat edince Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Ey Osman! Üçüncü kızım olsaydı, onu da sana verirdim’ buyurdular.

✧ Hz. Osman, ilim ve hilim denizlerinin birleştiği zattır.

✧ Her peygamberin bir refiki vardır. Benim cennette refikim Osman’dır. Hadîs-i Şerîf

Hz. Osman’ın kapısında isyancılar toplanınca köleleri ve muhafızları kılıçlarını kuşandılar. Bunu gören Hz. Osman onlara ‘kim kılıcını almaz ve kuşanmazsa onu azat ettim’ dedi. Onlar da canlarını kurtarmak için çıkıp gittiler. Sonra Hz. Hasan ile karşılaşıp birlikte Hz. Osman’ın yanına döndüler. Hz. Hasan içeriye girince selâm verdi. Bu felâketten ötürü ona taziyelerini sundu ve ‘Ey müminlerin emiri! Senin fermanın olmadan ben Müslümanlara silah çekemem. Zira halkın imamı ve halifesi sensin. Onun için emir buyur da şu topluluğun belasını senden def edeyim. Bunun üzerine Hz. Osman ona: ‘Ey biraderimin oğlu! Geri dön. Allah’ın (celle celâlühû) emri ve takdiri gelinceye kadar evinde otur. Bizim kan dökmeye ihtiyacımız yoktur.’

Dostluk derecesinde belâ ve musibetlerin gelmesi halinde gösterilen teslimiyetin alameti işte budur! Nitekim Nemrud, ateşi yakıp İbrâhim’i içine atacağı zaman meydana gelen hadise de böyle olmuştu. O zaman Cebrail (as) gelmiş ve Hz. İbrâhim’e:

- Bir ihtiyacın var mı? diye sormuş. O da:

- Sana bir ihtiyacım yok, demiş.

- Peki o zaman Allah’tan (cc) iste! deyince o da şöyle söylemişti:

- Halimi bilmesi kendisi için dilekte bulunmam için yetmez mi?

Başıma neyin geleceğini bilmesi bana kafidir. O benim halimi benden çok daha iyi bilmektedir. Salahımın hangi şeyde olduğuna vakıf bulunmaktadır.

Şu halde Hz. Osman, Halil İbrâhim (as) mevkiinde idi. İsyan ise, yakılan ateş yerinde idi. Hasan ise, Cebrail durumunda bulunuyordu.


 Bir gün Osman b. Affân (ra), Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i evine dâvet etti. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem):

- Yalnız beni mi davet ediyorsun? Buyurdular. Hz. Osman:

- Ashâb-ı kiram da gelsinler, dedi.

Bilâl-i Habeşî’yi bütün Ashâb-ı kirama Hz. Osman’ın davetine gelmeleri için haber vermekle vazifelendirdi. Kendileri Hz. Ali ile Hz. Osman’ın evine doğru yola çıktılar. Hz. Osman, Server-i Âlemin mübarek adımlarını sayıyordu. Server-i Âlem farkına varıp sebebini sordu:

- Yâ Resûlallah! Her adımına bir köle âzâd olsun, dedi.

Dâvetten sonra bütün kölelerini âzâd etti.


Hz. Ali

İslâmiyeti ilk kabul edenlerden Hz. Ali (ra), Resûlûllah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcasının oğlu ve damadıdır. Resûlûllah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) en yakın yardımcısı olarak, hayatı boyunca yanında bulundu.

İslâmın ilk dönemindeki askeri zaferlerde büyük pay sâhibi oldu. Resûlûllah (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından ‘Allah’ın arslanı’ diye adlandırılan Hz. Ali (ra), cennete gireceği hayatta iken müjdelenenlerden ‘Aşere-i Mübeşşere’den’ biridir. Hz. Ali, dünyaya önem vermeyen, varını yoğunu fakirlere dağıtan, son derece âdil, mübârek bir zattı.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’de her muhâciri bir ensarla kardeş yaparken, Hz. Ali’yi de kendisine kardeş etmiştir.

✧ Hz. Ali, bahadırlığı, ilmi, takvâsı ve ahlâkı ile temâyüz etmiş seçkin bir sahâbedir. Sîma olarak Resûlullah’a benzediği gibi, rûhen de ona benzemektedir.

✧ Emânete riâyet eder, Allah’dan çok korkar ve Resûlullah’ı çok severdi. Cesâret ve şecaati ile ün salmıştı. Çok iyi kılıç kullanır, son derece beliğ ve güzel konuşurdu.

✧ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Ali’ye sıcak ve soğuğun tesir etmemesi için duâ buyurdular. Hz. Ali’ye bundan sonra sıcak da soğuk da tesir etmedi. Bundan dolayı Hz. Ali yazın kışlık elbise, kışın da yazlık elbise giyerlerdi.

✧ Hz. Ali’nin üç özelliği vardı ki, onlardan birisi şâyet bende olsa idi, kızıl develere sâhip olacağıma buna sâhip olmayı tercih ederdim:

    1- Hz. Fâtıma ile evlenmesi.

    2- Hayber günü sancağın kendisine verilmiş olması.

    3- Necvâ, yâni gizli konuşma âyetidir. İbn Ömer


Papaz ve Hz. Ali (r.a.)

Hz. Ali r.a. ordusu ile harbe gitmekteyken uğradığı son bir kaç konak yerinde su bulamaz. Sonunda bir kilise görür ve o yana yönelirler. Kiliseye varır su isterler. Kilisedekiler:

- 10 mil uzakta su var.                                              

Hz. Ali,                                              

- Oraya gitmeye gerek yok, şurayı kazın.                                              

Işâret edilen yer kazılır. Büyük bir taş ortaya çıkar. Uğraşırlar uğraşırlar değil taşı kaldırmak oynatamazlar bile.

Hazret-i Ali gelir. Mübârek parmaklarını taşın altına sokarlar, sanki bir tüy misali kalkar. Taşın kalkmasıyla beraber saf, tatlı ve soğuk bir su fışkırır. Sevinç ve şükürle sular içilir, kaplar dolar.

Kilisenin Papazı ve diğer kilisedekiler, uzaktan onları seyretmektedirler. Durumu görünce, sevinç içinde Hz. Ali'nin huzûruna gelir ve sorarlar:

- Peygamber misiniz yoksa?

- Hayır ben peygamber değilim, ama son peygamberin dâmâdı ve halifesiyim!

Papaz hemen kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olup şöyle der:                                              

-Ey mü'minlerin emiri! Bu kiliseyi, bu taşı kaldıran zâtı bekleyip görmek için yapmışlardır. Kitaplarımızda yazar, büyüklerimiz anlatırdı; burada bir kuyu vardır. Üzerindeki taşı Peygamber veya onun Halifesi kaldırabilir. Bu taşı sizin kaldırdığınızı görünce, yıllardır beklediğimiz arzuya kavuştuk.

Hazret-ü Ali buyurdu ki:

- Allahü Teâlâya hamd olsun!

Ve râhib orduya katılıp, şehit olmak saâdetine kavuşur...
 

Şehidler

✦ Şehidlerin ve ruhları Cennet'te olan diğer mü’minlerin hayatları arasında iki yönden fark vardır:

Biri: Şehidlerin ruhları için, kuş şeklinde cesedler yaratılır, kursağına yerleşirler ki, o kuşun organlarıyla soyut ruhtan daha fazla ve daha mükemmel nimetlensinler. Çünkü şehidler, cesetlerini Allah yolunda feda etmişler; buna mukabil Berzahta onlara bu cesetler verilmiştir.

İkinci fark: Şehidler Cennetten rızıklanırlar. Halbuki diğer ölüler hakkında böyle kesin bir ifade yoktur. Her ne kadar, onlar cennet ağaçlarına konarlar diye rivâyet varsa da bunun iki manası vardır. Bu konmak yemek manasında geldiği gibi normal konmak manasında da olabilir. Alâ külli hâl, yemekte, nimet ve istifadede şehidler derecesinde değiller. Allah gaybı daha iyi bilir.

✦ Şehidin Allah katında, altı hasleti vardır: İlk önce kanının dökülmesinden dolayı mağfiret edilir. Cennetteki yeri ona gösterilir. Kabir azabından kurtulur. Kıyametin korkunçluğundan emin olur. Herbir yakutu dünya ve içindekilerine değer bir taç başına konulur. Hurilerden yetmiş iki hanımla evlendirilir. Akrabalarından yetmiş kişiye şefaat etme yetkisi verilir. Hadîs-i Şerîf

✦ Şehid ancak sizin çimdikleme acısını çektiğiniz kadar öldürülme acısını çeker. Hadîs-i Şerîf

✦ Şehidin, kul borcundan başka bütün günahlarını Allah (celle celâlühû) mağfiret eder. Hadîs-i Şerîf

✦ Şu üç sınıf kimseyle, kabirlerinden kalktıklarında karşılanıp tokalaşılacaktır:

    1- Şehidler.

    2- Bütün Ramazan ayı boyunca gündüzleri oruç tutarak, geceleri de ibâdet ederek geçirenler.

    3- Kurban bayramında arefe günü oruç tutanlar. Hadîs-i Şerîf

✦ Şehitleri ziyâret ediniz ve selâm gönderiniz. Canım elinde olan Allah’a andolsun ki, kim şehitlere selâm gönderirse, kıyâmete kadar selâmının karşılığını alır. Hadîs-i Şerîf

✦ Şehitlik, borçtan başka tüm günahlara kefarettir, deniz şehidinin tüm günahları affolunur. Hadîs-i Şerîf

✦ Dini vazife yaparken ölen şehiddir. Hadîs-i Şerîf

✦ Allah, ruhların kabzedilmesi için bir melek müvekkel kılmıştır. Şehidler müstesna; onların ruhlarını Allah direkt kendisi alır. Hadîs-i Şerîf

✦ Şehit düşenlere Cenâb-ı Hakk en güzel bir cesed indirir, ruhuna ‘içine gir’ der. Evvelki cesedine bakar, halkın yaptıklarını görür, ordakilerle konuşur. Onların işittiğini sanır ve onların gördüğünü sandığından onlara bakar. En sonunda, onun hurilerden olan hanımları gelir, onu alır götürürler. Hadîs-i Şerîf

                ✽      ✽      ✽

Enes b. Mâlik (ra) anlatıyor:

Halam Rubeyy’in oğlu Harise çok genç yaşta Bedir Savaşı’na katılmıştı. Görevi gözcülüktü. Fakat bir okla şehit oldu.

Birgün halam Resûl-ü Ekrem’in huzuruna varıp;

- Ey Allah’ın Resûlü! Bana Harise’nin durumundan haber verir misin? Eğer cennetteyse sabredeceğim, cennette değilse var gücümle ona ağlayacağım, dedi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) halama şunları söyledi:

- Ey Harise’nin annesi! Âhirette bir değil birçok cennet vardır. Senin oğlun o cennetlerin en yücesi olan Firdevs Cennetindedir.


✧ Tüm arzularım, ibâdetlerim, hayatım, ölümüm Allah’a armağan olsun diye and içen ve bu fikre her şeyini şâhid gösteren şehittir.

✧ Allah için, din, vatan ve millet uğrunda harpde ölene şehit denir.

✧ Beş çeşit şehit vardır. Bunlar:

    1- Tauna (veba) tutulmuş olanlar.

    2- İshalden ölenler.

    3- Boğulanlar.

    4- Yıkıntı altında kalanlar.

    5- Allah yolunda savaşarak ölenler.

✧ Zulümle öldürülmek ve çocuk doğurmak gibi sebeplerle ölenlerden iman ile gidenler, hükmen şehittirler.

✧ Kim sıdk ile Allah’tan şehit olmayı talep ederse Allah onu şehitlerin derecesine ulaştırır.

✧ Zevklerin en üstünü, Allah uğrunda ölen şehitler içindir. Çünkü onların savaşa çıkmaları, ölümü göze almaları demektir. Onlar âhireti alabilmek için dünyayı sattılar. Satan kimsenin gözü sattığında değil, aldığındadır. Âhirete baktığı zaman, onu aşk ve hevesle satın aldığını görür.

✧ Cennete giren hiç kimse, dünyada ne varsa hepsi verilse bile cennetten çıkmayı istemez. Şehitler bu hükmün istisnasındadırlar. Çünkü onlar Allah’ın kendilerine olan izzet ve ikramlarını görünce defalarca dünyaya dönüp ilkinde olduğu gibi tekrar tekrar şehit olmayı isterler. Şehidin daha önce işlemiş olduğu Allah (celle celâlühû) hakkına dair bütün günahları bağışlanır. Şehitlik onların hepsinin üstünü örter.


Harp etmeden şehid olan kadın

İlk müslümanlardan Ümmü Varaka isimli kadın, her harpte Resûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in huzuruna çıkar:

- Ben de harbe iştirak etmek isterim. Hiç olmazsa yaralıların yaralarını sararım, derdi.

Fakat Server-i Kâinat (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona:

- Sen evinde otur! Evde de sana şehidlik nasip olur, buyurarak harbe iştirakine müsaade etmezlerdi. Hatta Ümmü Varaka’yı kastederek:

- Şehîde hanımı ziyaret edelim, der, o yaşlı sahabeyi evinde sık sık ziyaret ederlerdi.

Ümmü Varaka da evinde daima:

- Yâ Rabbi! Bana şehidlik mertebesi nasip eyle! diye duâ ederdi.

Ümmü Varaka’nın bir cariyesi, bir de kölesi vardı; öldüğü zaman azad edilmeleri için söz vermişti.

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun evine bir müezzin tayin etmiş, her gün okunan ezanların ardından cemaatle namaz kılınırdı.

Bir sabah Hz. Ömer, Ümmü Varaka’nın evinden ezan sesinin gelmediğinin farkına varıp, acaba bir şey mi oldu diye onun evine teşrif ettiklerinde; Ümmü Varaka’yı boğularak öldürülmüş olarak buldu. Onu köle ve cariyesi ölmesini beklemeden evvel boğup öldürmüşler ve kaçmışlardı. Hz. Ömer çok müteessir oldu. ‘Allah’ın Resûlü doğru buyurmuşlar, her zaman ona ‘şehide hanım’ buyururlardı’ dedi.

Sâlihler

✧ Sâlih, sâlah kökünden gelir. Emir ve nehylerde Allah’a itaat etmek anlamındadır.

✧ Kalbin salâhı amelin salâhı ile, amelin salâhı niyetin salâhı ile olur.

✧ Şu beş kötü huy olmasaydı, insanlar sâlih olurdu.

    1- Cehle kanaat.

    2- Dünya üzerine haris olmak

    3- Mal ile cimrilik etmek

    4- Amelde riyâkarlık

    5- Kendi reyini beğenmek.

✧ Allah sâlih bir müslüman sebebiyle, yüz komşudan belâyı def eder. Hz. Ömer

✧ Allah tevbe edeni sâlih amellere sevk eder. Böylelikle sâlih olur. Sâlih kulunu veli edinir. Veli edindiği kulu bağışlar, ilim sahibi kılar. Zâtını ona açar. Günahlardan uzak tutar, onu sever. Onu sevince ona yeter. Onu himaye ve gözetim altına alır, korumasını üstlenir. Bu kimsenin hâli, zâhirde günahtan ve hevâdan sakınmasıdır. En ulvi hâli ise, ayne’l yakîn müşahede ile nasiplenmesidir.

✧ Kıyâmet günü bana en yakın oturacak ve bana mahbub kılınacak kimseler:

    1- Ahlâken en güzel olan

    2- Mütevazi olan

    3- Hem seven hem de sevilen.

✧ Dostlarınızla sofraya oturduğunuzda oturmayı uzatın. Çünkü bu sofra başı, Allah (celle celâlühû) huzurunda hesabını vermeyeceğimiz ömrümüzün bir dilimidir. Cafer b. Muhammed

✧ Sâlihlerle beraber olup onlarla sohbet ediniz. Onlar dünya hazineleridir. Onlarla birliktelik ebedi saadetin anahtarıdır. Cafer Huldi

✧ Bir kimse şu altı sarp yolu ve çetin engeli aşmadıkça sâlih insanlar derecesine ulaşamaz:

    1- Nimet kapısını kapatıp, şiddet ve sıkıntı kapısını açacak,

    2- İzzet kapısını kapatıp, zillet kapısını açacak,

    3- Rahatlık kapısını kapatıp, cehd ve gayret kapısını açacak,

    4- Uyku kapısını kapatıp, uykusuzluk kapısını açacak,

    5- Zenginlik kapısını kapatıp, fakirlik kapısını açacak,

    6- Tûl-i emel kapısını kapatıp, ölüme hazır olma kapısını açacak. İbrâhim b. Edhem

‘Adam gibi adam’ olmanın bir yolu da, kâmil insanlarla arkadaşlık etmek, kâmil insanların sohbet meclislerine katılmaktır. İnsan, kâmil insanlarla haşir neşir ola ola, onlar gibi konuşmaya ve davranmaya başlar.

Şakik b. İbrâhim’e biri geldi ve sordu:

– Halk bana sâlih ismi veriyor, öyle diyorlar. Ben, gerçekten onların dediği gibi sâlih biri miyim, değil miyim, nasıl bilebilirim?

Şakik onun bu sorusuna şu cevabı verdi:

– İç hâlini kullara açıkla. Eğer onlar anlattığından hoşnut olurlarsa, sâlih olduğunu bil. Aksi halde sâlih değilsin. Birincisi budur.

İkinci bir deneme daha var. Şöyle ki: Dünyayı kalbine arzet, eğer reddederse sâlihsin.

Üçüncü deneme ise: Ölümü nefsine arzet. Eğer ölümden memnun olursa, sâlih olduğunu bil. Aksi halde sen sâlih olamazsın.

Bu anlatılan üç huy sende toplanmış ise, Yüce Allah’a yalvar. Tâ ki, ameline riyâ girmesin, işlerini fesada vardırmasın.
 

Âlimler

İmam Âzam; 40 yıl yatsı abdestiyle sabah namazını kılmış, 30 yıl oruç tutmuş, 55 defa hac yapmış, 400 üstaddan okumuş, 2000 talebeye icazet vermiş, her Ramazan 60 hatim yapmış, her gece teheccüt namazında Kur’an’ı hatmetmişti.


Âlimlerle Oturan

1- Dilinin bağı çözülür

2- Zihnindeki bulanıklıkları giderme imkanına kavuşur

3- Nefsinde beliren gelişme hoşuna gider

4- Bildiklerine karşı güveni artar

5- Öğrendiklerini dile getirmede cesaret kazanır. Hz. Hasan
 

‘Yeterince biliyorum’ demenin iki nedeni vardır:

Ülfet: Detayına inmeyip, yüzeysel öğrenmek. Zamanla göre göre bildiğini zannedip yeni, ayrıntı bilgiye ihtiyaç duymamak.

Gurur: Bir şeyler öğrenince kibre kapılıp, kendini âlim zannetmek.

Bunlar öğrenme yeteneğini olumsuz etkiler. Oysa zekâ, bir bilgiye sâhip olup, bin bilgiyle iletişim kurmak demektir.

                ✽      ✽      ✽

Müslüman Âlimlerin İlimdeki Rolleri

Gerçek ilimlerin vahye dayalı ilimler olduğunu, hakiki İslâm âlimlerinin sadece dini konularda değil, her sahada dehâ olduklarını unutmamak gerekir.

Bugün batının malı olarak bakılan ilimlerin çekirdeğine bakınız, nereden kaynaklanıyor?

• Batıda astronominin kurucusu olarak bilinen Batlamyus, bir yılı 260 gün olarak kabul ederken, İslâm âlimi Battâni bunun yanlış olduğunu, bir yılın 365 gün, 5 saat, 46 dk, 22 sâniye olduğunu açıklamıştır. Kopernik’e kadar kullanılan yıldız haritaları Battânî’ye âittir.

• Trigonometri cetvelini, Horasanlı Gıyâsettin Cemşit bulmuştur.

• Avrupanın kullandığı 1,2,3 sayıları, Afrika ve İspanya’nın kullandığı sayıların ta kendisidir.

• Logaritma, sıfır rakamı, onluk sistem Harizmî’nindir.

• Dünyanın döndüğünü, gece ve gündüzün, dünyanın kendi ekseni etrâfında dönmesinden oluştuğunu Beyrûnî söylemiştir. Kopernik ve Galile, çok sonraları farkedebilmiştir.

İbn Haysem, fizik ilminin kurucusudur. Optik ve mercekler konusunu, Kitâbü’l-Menâzir kitabında işlemiştir. Fotoğraf makinesinin keşfine o temel olmuştur. Nil nehrinde baraj kurma çalışmaları yapmıştır. Galile’nin teleskopunun temelini o oluşturmuştur. Işık kırılması, gözlük onun keşfidir.

Farâbî, sesin ilmi izahını yapan ilk âlimdir.

Beyrûnî, yerçekimini Newton’dan asırlarca önce bulmuştur.

• Wright kardeşlerden 1000 yıl önce, uçağı yapıp, uçmayı gerçekleştiren İbn Farus’tur.

• Pusulayı Avrupa’ya ilk tanıtan İbn Mâcit’dir.

• Robert Koch’tan 150 sene önce verem mikrobunu bulan âlim, Kambur Vesim’dir.

• 1000 sene önce ilk kanser ameliyatını Ali b. Abbas yapmıştır.

• Havan topunu, Fâtih Sultan Mehmed icad etmiştir.

• 1446’da Kristof Kolomb’un Amerikayı bulduğu iddiâ edilirken, Venedikli İbn Rüşd’ün 1126’da Amerika kıtasından bahsetmesi ne ile izah edilir?

Ebûl iz Cezeşi, ilk hareketli robotu yapmıştır.

 

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den Örnek Prensipler

1- Zamana dikkat ederdi. Verilecek bilgiyi, söylenecek sözü dikkatin dağılmayacağı bir süre içinde gayet kısa ve özlü olarak söyler, dinleyicilerin istekli olup olmamasına özel gayret gösterirdi.

2- Öğrettiklerinin anlaşılıp, anlaşılmadığını kontrol eder, öğrenilen şeylere uyulmasını isterdi.

3- Önemli hususları üç defa söyleyerek iyice yerleşmesini isterdi.

4- Hatalara göz yummaz; ama muhatabını asla mahçup etmez, direkt o kişinin yüzüne vurmazdı.

5- Birçok bilgiyi bir anda vermeye çalışmaz, hafızada yer etmesi için azar azar verirdi.

6- Soru sorulduğunda bunu ganimet bilirdi. Çünkü insanlar sorulu cevaplı öğrenimlerde daha çabuk kavrarlar. Aynı zamanda dikkatler konu üzerinde daha yoğunlaşır. Önce merak uyanır, sonra cevap gelince beyine iyice yerleşir. Böyle öğrenimler daha geç unutulur.

7- Kıssalar anlatarak öğretirdi. Küçük büyük herkesin anlayabileceği kıssalar ile konulara açıklık getirmiş ve daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.

8- Peygamber efendimiz insanları sadece zahirde yapılacak hatalardan değil, aynı zamanda kalplerinden geçebilecek yanlış düşünceler bakımından da eğiterek tam kâmil insan olmalarını sağlamıştır.

«Gadaba uğramışların yoluna değil!» 

Gadab, rızânın; dalâlet hidâyetin zıddıdır. Âyeti kerime, dalâlete düşmemek için gereken her şeyi yapıp her tedbiri alıp, fiilî duâyı yaptıktan sonra kavlî duâmızı da yapmamızı veciz bir şekilde hatırlatıyor.

Zaten Kur’an’ın maksadı insanların hidâyet olması değil mi?

Hidâyet bir manada dengeyi sağlamak, dengede durmak; aşmadan, taşmadan ne iniş, ne yokuş, ne ileri, ne geri, tam terazide durmaktır. «Tartıda (mizanda) taşkınlık etmeyin.» (Rahmân; 8)

Gazabın meçhul sigadan gelip, fâilinin hazfedilmesinde gazaba uğrayanı küçümseme, onu hakir görme ve onun değerini tahkir vardır. Nimetin fâilinin zikredilmesinde ise, nimet verilenleri yüceltme ve değerini arttırma vardır. ‘Bu adam sultanın ikram ettiği kişidir’ demek, övgü ve yüceltme bakımından ‘Bu adama ikram edildi, şeref bahşedildi’ demekten daha beliğ ve açıktır.

‘Nimet verdiklerin’ cümlesi, muhatab sigasıyla gelmesine rağmen, ‘gadab’ ismi meful ve gâib sigasıyla gelmiş (hitabtan gaibe, fiilden isme iltifat). Elbette bu cümle dizilişlerinde Âlim, Hakim olan Allah’ın hikmetleri vardır.

Nimet veren, Rezzâk-ı âlem olan sadece Allah’tır. ‘Nimet’i kesinlik, yenilik, yenilenme, ezeliyet manalarını sinesinde taşıyan mâzi sigası ile getirerek, her mevsim, her zaman ve her mekan kullarına lazım olan her türlü nimeti bahşedeceğini, bunu ta ezelden takdir buyurduğunu, her asırda, her yılda, her ayda, hatta her günde nimetlerin ihtiyaca göre yenileneceğini ifade etmiştir.

Her yavru anasından doğmadan çayırda otunu, annede sütünü ihsan buyurmuş. Yavrular iyi bakılsın diye anne yüreğini sevgi, şefkat, merhamet çağlayanı haline getirmiş. Her canlının ebeveynini sorumluluk, ilgi, sevgi ile bezeyip, her yaşta, her durumda sığınacakları sıcak bir barınak eylemiş. Rezzak-ı âlem ihtiyaç olan her şeyi ayrı ayrı ihsan edip, ahsen-i takvim ile vücuda getirmiş.

İhtiyaca, cinsiyete, iklime, hayat şartlarına göre iç ve dış azaları uyumlu bir şekilde düzenlemiş. (Nefse ve onu düzenleyene yemin olsun (Şems, 7)

Vücutta kurduğu sistemlerin sadece birini tefekkür edecek olursak, harikalar diyarının kapısını biraz aralamış oluruz. Hayatın devamı için gıda mübrem ihtiyaç olduğundan sindirim sistemi kurmuş. Gıdayı ağza götürebilmek için arzuları uyaran beyin sistemini vücuda getirmiş. El vermiş, kol vermiş, eklem vermiş, kas, kuvvet, tâkat vermiş.

Sonra, ilk süzgeçten süzülmek üzere dudak, diş, dil, tat alma duyusu, tükürük bezleri, boğaz, yemek borusu ihsan buyurmuş. Sonra mide, bağırsak, karaciğer, pankreas, dalak, böbrek, idrar kesesi vs. bunlar âmi bir sıralama. Her azanın içinde çeşitli sistemler, ince ayarlar, akıl almaz sanatlar husule gelmiş. Biz sadece ağzımıza götürecek kadarını biliyor, irademizi burada kullanıyoruz. Geri kalan serüvenden haberimiz, bilgimiz yok.

Her şey irademizin dışında mükemmel bir sûrette her an işliyor. Toparlanıp, harmanlanıp, ayrılıp, süzülüp, ölçülü bir şekilde tevzi ediliyor. Kudret eli her şeyi mükemmel ve seri bir şekilde husule getiriyor. O hep bizimle meşgulken belki biz gaflet içinde O’na isyan ediyor, olan bitenleri hatırlayıp şükredemiyoruz. Ve O bize öğretiyor: ‘Nimet verdiklerin’

Uzmanlar, bir gözün görmesi için kurulan sistem bir mekana aktarılmış olsa, bir spor sahasının yarısını kaplayacağını söylüyorlar. Vücudun her azasını böyle düşünürsek, Kadir-i mutlak Mevlây-ı Müteâlin ihsan buyurduğu nimetler için bir ömür başımızı secdeden kaldırmamamız gerekmez mi?

Bir de işin mânevi, ruhî, bâtıni boyutu var. Duygular, düşünceler, hisler, sevgiler, inançlar, bilgiler, tefekkürler, arayışlar, idealler, umutlar, tepkiler, ahlâklar, meyiller, eğilimler, daha adını bile saymaktan aciz olduğumuz iç âlem... Her nimet, ansiklopediler dolduracak kadar incelikler, teknikler, derinlikler, akıl almaz sanat-ı ilâhi, merhamet-i rahmani tecellileriyle dopdolu. Keşke binde birini anlayabilsek, farkedebilsek, şükür edebilsek!

الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ / gadab olunmuşlar’; fâili açık belirtilmemiş. Hem üzücü olayları haber vermekte acele etmemenin, ağır ve temkinli olmanın dersi veriliyor. Hem de Rabbi gazablandıranların ceza boyutunun genişlediğini ikaz ediyor.

Şöyle ki; basit bir ordu komutanını kızdıran, bütün orduyu aleyhine çevirdiği gibi, kâinatın sahibi, ezel ebed Sultanını gücendirene bütün kâinat gadablı olmaz mı?

Hadîs-i Şerîfte şöyle buyruluyor: ‘Bir kul günah işleyince yer ‘Yâ Rabbi müsaade et onu yutayım’, gök ‘Müsaade et üstüne çökeyim’ der. Cenâb-ı Hak ‘Durun, kulumu siz yaratmadınız. O tevbe edebilir’ diye müsaade etmez.’

Kâinattaki canlılar gazablanır, ‘senin yüzünden suyumuz kesildi, gıdamız kesildi’ derler. Melekler gücenir, cehennem gazaba gelir; «Cehennem nerde ise gazabından çatlayacak» (Mülk; 8), insanlar zorda kalır «içimizdeki beyinsizlerin işlediği günahlar yüzünden hepimizi mi helâk edeceksin?» (A’raf:155) Kafir, fasık, facir önderlere uyanlar sızlanır, kahreder «o küfredenleri ey Rabbimiz cinden ve insandan bizi saptıranları göster onları ayaklarımızın altına alalım da en altta kalanlardan olsunlar derler» (Fussilet; 29) Şeytanlar sevinir, şamata eder (Haşir;16)

Günah işledikçe bir daha yenilenmemek üzere beyin hücreleri ölür. Müminler nezdinde itibarı düşer. Kalp kirlenir, ruh sıkılır. Azalar durgunlaşır, huzur bozulur. Vicdan azab çeker, yarenler üzülür. Yağmurlar yağmaz, iklim bozulur. Ağaçların meyvesi, davarların sütü, gönüllerin feyzi kesilir.

Bu kısa örneklerden anlaşılacağı üzere Cenâb-ı Hakk’ı gücendiren, günah işleyen, küfür, haram, fısk, mekruh, yasak işlere dalan kimse, her cepheden bombardıman edilen kafir askere benzer. Hiç kaçacak yön yok! (Kıyâme; 11) Kendi kendinden bile nefret eder, gadab eder. Ve mağdub (gadab edilmiş) sıfatıyla sıfatlanır.

Şimdi bu âyet karşısında kul olarak yapmamız gerekenleri birlikte düşünelim. Çünkü Rabbimiz kitabında ikiyüz küsür yerde ‘Düşünmez misiniz?’ diye ikaz ediyor. Rabbimizin neden gazab ettiğini, neden gücendiğini Kur’an’dan, hadîs-i şerîflerden, âlim ve evliyanın bilgi ve ilhamlarından yararlanarak tesbit edelim. Ve bu ölçülerle kendimizi test edelim, tevbe edelim. Ömür boyu Rabbül âlemini gazablandıracak söz, iş ve hallerden uzak durmaya bütün kalbimizle söz verelim. Bunu hedef haline getirelim. Üzüntümüzü teke indirelim; ‘Rabbim acaba benden râzı mı, gücenik mi?’

Sonra bu güzel hali din kardeşlerimizle paylaşalım. Onlara da öğretelim. Tatbik etmelerine yardımcı olalım. Gönüllerine derc etmeye çalışalım. Bu kutsal gayeye yardımcı olma adına, başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere çeşitli kaynaklardan derlediğimiz bilgileri aktaralım.

                ✽      ✽      ✽

✧ Kalplerin hastalanması iki esasa dayanır: İlmin bozulması, niyetin bozulması.

✧ Dalâlet, ilmin bozulmasının bir sonucudur. Gazab da, amaç ve niyetin bozulmasının neticesidir. Bu iki hastalık bütün felaketi içine alan hastalıklardır.

İşte sırât-ı müstakime hidâyet olunmak, dalâlet hastalığının şifasıdır. Bundan dolayı doğru yola iletilmeyi istemek, her kula en çok farz olan duâdır. Kulun hidâyete her şeyden fazla ihtiyacı olduğu için, gece gündüz her namazda kendisine en çok düşen duâ bu duâdır. Bu duânın yerini hiçbir şey tutmaz.

✧ ‘Gazaba uğrayanlar’, kasd ve niyetleri bozuk olanlardır. Hakkı gördükten sonra haktan yüz çevirenlerdir.

✧ ‘Sapıklar’, ilimleri bozuk olanlardır, hakkı bilmeyenlerdir.


     Zâlimin istikbalini bir âh keser                                          

     Kötülük yapanın rızkını Allah keser. M. Âkif


Gadabe’nin lügat manası: Hiddet, öfke, dargınlık, Allah’ın (celle celâlühû) gazabı; bela ve musibet, hışıma girmek, birini gazaba getirmek, öfkelendirmek, kör etmek, birinden uzaklaşıp terk etmek, öfke peyda etmek, ülfet ve mübaşeretinde titiz olmak, katılık, sertlik ve son derece zarar veren gaddar yılan.

Gadabın asıl manası; intikam hissiyle nefsin galeyana gelmesi, kalbin heyecanla beyne kan göndermesidir. Allah (celle celâlühû) için mecazen kullanılır.

Burada gadab, rızânın zıddı olup, intikam manasınadır. Azabı gerçekleştirmek, elim şekilde tutup cezalandırmak, şiddetle yakalayıvermek, perdeleri parçalamak ve ateşle cezalandırmak manalarına da gelir.

Hz. İsa’ya ‘Âlemde en zorlu ve şiddetli olan şey nedir?’ diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: ‘Herşeyden şiddetli olan Allah’ın gazabıdır. Ondan cehennem bile titrer.’

‘Bundan kurtuluş yolu nedir?’ diyene, ‘Kendi gadabını terk et’ demiştir.
 

Beşerî Gadap

«İnkâr edenler, gönüllerindeki câhiliye çağının asabiyet ateşini tutuşturduklarında, Allah, Peygamberine ve inananlara huzur indirdi; onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı.» (Fetih, 26)

İnsana, hayatını devam ettirebilmesi için herşeyi harekete geçiren kuvvetler verilmiştir. Bunların güzel, yerinde, zamanında ve belirli ölçü dâiresinde kullanılması gerekir.

İçinde, vahye dayanan ilimler verilmiş insan, bu kuvvetlerini kullanırken, mutlaka Kur’an terbiyesi, vahiy disiplini içinde olmalıdır. Aksi halde, yörüngesinden çıkmış gezegen gibi infilâk edip, iki cihanını berbat eder. Nitekim gadap ve hışım, Allah’u Teâlâ’nın yaktığı ve gönülleri saran ateşten bir kıvılcımdır. O, kül altında korunan ateş közleri gibi, kalbin derinliklerinde saklıdır. Bu hastalığı, demirin kayaya çarpması esnâsında çıkan ateş gibi kibir meydana çıkarır. Bunun neticesinde ise kin ve çekememezlik olur.

Allah’u Teâlâ kullarına gadabı verdi ve onu yenmelerini kendilerine teklif etti. Sonra da çevrelerini hoşlanmayacağı şeylerle kuşattı da, ne yapacaklarını denemek için onlara mühlet verdi. Samimiyetlerini ölçmek için, bu husustaki sevgi derecelerini imtihan etti.

İnsanın ihtiyaçları; tıpkı arabanın tekerini iten, çeken ve onu direksiyonla idare eden şöför gibi, şehvet kuvveti ile karşılanır, her türlü gereksinimini bu duygu sağlar. Koruma, emniyet ve savunma işlerini gadap kuvveti üstlenir. Bu iki kuvvetin de sansürü ve freni yoktur. Bunları zabt-u rabt altına alıp, idâre edecek kuvvet, akıldır. Akıl, nefsin esâretine girmeyip, din ipiyle dizginlenmesi gerekir ki, bu iki cevval kuvveti disiplin altına alabilsin. Aksi halde, alabildiğine pervâsız hareket eden bu kuvvetler, sahibini hor ve hakir eder. Süleyman b. Davud (as) oğluna şöyle demiştir; ‘Oğlum! Sakın, fazla celallenme, zîra fazla hiddet, yumuşak ve halim olan insanların gönüllerini incitir, onları eğlenceye daldırır.’

Gadap, diğer varlıklara da zarar verip, iki cihanda rüsvaylık ve aşağılık damgası vurdurur. Sahibini Cehenneme iter. Nitekim adamın biri Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Bana çok kısa bir tavsiyede bulun’ demiş. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Lâ Tağdab / gadaplanma’ buyurmuş ve bunu üç kez tekrarlamıştır.

                ✽      ✽      ✽

✧ Ümmetimin güzideleri, gadap halinde nefislerine mağlup ve esir olup da fenâlık yapmayan hür kimselerdir. Onlar Allah rızâsı için öfkelerinden rücû ederler. İşte bunlar bahtiyar ümmettir. Hadîs-i Şerîf                                             

✧ Bir hâkim, öfkeli olduğu halde hüküm vermesin. Hadîs-i Şerîf

✧ İnsanların en akıllısı, hiddeti en az olandır. Eğer, hiddet göstermemesi, dünyalık temini hususunda ise, buna zeyreklik ve hile derler. Âhiret için olursa, buna hilim ve ilim derler.

✧ Gerçekte kendi şahsın için hiddetlendiğin halde, Allah için hiddet gösterisinde bulunma; yoksa münâfıklardan olursun.

✧ Küfrün dört direği vardır. Bunlar; gadap, şehvet, saldırganlık ve tama’dır.

✧ Aşırı gadap aklın öyle bir afetidir ki, en latif varlığı bile mecnun haline getirip hunhar bir hayvana dönüştürebilir. Hiddet, akıl ve idrakin yerine heyecanın gelmesi, dürüstlüğün bitmesi, gözlerin görmemesi, kulakların duymaması demektir. Böyle birini ne din, ne kanun, ne de nasihatçilerin sözleri engelleyemez.

✧ Araştırmacılar öfkeyi ‘kısa süreli delilik’ şeklinde tanımlamaktadır. Çünkü öfke, akıl kontrolünün belli bir müddet yok olmasıdır.

✧ Bastırılan öfke, depresyonu artırır, psikolojik hastalıklar ortaya çıkar.

✧ Öfkeli insanla geçinebilmenin yolu, abartı ve yalana başvurmadan, onun değer verdiği özelliklerini ifade etmektir. Çünkü değerinin bilindiğini hissetmek, insanın küskünlüğünü ve öfkesini azaltır.

✧ Hiddetli bir insanla yaşamanın püf noktası, öfkesinin üstüne gidip onunla savaşmak yerine, kızgınlığının arka planındaki duyguları bulmaktır.

✧ Öfkeli anlarda, insanlara söz söylemekten sakınmalı; nefis ve şeytan öfkeli insanlarla beraberdir. Öfke anında, ona yaptırmayacağı, bozdurmayacağı iş, söyletmeyeceği kötü söz yoktur. Nefis ve şeytan insanı, konuşmakla ferahlayıp, rahatlayacağına inandırır, o da aklına geleni söyler, içini boşaltır ama en devrilmez çamları devirir, gönülleri kırar, işleri bozar, geri alınması mümkün olmayacak sözler sarfedip, gedikler ve büyük yaralar açar. Böylesi bir yolun başına gelen öfkeli bir insana söz söylemekten sakınmakla hem onu müstakbel felâketten, hem de kendimizi beklenmedik söz ve durumlardan korumuş oluruz. İslâm hukukunda, hâkimin öfkeyle verdiği karara itibar olunmaz.

✧ Gayret ile öfkeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Gayret, Allah ve Resûlüne ittiba hususunda muhâlefet edenlere karşı davranıştır, celâdettir. Bu gayret zuhur ettiği zaman şeytan kaçar. Hâce Abdülhâlik Gücdevâni


Gadab Diyor ki;

Nerde sıkılan yumruklar, çatılan kaşlar, asılan suratlar, çakmak çakmak gözler, demir gibi ağır sözler, çarpan yürekler, kalkan bilekler görürseniz bilin ki, ben oradayım.

Sırça gönülleri yıkar, hanımanları söndürürüm. Ayrılıklar, kinler, nefretler, katiller, düşmanlıklar, çılgınlıklar her türlü şiddet eylemleri benim vasıtamla ortaya çıkar.

İtici bir kuvvetim; zaptu rapt altına alınmazsam, ite dürte insanları ateşe düşürürüm.

Tüm yakınlık ve sevgi bağlarını koparma gücüne sahibim. Bu konuda çok yetenekliyim. Bir alevlendim mi haklı haksız ayırmam yakar, kavurur, eser savururum.

Kibir, ucub, dünya sevgisi en iyi arkadaşımdır. Beni hep destekler, abarıp kabarmamda maya görevi yapar.

Ben kortizon gibi iki tarafı keskin bıçağım; hem kendimi hem muhatabımı mahv ederim.

Beni ilim, hilim, affetme, merhamet, nezaket, insaf, adalet gibi zıtlarımla tedavi etmek isterler ama nafile; ben bu hasletlere ezeli düşmanım. Hem halimden de memnunum. Bir kabarıp bir taşıyorum, herkes sus pus oluyor. Zarar ziyan olsa da, bu otoriter baskın tavrım hoşuma gidiyor.


Gadab Tepkileri: Yüz çevirmek, ilgilenmemek, hatır sormamak, selâmı kesmek, dâvete icâbet etmemek, gücendiğini belirtmek, samimiyeti, yardımı kesmek, ticâri ilişkileri kesmek, ziyâreti, ikramı kesmek.

İnsanı her türlü kötülükten, haksızlıktan ve aşağılıktan muhâfaza eden şey, din duygusudur. Yani, kulun Yaratıcısından aldığı komuta göre hareket etmesidir. Yaradanına itaat eden aziz olur, isyan eden perişan olur. Allah’u Teâlâ canlıları bozulma tehlikesine ve bedenindeki dâhili ve hârici sebeplerle ölüme mâruz bıraktığı için, kendini fesaddan ve muayyen bir zamana kadar yaşayamama tehlikesinden koruyacak olan sebebi de kendisine in’âm etmiştir.

İnsan hararet ile rutûbetten terekküb etmiştir. Hararet rutûbeti kurutmaya çalışır. Şâyet rutûbet gıdâdan kuvvet almazsa canlının hayâtı bozulur. Bunun için Allah’u Teâlâ, hayat sâhibinin bedenine muvâfık düşen gıdayı ve iştahı yaratmıştır. Bu sâyede insan, kendini helâk olmaktan kurtarır. Bu, iç sebeptir.

Sıhhatinin ve hayatının yok olması ile alâkalı olan hârici sebebe gelince; Bunun için de Allah’u Teâlâ ateşten olan gadab tabiatını yaratıp onu fıtratında yerleştirdi. Maksadına erişemediği anda gadap ateşi parlar. Bundan çıkan alev, kalbin kanını kaynatır. Kaynayan kan, ateşin ve kaynayan suyun yukarı hucûmu gibi, beyne hucûm eder ve yüz kızarır. Kanın böyle bedene yayılması, kendisinden düşük olan kimselere gadaplandığı zamandır. Kızdığı kimse, gücü yetmediği bir kimse olduğu takdirde, bu sefer kan içeri çekilir ve kişiye hüzün gelir. Hüzün ve korku anlarında çekilen kan sebebiyle yüzü sararır. Kendisine denk bir kimseye kızmışsa, bâzan yüzü kızarır ve bâzan da solar. Böylece tereddüt içinde olur.
 

Gadabı Hazırlayan sebepler:

1- Böbürlenme, üstünlük iddiası.

2- Kıskançlık, hırs.

3- Alay, şaka ve eğlence.

4- Aşağılanmak, göz ucuyla bakılmak.

5- Yaptığının beğenilmemesi.

6- Husûmet, asık surat, sevgisizlik.

7- İhmâlkârlık, tembellik.

8- Menfaatçilik, cimrilik, bencillik.

9- Siper ardına gizlenmek.

10- Gaddarlık, adâletsizlik, zıddıyet.

11- Sahtelik, kandırılmak, güvensizlik

12- Argo, pis dil ve sövgü, gevezelik.

13- Saygı gösterilmemek.

14- Hiçe sayılmak, arka plâna itilmek.

15- Prensibinin bozulması.

16- Önem verdiğine önem verilmemesi.

Gadabın en mühim sebeplerinden biri de, avâmın gadaba şecâat, erkeklik, izzet-i nefis gibi isimler vermeleridir. Verdikleri bu isimlerle gönülleri ona meyleder. Bunu, büyük adamların gadap ve hiddetlerini anlatmakla takviye ederler. Böyle hiddet ve gadaba, şecâat adını vermek cehâlet, belki bir kalp hastalığı, aynı zamanda akıl noksanlığıdır. Bunun açık delîli; hasta sağlamdan, kadın erkekten, çocuk büyükten, ihtiyar gençten, kötü huylu faziletliden daha çok ve tez hiddetlenmesidir.

Huysuz insan, şehveti yüzünden bir lokmayı kaybettiği için, cimriliği yüzünden de bir dâneyi kaybettiği için kızar. Hatta ailesine, çocuklarına ve arkadaşlarına da kızar. Asıl kuvvetli, böyle gadab eden değil, gadap ânında kendine hâkim olandır. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Kuvvet ve bahâdırlık güreşçilikte değil, asıl kuvvet, gadab ânında nefsine hâkim olmaktır’ buyurmuştur.

Gadabı oluşturan sebeb; insanoğlunun hoşuna giden ve hoşuna gitmeyen şeyler olduğuna göre, hiddet ve gadaptan hâli kalmaz. Kişi görüşüne muvâfık olanı sevdiği gibi, görüşüne muvâfık olmayanı sevmez ve hoşlanmadığını kendisine kabul ettirmek istedikleri zaman mutlak sûrette kızar. Halbuki her hoşlanmadığı şeyde gadap zaruri değildir. Nitekim insan kan aldırmaktan da acı duyar, fakat kan alan kişiye kızmaz.

Gadaba Dair

✦ En kötü kimse, kendisinden iyilik umulmayan, kötülüğünden emin olunmayan kimsedir. Hadîs-i Şerîf

Kızdığın zaman, sükût et. Hadîs-i Şerîf

✦ Öfkelendiğinde kendisine hakim olan kimseye Cenâb-ı Hakk’ın sevgisi vâciptir. Hadîs-i Şerîf

✧ Böbürlenmek, bencillik, üstünlük iddiası ve kıskançlık gadabın kaynağıdır. Hz. Yahyâ

✦ Öfke, kendi hatalarını başkalarından çıkarmaktır. Hz. İsa

✧ İnsanların kızgınlık zamanını görmeyince itimat etmemeli. Hz. Ömer

✦ Öfke ile istek insanı kör ve sağır eder, doğru yoldan ayırır. Mevlânâ

✧ Kişi kızdığı zaman kendi suratını görse, kendisinden nefret eder, utancından kızgınlığı geçerdi. Halbuki bâtınî çirkinliği, surat çirkinliğinden çok daha fazla olur.

✦ Hiddetli isen hiçbir şey yapma; fırtınalı havada yelken açılmaz.

✧ Hilmi cehline, sabrı şehvetine üstün gelmeyen kimse, fikir ve düşünce sahibi olamaz.

✦ Dünyevi şeylere kızmak fesada sebebtir.

✧ Gadab, kül altında korunan ateş közleri gibi, kalbin derinliklerinde saklıdır. Onu, muannid cebbarların gönlüne gömülü olan kibir meydana çıkarır.

✦ Üç kişiye insanlar buğzeder: Cimri, kibirli, çok yiyen.

✧ Din ehlini kin ehlinden ayırt et, Hakk’la oturanı ara, onunla otur.

✦ Adavetle meşgul olmak, faydalı işlerle meşgul olmayı keser. Çünkü kalp iki zıtla meşgul olmaya müsait değildir.

✧ İnsanların en akıllı olanı, hiddeti en az olanıdır.



Kızgınlık için kullanılan ‘sen’ ifadeleri:

- Sen sus!: Emir.

- Sen sus, yoksa...: Uyarı, tehdit.

- Senden daha iyisi beklenir: Ahlâki.

- Sen benim gösterdiğim gibi yap: Çözüm emri.

- Sen olgun biri gibi düşünmüyorsun: Eleştiri.

- Sen çocuk gibi davranıyorsun: Aşağılamak.
 

Kişi kızdığı zaman, göklere ve yerlere bakmalı, sonra bunları yaratanı düşünüp hiddetini yenmeğe çalışmalı.


✧ Öfkeden sakınınız; çünkü öfkenin başı cinnet, sonu pişmanlıktır. Hz. Ali

✦ Allah için alçak gönüllü olup, Allah’ın kullarına karşı sertlik ve şiddetten kaçınırsa, her iki cihanda Allah onun derecesini yükseltir.

✧ Kimin Allah’a (cc) ve kıyâmet gününe imanı varsa bir müslümanı rahatsız etmesin.


Kızgınlık nereye kadar câiz?

- Kötü söze cevap vermemek iyidir, fakat susmak şart değildir.

- Her cevabı vermek de câiz değildir.

- Sövmeye sövmek, gıybete gıybet ile mukâbele câiz değildir.

- Yalan olmayan kötü söz söylemek câizdir.

- ‘Ey ahmak, ey câhil, utan, sus!’ gibi sözler söylenebilir.

- Fuhuş söz ve çirkin laflardan sakınılmalıdır.

✧ Hiçbir kul, öfkesini yutması kadar kendine yararlı bir süt veya bal yutmamıştır. Hz. Ömer

✦ Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık belirtmeksizin yumuşak ol. Hz. Ömer

✧ İnsanları dövmeyiniz; çünkü onları korkak edersiniz. Hz. Ömer

✦ Dostlar arasında kin ateşini en kuvvetli tutuşturan, münâkaşa ve mücâdeledir. Çünkü mücâdele, ayrılmanın ve arka çevirmenin ta kendisidir. Zira ayrılık önce fikirde, sonra sözde ve daha sonra işte kendini gösterir.

✧ Bir öfke anında sabır gösterirsen, yüz gün üzüntü çekmekten kurtulursun.

✦ Öfke anında acele etmekten sakınınız. Sabırda üç iyilik, acelede üç kötülük vardır.

✧ Öfkeli iken acele edeni şu üç kötülük bekler:

    1- Kendi özünde pişmanlık duyar.

    2- Halk arasında rüsvay olur.

    3- Allah katında cezâya çarpılır.

✧ Öfkeli anında sabırlı olana da şu üç kazanç vardır:

    1- İçinde sürur duyar.

    2- Halk arasında övülür.

    3- Allah katında sevap alır.

✧ Öfkenin ateşi önce sahibini yakar; sonra kıvılcımı düşmanlarına ya varır, ya varmaz. Şeyh Sadi-i Şirazi

✦ Hakâretin en ağırı, münâkaşa ve mücâdeledir. Çünkü başkasının sözünü reddetmek, onu cehâlet ve ahmaklıkla, yâhut gaflet ve o şeyi olduğu gibi anlayamamakla itham etmektir.

✧ Öfkesini yatıştırmasını bilen insan, bir şehre sahip olan insandan daha büyüktür.

✦ Kaşları sofra gibi çatılmış olan kimsenin ekmeğini yemek haramdır. Size sözle saldırmadığı sürece rahatsızlığını ve kızgınlığını dile getiren biriyle anlaşmak mümkündür.

✧ Hiddetle kalp kırmak, cehennem ateşinin mayasıdır; burada yaktığı gibi, orada da yakar.

✦ Gadab, insanın şeytana uzanan damarıdır. Hışım ateşi kendinde dalgalanmaya başlayan kimsede, şeytana yakınlık kuvvetleşir.

✧ Övülen gadab, akıl ve dinin işâretini bekleyen gadaptır.

✦  Adamın biri Selman’a gelerek:

- Bana öğüt ver, dedi. Selman da:

- Öfkelenme, dedi. Adam:

- Buna gücüm yetmez, dedi. Selman:

- O halde kızdığın zaman eline ve diline sahip ol, dedi.

✦ Allah-u Teâlâ buyuruyor: ‘Ey insanoğlu! Kızdığın zaman beni hatırla ki ben de kızdığımda seni anayım, mahvettiğim kullarla beraber seni de helâk etmeyeyim. Zulme uğradığında benim yardımımı iste ve bana râzı ol! Zira benim yardımım senin kendine yaptığın yardımdan daha hayırlıdır.’

✧ Gadabın neticesi, helak eden kin ve çekememezliktir.

✦ Kızgınlıkta gönüllere ateş salan, cehennemde yakacak olur. Mevlânâ

Gadabın Tedâvisi

1- Kalbi mühim şeylerle meşgul etmek.

2- Tevhidin galebesi, kalbin gadabını yatıştırır. Muhammed b. Ka’b şöyle demiştir: ‘Üç haslet sahibinin, imanı kemâle ermiştir. Bunlar: Huzurda iken bâtıla sapmamak, kızdığı zaman haktan ayrılmamak, gücü yettiği halde haddi aşmamaktır.’

3- Allah’a şiddetli sevgi duymak.

4- Dünyanın kötülüğünü bilip, ondan kurtulmak.

5- Benlik hissini gönlünden çıkarmak.

6- ‘Öfkesini yenen kimseden Allah-u Teâlâ, azâbını men eder’ ve ‘Öfkelenme ki, cennet senin içindir’ hadisleri mûcibince, öfkeyi yutmanın sevâbını düşünmek.

7- Kızgınlığın fenâlığını bilip, nefret etmek.

8- Hevâ, heves, arzu ve kötü ahlâka uymamak.

9- Kızgınlığı mertlik, erkeklik sanmamak. Erkek dışarıda karşılaştığı olayların sıkıntısını, âile yuvasına taşımamaya gayret etmeli, öfkesine ve kızgınlığına engel olmalı. Hele başkalarına kızmasının acısını evdekilerden çıkarmaya asla kalkışmamalıdır.

10- Hilmin, peygamber ve veli ahlâkı olduğunu düşünmek. Eyyub (as) ‘Cüz’i bir yumuşaklık, büyük kötülükleri önler’ buyurmuştur. Anlatıldığına göre, Ömer b. Abdulaziz bir adamın kamçılanmasını emretti. Sonra Allah-u Teâlâ’nın: «Öfkesini yenerler, insanların kendilerine karşı olan kusurlarını affederler» (Âl-i İmran, 134) âyetini hatırlayınca, hizmetçisine, ‘Adamı salıverin gitsin’ diye emretti.

11- Secde etmekle. ‘Dikkat edin, gadab, âdemoğlunun içinde yanan bir ateş parçasıdır. Onun şah damarlarının şişmesini ve gözlerinin kızarmasını görmüyor musunuz? Kendisine bu hal gelen kimse hemen alnını yere koysun’ Hadîs-i Şerîf  Yani en şerefli âzâsını yerlere sürsün. Bu sebeple kendi zilletini anlayarak, gadabın sebebi olan üstünlük iddiâsını atmış olur. Gadabın tedavisi vâciptir.


Adamın biri Hz. Ömer’e gelerek:

- Ya Ömer, yemin ederim ki, sen adâletle hükmetmiyor ve herkese hakkını vermiyorsun, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer’in kızdığı yüzünden belli olunca, biri Hz. Ömer’e:

- Ya Ömer, Allah-u Teâlâ’nın: «Affa sarıl, mârufu emret ve câhillerden yüz çevir» (A’raf:199) buyruğunu duymadın mı? İşte bu adam câhillerdendir, dedi. Hz. Ömer:

- Doğru söylüyorsun, diyerek kendisinde yanan hiddet ateşi hemen sönüverdi.

                   🌷    🌷    🌷

Huzurlu Bir Hayat İçin

1- İş, hareket ve sözlerinizde dürüst olun. Günün yorgunluğunu, sevdiklerinizle muhabbetle geçirin.

2- Bulunduğunuz mekanların temiz, düzenli ve huzurlu olmasına özen gösterin. Size vicdan azabı çektirecek tavırlardan uzak durun.

3- ‘Çocuğu olan çocuklaşsın’ hadisini gündemde tutun.

4- Dost ve akraba ziyaretleri yapın. Misafir ağırlayın.

5- Sevgi dolu, şefkat yüklü duygularla insani ilişkilere özen gösterin.

6- İşkolik olup alkoliklere benzemeyin. Dini ve ailevi görevlerinizi unutmayın.

7- Herkesi kendinize rakip gibi görerek normal hayat seyrinizin dengesini bozmayın. Kendinizi de vazgeçilmez görmeyin.

8- Kendinizi öncelikli olarak özeleştiriden geçirin, herkesin sizi sevmesini beklemeyin. Sevmesini bilin, sevin.

9- Hiçbir konuda dinimizin öngördüğü itidalden, istikametten ayrılmayın.

                   🌷    🌷    🌷

Allah’ın (cc) Gadap Ettikleri

Benden başka yardımcısı olmayan kimseye zulmedene karşı, gazabım çok şiddetlidir. Hadîs-i Kudsî

🌹 Hadîs-i Șerîfler...

✦ İbâdette tembellik yapmaya Allah (celle celâlühû) râzı olmaz. Az rızık için gazaplanmak, Allah’a âsi olmaktır. Günah ve isyanla berâber cisim sıhhati, Allah’ın, kullarına istidracıdır. Hadîs-i Şerîf

✦ Allah’ın en çok buğzettiği insanlar, çirkef, utanmaz, çirkin ve kötü sözleri söyleyenlerdir. Hadîs-i Şerîf

✦ Allahu Teâlâ'nın yevm-i kıyâmette en mebğuz mahluku, yalancı ve kibirlilerdir ve bir de din kardeşlerine karşı içlerinde buğz saklayanlardır. Siz bunlara mülaki olursanız siz de onlar gibi davranın. Bunlar Allah ve Resûlüne itaate çağrılsalar gayet ağır davranırlar, şeytanın yoluna ve emrine çağrılsalar süratle icâbet ederler. Hadîs-i Şerîf

✦ Bir kimse, ilmi olmadan bir kimseye muhâlefet ederse, susuncaya kadar Allahu Teâlâ’nın gadabında olur. Hadîs-i Şerîf

✦ Ey Muhacirler, ey Ensar! Şunu biliniz ki; hanımının rızâsını annenin rızâsına tercih eden kimseye, Allah, melekler ve bütün insanlar lânet eder. Ve Allah onun ne ibâdetini, ne de sadakasını kabul etmez. Ancak tevbe eder ve anasına iyi muamele ederse bundan kurtulur. Çünkü Allah’ın rızâsı annenin rızâsında, Allah’ın gazabı da onun öfkesindedir. Hadîs-i Şerîf

✦ Çok yemin eden satıcıya, kendini beğenen fakire, ihtiyar zâniye, zâlim emire Allah (celle celâlühû) buğz eder. Hadîs-i Şerîf

✦ Bir gün Ebû Mesud kölesini döverken, Resûlullah çıkageldi ve şöyle buyurdu:

‘Biliyor musun ey Ebû Mesud! Allah, senin bu köleye güç yetirmenden çok sana güç yetirir.’ Ebû Mesud da: ‘Seni Hak ile gönderene yemin olsun ki, bundan sonra kesinlikle hiçbir köleyi dövmeyeceğim’ dedi.

✦ Allah, zâlim zenginden, câhil ihtiyardan ve büyüklük taslayan fakirden nefret eder. Hadîs-i Şerîf

✦ Allah (celle celâlühû), kötü sözlü kimseye buğzeder. Hadîs-i Şerîf

✦ Allah’ın rahmetinden en uzak olan:

    1- Âlimlerin meclisinde bulunup da zulüm olarak ne söylediyse tasdik eden.

    2- Çocuklara muallim olup da onlara eşit muamele etmeyen.

    3- Yetim hakkında Allah’tan korkmayan. Hadîs-i Şerîf

✦ Kim bildiği halde haksızlığı savunup davacı olursa, Allah’ın gazabına uğrar. Hadîs-i Şerîf

✦ Allah’ın en çok gazap ettiği kimse, düşmanlıkta aşırı gidendir. Hadîs-i Şerîf, Buhari

✦ İnsanlar arasında Allah’ın en çok kızdığı kimse, barışa yanaşmayan inatçı hasımdır. Hadîs-i Şerîf

✦ Beş kimse vardır ki, Allah bunlara gazab etmiştir. Dilerse gazabını bu dünyada yerine getirir, dilerse onları cehenneme atar:

    1. Kendi hakkını aldığı halde vatandaşlarına karşı vazifesini yapmayan, korumayan, zulmeden hükümdar.

    2. İtaatkar bir toplumun reisi olup da zayıf ve kuvvetliye eşit muamele yapmayan ve hevâdan konuşan kimse.

    3. Allah’a itaatı, aile ve çocuklarına emretmeyen, dinlerini öğretmeyen.

    4. İşçiyi istediği şekilde çalıştırdığı halde, hak ettiği ücreti vermeyen.

    5. Karısının mehrini vermeyen kimsedir. Hadîs-i Şerîf

✦ Kendisi istemeden, dostu ve arkadaşından ona getirilen hediyeyi reddedene Allah buğzeder. Hadîs-i Şerîf

✦ Allah’ın gadabından kurtulmak için, gadaplanma. Hadîs-i Şerîf

✦ Allah’ın en çok buğzettiği yaratık, iman edip sonra küfre giren kimsedir. Hadîs-i Şerîf, Camiu’s-Sağir

                   🌷    🌷    🌷

✧ Allah’ın, bir âlimin devlet adamlarından birinin kapısına gitmesinden daha fazla buğzettiği bir şey yoktur. İmam Evzâi

✧ Geçmiş kitaplardan gelen haberlerde, Allahu Teâlâ Peygamberlerden birisine, ‘Sana öfkelenmemden sakın. O zaman gözümden düşersin de, dünyayı alabildiğine sana akıtırım’ buyurdu.

✧ On hasletin, on kişide olmasına Allahu Teâlâ gadap eder:

    1. Cimriliğin zenginlerde

    2. Kibrin fakirlerde

    3. Tamahkarlığın âlimlerde

    4. Haya azlığının kadınlarda

    5. Dünya sevgisinin yaşlılarda

    6. Gevşekliğin gençlerde

    7. Zulmün sultanlarda

    8. Korkaklığın harbedenlerde

    9. Kendini beğenmişliğin zahidlerde

    10. Riyakarlığın âbidlerde

✧ Bir insanın bilip yaşamaması hüccetullahu aleyhdir (O kişinin aleyhinde Allah’ın delilidir. ).

✧ Allah’ın kuluna gazap edeceğinin göstergesi, dünya ve âhirete yararı dokunmayan şeylerle meşgul olması, zamanlarını lüzumsuz şeylerle harcamasıdır. Bir kimsenin ömründen bir saati Allah’ın hoşlanmadığı bir şey ile geçerse, ne kadar pişmanlık duysa yeridir. Bir kimse kırk yaşını geçtiği halde hayırlı işleri kötü işlerinden fazla olmamış ise, Cehenneme hazırlansın. İmam Gazâli

✧ Biliniz ki Allah kiminle beraberse, o hiçbir şeyden korkmaz. Allah kime gazap etmişse, onun affını isteyeceği başka kimse yoktur. Hz. Osman

✧ Şu dünyalık toplayan ve topladıklarını Allah yolunda harcamayan kimselerin yanına gitmeyiniz. Çünkü böyle bir hareket Allah’ın buğz etmesine sebep olur. Hem olur ki, içinizden biri onların mal ve eşyasını görünce, kendisine verilen nimeti hakir görüverir. Hz. Ömer

✧ Allah’ın kuluna gadap etmesinin alâmeti, kulun fakirlikten korkmasıdır. Zünnûn                                          

✧ Allahu Teâlâ bir kuluna buğzettiği vakit ona üç şeyi verir ve ondan üç şeyi men eder.

    1. Sâlihlerin sohbetini ona nasib eder, fakat öğütlerini kabul ettirmez.

    2. Sâlih amelleri ona nasib eder, fakat ihlâsı vermez.

    3. Hikmeti kendisine nasib eder, fakat ondaki sadâkati meneder.

✧ Bir topluluk içinde, hergün yirmibeş defâ Allah’a istiğfar eden onbeş kişi olsa, o topluluğa azab indirilmez. Mekhul

✧ Yusuf bin Esbat (ra), Kur’an’ı her hatmedişinde yedi yüz kere istiğfar eder, sonra ‘Allah’ım gereğiyle amel etmeksizin Kur’an okuyuşumdan dolayı bana buğzetme’ diye yetmiş defa duâ ederdi.

✧ Misâfire tekellüf etme, sonra ona buğz edersin. Kim misâfirine buğz ederse, Allah (celle celâlühû) da ona buğzeder.

❅ Yaptığı kötü işi güzel görmek,

❅ İnsanlar hakkında hep kötü düşünmek,

❅ Kendi sahip olduğunu beğenmeyip başkalarına özenmek,

❅ Kötülük ve fuhşa teşvik, münakaşa zemini hazırlamak,

❅ Düşmanlık ve kin aşılamak,

❅ İhtilaf çıkarmak, yalan söylemek,

❅ Yalan yere yemin etmeye teşvik etmek,

❅ Fakirlik korkusu salmak, Allahu Teâlâ’yı gadaplandırır.

✧ Allah’ın buğz ettiği gülüş; gülüp-güldürmek gâyesiyle, incitici ve bâtıl sözlerle konuşmaktır.

✧ Allah, kibirlenerek çarşılarda iri göbeğiyle akılsızca dolaşan kimseye buğzeder.

✧ Kendilerine gadab olunanlar bidat ehlidir. Dalâlete düşenler ise sünneti terk edenlerdir. Sehl b. Abdullah

✧ Cenâb-ı Hak katında insanların en sevimsizleri:

    1- Haremin hürmetine riayet etmeyen

    2- İslâmda câhiliye âdetlerini arzulayan

    3- Haksız yere bir kişinin kanını dökmeye yol arayan.

✧ Kişi, farkına varmadığı bir yerden mümin gönüllerin kendisine buğzetmelerinden çekinsin. Yani kul, tenhâ yerde Allah’a isyan ettiğinde, Allah da (celle celâlühû) onun farkına varamayacağı bir yerden müminlerin gönüllerine ona buğzetmeleri hissini bırakır.

✧ Allah’ın (celle celâlühû) en çok gadab ettiği kul, malına ve çocuğuna musibet gelmeyen inatçı ve pis huylu birisidir.

✧ Kâfir, münafık, sapık, hevâsına uyan, şehvet peşinde koşan, gaddar, nefsine düşkün kimseler şeytanın yardımcıları ve Allah’ın gadap ettiği kimselerdir.

✧ Cenâb-ı Hak katında en sevimsiz olanınız: İnsanlar arasında laf taşıyan, onların hatalarını araştıran, kardeşler arasını ayırandır.

✧ Dâvud (as); ‘Ey Rabbim! En çok kimden nefret edersin?’, Allah (celle celâlühû); ‘İstihâre yapan ve istihâresi sonucu gösterdiğime râzı olmayandan nefret ederim.’ Vehb b. Münebbih

✧ İlk gadab olunan şeytandır. Çünkü o gerçeği ve Allah’ı bildiği, tanıdığı halde emrine isyan etmiştir.

✧ Allah’ın kula dargınlığı üç şeyle gelir.

    1- Allah’ın emrettiği şeyde kusurlu olması.

    2- Allah’ın kendisi için yaptığı taksime râzı olmaması

    3- Birşeyi isteyip elde edemeyince, Rabbine kızması.

✧ Allah bir toplumdan râzı olursa, hayırlılarını başlarına getirir. Gazab ederse, şerlilerini onlara baş yapar. İbni Abbas

✧ Allah bir kulunu gözden çıkarınca, onu sultanların yanına atar. Süfyan Sevri

Resûlullah (sav) bir bulut görecek olsa, bu yüzünden bilinirdi. Bir seferinde Hz. Aişe:

-Yâ Resûlullah! halk bir bulut görecek olsa, yağmur getirebilir ümidiyle sevinir, halbuki sen bir bulut gördüğünde üzüldüğünü yüzünden okuyorum, sebebi nedir? diye sorduğunda O şöyle cevap vermişti:

-Ey Aişe! Bunda bir azap bulunmadığı hususunda bana kim teminat verebilir? Nitekim geçmişte bir kavim rüzgârla azaba uğratılmıştır. O kavim azabı gördükleri vakit: ‘Bu gördüğümüz, bize yağmur getirecek bir buluttur’ demişlerdi.                                                                   

‘Mağdubi aleyhim’in önce zikredilmesinin sebebi, bunun ‘dallin’den daha şiddetli bir dalâlet, suç olması ve ceza gerektirmesidir. Çünkü hakikati bilerek isyan etmiştir.

Sahih bir hadiste ‘Mağdubi aleyhim’in Yahudiler, ‘dallin’in de Hristiyanlar olduğu zikredilmiştir. Yahudiler hristiyanlardan önce yaşamışlardır.

                   🌷    🌷    🌷
 

Yahudi ve Hristiyanlar

✦ «Ne Yahudiler ne de Hristiyanlar, sen onların dinine tâbi olmadıkça senden asla hoşnut olmazlar. De ki: ‘Yol Allah’ın gösterdiği yoldur’. Sana vahyedilenden sonra onların hevâ ve heveslerine tâbi olacak olursan, senin için Allah tarafından ne bir dost ne de bir yardımcı bulunur.» (Bakara, 120)

✦ Evinizi ve salonunu temiz tutunuz! Zira Yahudiler evlerini temiz tutmazlar (evleri pis pis kokar). Hadîs-i Şerîf

✦ Sevgili Peygamberimizin son sözü: ‘Yüce Allah Yahudi ve Hıristiyanları rahmetinden uzak etsin. Çünkü onlar kendi peygamberinin kabirlerini mescit haline getirerek üzerinde ibâdet ederlerdi.’ Hadîs-i Şerîf

✦ Aşure gününde oruç tutunuz. Tuttuğunuz zaman da Yahudilere muhalefet ediniz. (Zira onlar yalnız aşure günü orucunu tutarlar.) Siz tuttuğunuz vakit, Muharrem ayının 9. ve 11. günlerini de ilave etmek sûretiyle tutunuz. Hadîs-i Şerîf

✦ Yahudilerin selâmları parmak işâretiyle, Hıristiyanların el işâretiyledir. Müslümanların selâmları ise ‘esselâmu aleyküm’ sözüyle birlikte elle olur. Hadîs-i Şerîf

✦ Yahudi milleti 71 fırkaya, Hıristiyan milleti 72 fırkaya, benim ümmetim ise 73 fırkaya ayrılmış olacaktır. (Bu yetmiş üç fırkanın yalnız bir fırkası kurtulacak ki, bunlar da ehli sünnet ve cemaattandır. Diğerlerinin hepsi cehennemliktir.) Hadîs-i Şerîf

                ✽      ✽      ✽

✧ Hristiyan, âlim oldukça hristiyanlıktan, müslüman câhil oldukça müslümanlıktan çıkar.

✧ Yahudi, Hristiyan ve Mecûsiler esasları sağlam tutmadan amel konusunda ileri gidince, çoğu kez taatlerde nefislerini yordular. Uygun itikadı elde edip de hak dine varamadılar. Bâzıları ise prensipleri elde ettiler, amelleri ihmal ettiler. Onlar da, ‘İman ettikten sonra isyanın zararı olmaz’ diyen Mürcie’dir.

✧ Yahudiler kendileri için Tevrat’ın hükümlerinin değiştirilmesi ve zor olanlarının kolaylaştırılması için kendi din bilginlerine ekinlerinden, meyvelerinden pay ayırırlar, onlara hediyeler sunarlar ve rüşvet verirlerdi. Nitekim Ka’b b. Eşref böyle yaparmış. Bu Yahudi, kendi din bilginlerine: ‘Sizin Muhammed hakkında görüşünüz nedir?’ diye sorar. ‘Peygamberdir’ cevabını alınca, onlara: ‘Eğer, bu söylediğinizin dışında onunla ilgili bir şeyler uydursanız, benden size ödüller var’ der, Yahudi bilginleri de: ‘Bize bir süre ver, düşünelim, Tevrât’ı gözden geçirelim’ diye süre isterler. Sonra hemen gidip, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tevrat’ta yer alan niteliklerini, sıradan insanların nitelikleriyle değiştirirler ve Ka’b b. Eşref’e gelip, yaptıkları işi anlatırlar. O da kendilerine ayrı ayrı birer ölçek arpa verir.

✧ Medine’de bulunan Yahudiler, Arap kabilelerine karşı Tevrat’ta vaat edilen peygamberin geleceğinden, kendilerini güçlendireceğinden, sözlerinin doğruluğunu kuvvetlendireceğinden sık sık bahseder ve şöyle duâ ederlerdi: ‘Yarabbi! Tevrat’ta vasıflarını bulduğumuz âhir zaman peygamberi ile bize yardım eyle.’ Kur’an-ı Kerim’deki Peygamber Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelince onu inkâr ettiler. İnkârlarının sebebi, mevkî sevgisi idi.

✧ Yahudiler, bir kuşlukta 43 Nebî, bir ikindide 112 kimseyi katlettiler.

✧ İsrâiloğulları, sabahleyin 300 peygamberi öldürdü, akşam üzeri sebze pazarı kurdular.

✧ Başka milletlere kendisini benzeten kimse, müslümanlardan değildir. Öyleyse, ey müslümanlar, kendilerinizi Yahudi ve hıristiyanlara benzetmeyiniz.

✧ Yahudiler, kestikleri hayvanların etlerini nehy olunmalarına rağmen ihanet ederek saklayıp karaborsacılığı icat ettiler. Bunun için Yahudilere Hz. Allah, kesilen etlerine bir müddet sonra kokmalarını ceza olarak verdi.

✧ Yahudi hem dayak atar, hem de ‘imdat!’ diye bağırır.

✧ Yahudi kendi yumurtasını pişirmek için komşunun evini yakmaktan çekinmez.

✧ Allah’ın diğer peygamberlerle değil de, sâdece Hz. Mûsa ile konuşmasının sebebi; hiçbir Peygamberin, Firavun, Haman, Kârun ve Yahudiler gibi düşmanları; onun kavminden daha edepsiz, daha katı kalpli kavimleri olmadığı içindir.

✧ Hz. Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kâbe’nin yanında otururken gördüm. Bir ara başını semaya kaldırarak güldü ve şunu söyledi:

- Allah Yahudilere Lânet etsin!(üç kere) Allah onlara (ölmüş hayvanların) iç yağını yasaklamıştı; tutup bunu sattılar ve parasını yediler. Halbuki Allah bir millete bir şeyin yenmesini haram etti mi, onun parasını da haram etti demektir.

 

Düşmanlığın Gerektirdikleri

1- Şirk ve küfür ehlinden nefret etmek, onlara dâimi bir düşmanlık üzere olmak. İbrahim aleyhisselâm’ın çağlar ötesinden tüm küffâra karşı evrensel haykırışı gibi «...Beni yaratan hariç, sizin tapmakta olduğunuz ilâhlardan kesinlikle uzağım. O yaratan, beni hidâyete ulaştıracaktır» (Zuhruf, 26-27) demektir ve bunu gönülden hissetmektir!..

2- Kâfirleri sevmemek, onları dost edinmemek. Allahû Teâlâ: «Ey îmân edenler! Benim düşmanımı da sizin düşmanınızı da dostlar edinmeyin» (Mümtehine,1) buyurmaktadır.

3- Küfür toplumunu herhangi bir zaruret olmadıkça, dinin emirlerini açıkça yapma imkânı bulunmadığı sürece yurt edinmeyip, terk etmek ve oraya gitmemek. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Müşrikler arasında ikâmet eden müslümanlardan beriyim’ buyurmuşlardır.

4- Kâfirlere direk yardım etmemek. Müslümanlara karşı onlara yardım etmemek, herhangi bir övgüde bulunmamak. Onlardan yardım almayıp sırdaş da edinmemek ve önemli işlerin başına onları geçirmemek.

5- Onların ölülerine rahmet dilememek ve istiğfarda bulunmamak. Allahu Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde: «Ne Peygamberin, ne de mü’minlerin, cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru olmaz» (Tevbe, 113) buyurmaktadır.

6- Onlara şirin görünüp, dalkavukluk yapmamak ve din adına onları idâre etmemek. Allah (celle celâlühû), «Onlar isterler ki, sen onlara yumuşak davranasın, onlar da sana yumuşak davransınlar» (Kalem, 9) buyurmaktadır.

7- Onların sohbetlerini ve meclislerini de terk etmek gerekir. «Zâlimlere asla meyletmeyin. Aksi takdirde Cehennem ateşi size dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım görmezsiniz.» (Hud,113)

8- Onların kanunlarıyla yargıya gitmemek, Allah ve Resûlü’nün hükmünü terk ederek o yasalara rızâ göstermemek «... Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse; işte onlar, kâfirlerin ta kendileridir.» (Mâide, 44) Bir başka âyet-i celilede Allahu Teâlâ: «Sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen kitaplara îmân ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Onlar, bâtıl yolda olanların) önünde muhakeme olunmak (yargılanmak) istiyorlar. Halbuki o bâtılı inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor» (Nisâ, 60) buyurmaktadır.

9- Kâfirlerin emirlerine itaât etmemek: «Ey îmân edenler! Eğer kâfirlere itaât ederseniz sizi gerisin geri küfre çevirirler de hüsrana uğrayanlar olursunuz.» (Âl-i İmran, 149).

10- Dini ve dünyevi konularda onların âdetlerine uymamak, onlara benzememek. Onların dinî sembollerini alma ya da yeme, içme, giysi ve benzeri âdetlerini uygulama gibi şeylerden kaçınmak gerekir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem); ‘Bir kavme benzeyen kimse onlardandır’ buyurmuştur.

11- Onların düğün ve bayramlarına katılmamak, onları tebrik etmemek. Bazı âlimler: «... Ve yine Rahman olan Allah’ın kulları, yalan yere şehâdet etmezler (tanık olmazlar). Boş söz ve çirkin bir davranışla karşılaştıkları zaman vakarla oradan geçip giderler» (Furkan, 72) âyet-i celilesini tefsir ederlerken ‘yalan yer’den maksadın kâfirlerin bayramlarına katılmak şeklinde olduğunu vurgularlar.

Gazaba Uğrama Sebepleri

Kitabına rahmetiyle başlayan Yüce Mevlâmız buyruk dinlemeyenlerin gadabına çarpılacaklarını beyan ederek kullarına tedbir alma şansı tanımış, yine bir nevi rahmet etmiştir. Gadabından sakınmak için dikkat etmemiz gereken hususları şöyle sıralayabiliriz:

İnkar-Şüphe, İtiraz, Tartışma, Günah, Mâsivâ, Bedbahtlık-Şekavet, Cehâlet, Nankörlük, Menfaatçilik, Bencillik, Şeytan, Kötü arkadaş, Aldatmak, Hıyanet, Dünya sevgisi, Şöhret, Lüks gösteriş, Mevki sevgisi, Hırs, Benlik, Ucub-Riya, Hased, Kötü âlim, İnat, Küstahlık, Müstehcen-Argo konuşmak, Hile, Acele, Tembellik ve Rahata düşkünlük, Dalkavukluk (Yağcılık), Çok konuşmak, Yalan, İftira, Dedikodu, Alay.


❈ İnkâr - Şüphe

İnsanoğlunun ortak özelliklerinden biri de, yaratılışı gereği, dini bir inanca ihtiyaç duymasıdır. Tarihi araştırmalara göre; medeniyetsiz ve kentsiz toplumlara rastlanmış, fakat inançsız toplumlara rastlanmamıştır. İnsan bedeni ihtiyaçlarını gıdayla karşıladığı gibi, ruhi ihtiyaçlarını da din ve inançla karşılamaktadır. İnsanın ruhi yönünü ihmal etmek veya yok saymak, insanı yok saymak gibidir.

Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de: «Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım» (Zariat;56) buyrulmuştur.

Dinsiz, inançsız toplum oluşturma ideolojisi ile ortaya çıkan komünizm, bir asır bile dayanamamıştır. Hem de bu çöküş, inancın karşısında yer alan düşünceye sahip olanların iddia ettiği gibi dinin veya inancın bir uyuşturucu olmadığı, aksine inançsızlığın bir uyuşturucu olduğunu, bütün dünyaya göstermiştir. Zira ateist düşünce ve hayat tarzı, insanları bunalıma sokarak felakete sürüklemektedir.

Dinin varlığını hukuki olarak red etmeyen, fakat temsil ettiği hayat felsefesiyle dine yer vermeyen toplumlarda da durum bundan pek farklı değildir. İnkarcılık, insanı ruhi bunalıma sürüklemekte ve ruh sağlığını bozmaktadır. Sağlığı bozulan insanlar zararlı alışkanlıklara ve sapıklıklara yönelmekte, toplum için tehlike arzetmektedirler. Ekonomik olarak gelişmiş kabul edilen ülkelerde inançsızlığından dolayı insanların mânevi bunalımlara düştüğü, intiharların hızla arttığı görülmektedir. Böyle bir toplumda sosyal yapı bozulur. Çünkü sıkıntı ve felaketlerle karşılaşan insanlar sığınacak bir güce ihtiyaç duymakta, düştüğü inanç bozukluğunda o mânevi gücü bulamayınca sıkıntıyı aşamamakta ve sonu hüsran olmaktadır.

İnançsızlığın felaketlerini gören toplumlar, yine çareyi inanca dönüşte bulmaktadırlar.

Küfür, Allah’ın kanunu itiraf etmemektir; Kur’an’daki 250 hüküm âyetinin ve 500 hüküm hadisinin yok sayılması gibi.


İnkârcı filozofun biri yolda giderken bir müminin:

«Benim gibi ihsanda, ululukta emsalsiz olan tek Allah’dan başka kim vardır ki, suyu tekrar kaynağına getirebilsin» âyetini okuduğunu duydu. Duyduklarını inkâr ederek:

─ Suyu külünkle biz kazıp çıkarırız. Belin ve kazmanın darbeleriyle yerin dibinden kaynatırız, dedi.

Filozof gece rüyasında aslan gibi bir adam gördü. Adam filozofa bir tokat vurarak iki gözünü kör etti:

─ Ey kötü insan, eğer söylediklerin doğruysa, iki çeşme olan bu göz pınarlarını da kazma ile nurlandır, dedi.

 Filozof korkuyla sıçrayarak uyandı. İki gözünün kör olduğunu gördü. Ah-vah etti, fakat iş işten geçmişti.

 

❈ İtiraz

Gerçeği bildirmek, hakkı meydana çıkarmak, yanlışı düzeltmek iddiasıyla yapılan itirazlar ve iddialar, çoğu kez fayda yerine zarar getirir. Başkasını düzeltme uğruna kişi ahlâkını bozar, değerini düşürür ve kendinden uzaklaştırır.

‘Hayır öyle değil’ diye söze başlayan, her şeye itiraz eden kimse, her an kalp kırdığının, gönül incittiğinin ve günaha girdiğinin çoğu kez farkına varmaz. İtirazcının oluşturduğu huzursuz ortam, bozulan çehrelerin, kesilen ilgilerin, yok olan sevgilerin sebebi olur.

Sözü sanatlı söyleyip, edebî ve edepli olmakla, doğruya ve gerçeğe ilginin, kabulün artması sağlanır ancak. İncir çekirdeğini doldurmayacak meseleler için büyük münâkaşa ve tartışmalara girmek, dargınlık ve kırgınlıkları dâvet etmek, hep boş itirazcılığın ve kendini beğenmişliğin ürünüdür.

İstanbul muhasara edilirken, Bizans papazlarının devenin iğnenin deliğinden geçip geçmeyeceğini tartıştıkları gibi; zamanlı-zamansız, yerli-yersiz ‘hayır öyle değil’ diye başlayıp olur olmaz şeylerin tartışmasına girmek, sözün ve zamanın boşa israfıdır; bu ise müslümana yaraşmaz.

İmâm-ı Gazâli, ‘hayır öyle değil’ sözünün: ‘sen bilmezsin, anlamazsın, sen ahmaksın, yalancısın; ben doğruyum, akıllıyım, bilirim’ anlamına geldiğini ifade eder.

Başkasının fikrini beğenmeyip itiraz eden; bencilliğini, hasedini ve çekememezliğini de açık eder. ‘Sen zaten her şeye itiraz ediyorsun’ diye yavaş yavaş toplumdan itilmeye başlanan kişi, içine düştüğü yanlızlığa üzülmeye başlar, fakat bu huydan vazgeçmeyi düşünmez. Bir ömür sevmeyen-sevilmeyen, kınayan-kınanan kimse olur.

Aynı sudan sulanıp, aynı toprakta biten meyve ve sebzelerin tadı, rengi, biçimi ve kokusu ayrı ayrıdır. Bunları kınama yerine şükür gerekir. Başlı başına bir kâinat olan insanın diğer insanlardan farklı olması, farklı düşünmesi, fizik farklılıkları kadar tabidir. Aynı noktaya bakan iki insan, aynı şeylere bakmalarına karşılık farklı şeyler görürler.

Farklılaşmaları fakirleşme anlamına gelen bir zıdlaşma olarak almak yerine, zenginleşme anlamına gelen bir uzlaşmaya dönüştürmek gerekir. Kur’ân mucizesinin kıyâmete kadar devam etmesi; her asırda ve her âlime göre ayrı ayrı tefsir ve tevile müsait oluşuyla da alâkalıdır. Farklı görüş ve düşüncenin gerekliliğini ve saygıdeğerliliğini ifade eden bir örnektir bu durum.

Gereksiz biçimde tartışmadan kaçınıp, hayati önemi hâiz konularda gerçeğin ortaya çıkması için yapılacak tartışmaların; âdâbı- usûlü, zamanı ve zemini vardır. Buna riâyet edilmezse, şifa veren neşter cinâyette kullanılmış olur. Dini konuda yapılacak tartışma, dini bilgilere vukûfiyetin yanında, oniki hususa da riâyet etmesi gerekir. Dini konuda yapılacak bir tartışma için dikkat edilecek oniki husus, Ömer Nasuhi Bilmen’in Istılahat-ı Fıkhıyye kamusunda ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

İtiraz, günlük hayatımızın tadını fazlaca kaçıran şüphecilik, kötü zan, tembellik, nefsi arzular, inatlık, tahkir edip alaya alma arzusu gibi kötü huy ve alışkanlıklardan beslenir.

Olur olmaz itiraza alışan, insanlara itiraz eden kimse, çoğu kez Allah ve Resûlüne de itiraz etmede beis görmeyerek felâketini hazırlar. İslâmi hükümler kafasına yatmaz itiraz eder, ilâhi takdir ve adâleti anlamaz, ‘Keşke şöyle olsaydı’ der, itiraz eder. İnsanın ve eşyanın nasılını niçinini araştıracağına, ilâhi bir hükmü sorgular bir biçimde ‘nasıl’ ve ‘niçin’i kullanarak, azgınlaşır, sapkınlaşır.

Teslimiyet güneşi Resûlü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Nasıl ve niçin diyenin vay haline’ buyurarak itirazcıyı uyarır. Müslüman kelimesinin kökü, kabul ve teslimiyettir. Müslümanlık, anlamsız itirazların zebunu olmak yerine, teslimiyet yolunu seçmektir. Teslimiyetin zirve noktası Sıddıklık mertebesidir.


Deme şu niçin şöyle,
Yerindedir ol öyle,
Sen sonunu seyr eyle,
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.

 

✧ İtirazı tekrarlamak günahı zikir gibidir. Hz. Ali

✧ Kusurları söylendiğinde ‘öfkeliyim, vurdum duymazım’ diyen birine, Abdurrahman Taği: ‘Senin asıl hastalığın, kusurların söylendiği zaman cevap vermeye kalkmandır’ der.

✧ Bilip bilmeden itiraz etmeyi huy haline getirmek, kişiyi sevimsizleştirir, muhatabı usandırır.

✧ Fazla itiraz karşısında hakikatin asaleti kaybolur.

✧ Eğer kalpler bildiği şeyi inkâr ederse, ters yüz edilir ve onlara mühür vurulur. Ebû Ubeyde el-Hacib

✧ Bir şeyi eleştirmek, onun zıddını övmektir. İ. Gazali

✧ Basit kimse en küçük bir tenkide aldırır; akıllı ise eleştirenlerin fikrini kapmaya çalışır.

✧ Teftiş edildiği vakit sevinen, tenkit edildiği vakit gülen kimse büyük adamdır. Hak ehli ile çarpışan çarpılır.


İki Kat Para

Gevezenin biri konuşma sanatını öğrenmek için Sokrates’in okuluna kayıt olmak ister. Fakat Sokrat, diğer okullara göre iki kat para ister. Adam itiraz eder. Sokrat şöyle açıklar :

- Sana bir değil, iki şey öğreteceğim: Birincisi konuşmayı, ikincisi de susmayı. Bu yüzden iki kat para istiyorum.


❈ Tartışma

 Mirâ, her ne şekilde olursa olsun başkasının sözüne itiraz etmektir. İtiraz, cümlede, telaffuzda, manada ve maksatta olur.

Mücâdeleden maksat, onu sözlerinde küçük düşürmek, techil etmek ve kusurlu tanıtmak ve kendini büyük göstermektir. Mâlik b. Dinar demiştir ki, ‘Mücâdele, kalbi katılaştırır ve kini uyandırır.’

Hidâyetle istikâmet üzere gitmeye başlayan milletler, sonradan, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirmiş olduğu îtikadi, amelî ve ahlâki hususlar hakkında yersiz münakaşalara girmekten, aleyhte deliller getirmeye kalkışmaktan dolayı sapıtmışlardır.

Mü’min, mümkün olduğu kadar münakaşadan uzak durmalıdır. Zîra meseleleri münakaşa yolu ile ele almak, faydadan çok zarar verir. Bilhassa insanlara İslâm’ı tebliğ–ta’lim ve onların terbiyeleri ile meşgul olan kimselerin, elinden geldiğince münâkaşadan kaçınması gerekir. Çünkü ‘Her on münakaşadan dokuzu, tarafların kendi düşüncelerine daha çok bağlanmasıyla neticelenir.’ Câhil ve münkir insanları, münâkaşa yoluyla mağlup etmeye imkân yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de, «(Habibim!) Sen affı (kolaylık yolunu) tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.» (A’raf, 199) buyrulmuştur.

Bundan dolayı, imkan nispetinde münâkaşadan uzak kalmak, mü’min için en münasip yoldur. Bununla beraber, münâkaşaya mecbur kalınmış ve iknâ etme imkânı da varsa, iknâ ederek; değilse, susturucu cevaplarla ilzam ederek hak ve hakikat ortaya konulmaya gayret edilir.

Dini meseleler iddia, münakaşa, benlik hisleri karıştırılarak müzâkere mevzuu yapılmamalıdır. Zîra hislerin, enâniyet ve benliklerin ayaklandığı bir vasat içinde İslâmi mesele müzâkere edilirse, gerçeği bulmak, bulunsa bile kabul etmek zorlaşır. Taraflar hakkın ve doğrunun nerede olduğunu aramaktan ziyade kendileri haklı çıkıp, mahcup olmamaları hususunu düşünür, ona göre hareket ederler, bu ise doğruyu aramak değildir. Münazara ile inat eden kimsenin srtını yere getirmek istediği için bu türlü hilelere baş vurursa, yine mekruh olmaz

Dünyevi hiçbir konuda kavga ve münâkaşa câiz değildir, değmez de. Çünkü insandan daha kıymetli hiçbir şey yoktur. Bütün varlıklar insana hizmet için var olmuşlardır. Bu nedenle basit bir dünyalık şey için, Beytullah’dan daha kıymetli olan mü’minin gönlünü kırmak uygun olmaz. Ancak, dini bir mesele için enâniyeti içine katmadan, üstünlük taslamadan ehil kimselerin, münâzara şartlarına uygun olarak tartışmaları câizdir. Zîra yanlış şeyi duyan kimsenin, buna susması kadar zor bir şey yoktur. Onun için, haklı olduğu halde susana cennetin ortasında yer hazırlanmıştır.

Tartışmaların en şiddetlisi, itikat ve mezhep mücadeleleridir. Zîra mücadele fıtri bir haldir. Bir de sevap eklenince, mücadelede hırs artar. Bu sırf hatadır. İnsana yakışan kıble ehlinden dilini çekmektir. Seleften bazıları demiştir ki, ‘Kur’an ve hadislerle verdiğin cevabı kabul etmeyen kimseye vereceğin en güzel cevap, sükûttur.’

Mücadele yolu ile değil, gizli nasihat yoluyla ikaza çalışmalıdır. Nasihatın fayda vermeyeceğini anlayınca, onu terk edip nefsiyle meşgul olmalıdır. Zîra Resûlullah ‘Ehl-i Kıbleden dilini çekene Allah rahmet etsin. Ancak gücü yeterse, güzelce söylesin’ buyurmuştur. Bu sözü Peygamberimiz yedi kere tekrarlamıştır.

İlmi, âdâbı güzelce bilmeyenler, kelâm, hikmet, hilâfiyyet, usul-ü fıkıh ilimlerini lâyıkıyla anlamayanlar, ilim sûretiyle mübâhese ve münâzaralara kâdir olamazlar.

                ✽      ✽      ✽

✧ Hiçbir toplum tartışmaya girmeden, helâk olmaz. Hadîs-i Şerîf

✧ Haklı olduğu halde mücadeleyi terk eden kimse için, cennetin ortasında bir köşk inşâ edilir. Haksız olduğu halde mücadeleyi terk eden için de, cennetin kenarında bir beyt bina edilir.

✧ Her kim doğru olmayanlarla tartışırsa, eksikliğe düşer ve aklı şaşırır kalır.

✧ Allah (celle celâlühû), bir kulunun hayırlı olmasını isterse; önüne amel kapılarını açar, boş münakaşa ve tartışma kapılarını kapatır. Bir kulun şerli olmasını dilerse; amel kapısını kapatır, cedel kapısı açar. Maruf el-Kerhî

✧ Hiç biriniz haklı olsa dahi çekişmeyi bırakmadıkça, imanın hakiki lezzetini bulamaz.

✧ Hiç biriniz haklı olsa dahi çekişmeyi bırakmadıkça, imanın hakiki lezzetini bulamaz.Mücadeleci kimse, hasmına üstün gelme duygusundan kendini alamaz. Her vesile ile kendinin hasmına nispetle daha üstün olduğunu ispatlama gayreti içinde olur. Gâlip geldiğinde de bundan büyük bir gurur ve haz duyar.

✧ Hiç biriniz haklı olsa dahi çekişmeyi bırakmadıkça, imanın hakiki lezzetini bulamaz.Dostu kaybedip, tartışmayı kazanmak akıl kârı değildir.


Calinus bir gün talebelerine:

─ Bana falan ilâcı getirin içeceğim, dedi.

 Öğrencileri itirazda bulundular:

─ Efendim, o ilâç deliler içindir. Halbuki siz bir dâhisiniz.

Calinus:

─ Bugün bir deli önce yüzüme baktı, sonra bana göz kırptı. Daha sonra da üstümü başımı yırttı. O deli eğer bende kendine benzer bir yön bulmasaydı, bana bunu yapmazdı. Hiç kimse kendi cinsinden olmayana musallat olmaz; iki kişi birbirine sataştı mı aralarında mutlaka bir ortaklık aramak lâzımdır, dedi.


❈ Günah

‘Fücur’ sözlükte, yarmak, bir şeyi genişçe yarıp açmak anlamına gelmektedir. Fecr de aynı anlamdadır.

Bu kökün fiil hali ve ‘fecr’ kelimesi Kur’an’da olumlu anlamda; yarılıp açılmak, fışkırmak, yeri açıp kaynak fışkırtmak manalarında kullanılmaktadır.

Olumsuz anlamdaki yarmak, yırtmak anlamını ise ‘fücur’ kelimesi karşılamaktadır. Fücur, din ve dindarlık örtüsünü çekinmeden yırtmak, günaha dalmak, haktan bâtıla sapmaktır. Bu şekilde din örtüsünü yırtıp atanlara facir denir. Facirin çoğulu füccar veya fecere şeklinde gelir.

‘Fücur’ bir başka deyişle; haktan sapmak, hak yolu yarıp kötülük ve isyana düşmek, sınır tanımaz bir şekilde günah işlemektir. Zina ve edep dışı günahlara da fücur denilmektedir.

Câhiliyye devri Arapların haram aylarda yaptıkları savaşlara günah işlenen günler anlamında ‘eyyâmü’l ficar’ adı verilirdi.

‘Fücur’, şehvet (aşırı istek) gücünün ileri dereceye varması veya nefsin kişiye şeriat va ahlâk ilkelerine aykırı işler yapmaya sevkeden özelliği şeklinde de tanımlanmaktadır.

‘Günah’ kelimesinin aslı ise Farsçadır. Kur’an’da ‘cünah’ şeklinde geçer.

‘Cünah’ kelimesi, Kur’an’da yirmibeş defa yer almaktadır. Ancak bu kelime ya ‘lâ cünâha’ veya ‘leyse cünâha’ şeklinde geçmektedir. ‘Bir günah yoktur, bir sakınca yoktur veya mahzur yoktur, günah olmaz, günah işlenmiş olmaz’ gibi anlamlara gelen bu kelimenin Kur’an’da bu şekilde yer alması oldukça dikkat çekicidir.

‘Cünah’ kelimesinin sözlükteki karşılığı, ‘ism / hata’ sözcüğüdür. ‘İsm’ kelimesi de, Kur’an’ın insanın hatalı davranışlarını nitelendirmek için kullandığı kelimelerden birisidir.

Allah’ın emrine karşı gelme, yasaklarını bilerek çiğneme, İslâm’ın ilkelerinden sapma, ihmal etme, sürçme ve karşı gelme gibi hatalı fiilleri tanımlamak için Türkçede ‘günah’ kelimesini kullanıyoruz. ‘Cünah’ kelimesi bu hataların yanlızca bir kısmını, ‘ism’ sayılan çeşidini ve biraz da mahzurlu olan davranışları anlatmaktadır.

Kur’an, ‘günah’ olgusunu ifade etmek üzere on beş kadar kelime kullanmaktadır. Bunların arasında bir anlam yakınlığı olsa bile, her biri insanın yaptığı her bir hatanın türünü, hatanın yanlış mantığını, ya da günahın arkasında yatan niyeti ifade etmektedir. Ancak hepsinin ortak noktası; nefse, şeytana, karanlık ve kötü işlere yenik düşmeyi, sıkıntı ve ızdırabı, toplumsal huzursuzluk ve kaosu, çirkin ve bayağı davranışları, dengeyi bozmayı ve haddi aşmayı ifade etmeleridir.


Günah işleme arzusu

1. Hacis: Nefse ilk gelen arzu

2. Hatır: Nefiste devam edip duran arzu

3. Hadisunnefs: Nefiste işleyip işlememekte doğan tereddüt

4. Hemma: Bu işi tercih etmeye niyet

5. Azim: Yukarıdaki niyetin kuvvet bulması


Hadîs-i Şerîfler...

✦ Husumete devam etmen sana günah olarak yeter.

✦ Her mümin, günah ile eskimiş, tevbe ile yamanmıştır. Bunların hayırlısı, tevbe halinde ölenidir.

✦ Duyduğu her şeyi söylemesi kişiye günah olarak yeter.

✦ Bir günah işlediğin zaman hemen arkasından bir sevap, bir iyilik yap ki onu mahvetsin. Gizli günaha gizli iyilik, aşikar günaha da aşikar iyilik yap.

✦ Herkes affedilir, ancak günahlarını açıklayanlar müstesna.

✦ Kişinin kendisini kusurlu ve suçlu bilmemesinden beter günah olamaz.

                ✽      ✽      ✽

İşlenmesi yasaklanan günahlar üç kısma ayrılır:

1- İnsanların hayatı ve sağlığı ile ilgilidir: Adam öldürmek, temiz olmayan şeyleri yemek ve içki içmek gibi...

2- İnsanların birlik ve berâberlikleri ile ilgilidir: Kızmak, haksızlık, zulüm ve israf gibi insânî ilişkilerin kesilmesine vesile olan hareketler.

3- Nesepleri korumak, ırz ve nâmusa saygı göstermek ile ilgilidir: Zinâ ve mahremlerle evlenmenin yasaklanması gibi.

✧ İç yüzün tamamen kararmış olmasının alameti, günaha girip de istiğfar ihtiyacını duymamaktır ve bu halden lezzet almaktır.


Uyarı!

Ey tv yoluyla fuhuş kusanlar!

Hariminde bu vahşete susanlar.

Sözde uygarlığa mühür basanlar.

Uyanın ölmeden, ‘Lânetullah’ var.

 

Ey müslim künyeli namaz kılmazlar.

Şeytanla yarıştan geri kalmazlar.

‘Kalbimiz temiz’ derken hiç sıkılmazlar.

Yönelin kıbleye, ‘Gazâbullah’ var.

 

Ey baş sorumlular, sizde kumanda.

Şeytan ekranlarda, millet tuğyanda.

Dünya uçurumda, barış İslâmda.

Koşalım nurlara, ‘Rahmetullah’ var.

 

Ve sen garip nefsim, umutsuzlanma.

Düşün Peygamberi, dünyaya kanma.

Hayat imtihandır, sabırsızlanma.

Gün, yevmü’l-beterdir sakın aldanma!

Erinde, gecinde ‘Selâmullah’ var. M. E. Keşşafoğlu
 

Günaha ısrar

«Onlar bile bile günaha ısrar etmezler.» (Âl-i İmran:135)

Bütün ümmetim muaftırlar. Ancak, mücâhirler değil. Hadîs-i Şerîf

Yani Allah-u Teâlâ, onları affetmiştir. Ancak mâsiyeti âşikâre işleyenleri affetmemiştir. O kimse ki, gece amel işler ve onu Rabbi setreder, sonra sabahlar, ‘Ey falan, ben akşam şunu şunu işledim’ der. Allah-u Teâlâ’nın setrettiği şeyi ortaya döker. Bundan dolayı da dünyada had cezâsıyla, âhirette ise azap olunmakla cezalandırılır. Bu, Allah’ın setrini tahkir etmektir.

Israr, kararlılık, hayır işlerde olursa güzeldir, ‘azim’ ismini alır, sahibini sabikundan (yarış edip geçenlerden) kılar. Mübah işlerde ısrarın üçten fazlası hoş değil; haram işlerde, kötü alışkanlıklarda ısrar haram olur. Bu şer işlerdeki ısrar, inat kökenli olup şeytani bir tavırdır. İnsan bilmeden yanılarak bir hata işler bunu farkeder etmez o günahı hemen bırakırsa, affollacağına dair ilâhi ferman nâzil olmuştur. Ama tam aksine bile bile inatla ısrarla günaha tövbe etmeyip devam ederse, bu günahların affı umulmaz.

Günahda ısrar, işlediği günahı hoş görmek, kendini mazur görmek inançsızlıkla alakalıdır.

Ya da ‘kişi men olunduğuna haristir’ hadisi mucibince nefsin, yasağa, günaha meyli, aldığı fani lezzetler ısrara sebep olur.

Israrın en büyük sebebi de her kötülükte olduğu gibi cehâlettir. Ya yaptığı işin günah olduğunu bilmiyor ya da günahının derecesini, cezasının nasıllığını, niceliğini, kendine olan zararını bilmiyor. Şeytana ve nefse getirebileceği sağlam delil yok, onlara yenik düşüyor.

Bazen günaha ısrara, çevresindeki arkadaşları, yakınları da sebep olur. ‘Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde arkadaşını iyi seçsin’ hadîs-i şerîfi bu gerçeği ortaya koymaktadır. «Keşke filanı dost edinmeseydim, beni yoldan sapıttı» (Furkan:42) diye pişman olma günü gelmeden günaha sevk eden, teşvik eden kimselerden isterse en yakını olsun uzaklaşmak gerek.

Günahlara ısrar etmek insanı perişan hallere sokar, hayatı çekilmez hale getirir. İnsanın hissiyatını, şahsiyetini, saygınlığını yok edip insanı hayvandan aşağı bir derekeye indirir, tedavisi olmayan yaralar açar. Abdülhakim Arvâsî


Ahmaklık hatada ısrar etmektir.                                                                

İçkiye devam eder, sarhoş ayyaş olur.

Uyuşturucuya devam eder, bağımlısı olur.

Zinaya devam eder, kötü yollara dalar.

Kumara devam eder, her şeyini kaybeder.

Sigaraya devam eder, sıhhatini yitirir.

Açıklığa devam eder, haya damarı çatlar.

Hırsızlığa devam eder, gangster olur.

Hileye devam eder, sahtekâr olur.

Kibre devam eder nemrut,

Hasede devam eder yahudi,

İnada devam eder şeytan,

Tecessüse devam eder casus,

Gıybete devam eder yamyam,

Taklide devam eder maymun,

Kine devam eder düşman,

Günahlara devam eder sonunda pişman olur.
 

Hadîs-i Şerîfte ‘İnsan günah işleyince kalbine siyah bir leke olur’ buyruluyor. Bu lekeler çoğala çoğala kalp aynasını tamamen kaplar, artık o kalp meleğin ilhamını yansıtmaz, sırf şeytanın vesvese verdiği yer olur. Bu durumda Allah bu kalbi mühürler. Kulak sağır, göz kör olur. Artık gerçekleri duyamaz, göremez, anlayamaz hale gelir. Kısacası günahlara ısrar, kalbin mühürlenmesine zemin hazırlar.

 

Gözyaşı, Kalbin Abdestidir

«Muhakkak kendisine daha önce ilim verilenler, ağlayarak secdeye kapanırlar, huşuuları ziyade olur.» (İsra, 109)

Sultan-ı ezeli, müminun sûresinde namazı huşuyla kılanların kurtulduğunu müjdeliyor. Kalbi Allah sevgisi, Allah korkusuyla dopdolu olan mümin, kıyamda okuduğu âyetlerin etkisiyle gönlü coşar, gözyaşları ile secdeye kapanır. İltifat-ı ilâhiye mazhar olur.

Gözyaşı, mânevi kirlerden arındıran, muhabbeti coşturan, aşk ateşini tutuşturan bir rahmet eseridir. Sırf Allah için dökülen bir damla yaş, binleri sadaka etmekten üstündür. Huşu ile akıtılan gözyaşları, cehennem lavlarını söndürür. Zaman gelir, akıtılan göz yaşları göze nur, gönle sürur olarak yardıma koşar.

Aynı zamanda göz yaşı, «Az gülün çok ağlayın» (Tevbe, 82) emrine imtisal etmektir.

                ✽      ✽      ✽

✧ Kara, lisandır; deniz ise gönüldür. Lisan fesada gittiğinde nefisler ağlar. Gönül fesada gittiğinde melekler ağlaşırlar.

✧ İnce insan, yüzünü gözyaşlarıyla yıkayan insandır.

✧ Allah korkusundan dolayı bir damla yaş akıtmak, benim için bin altın sadaka vermekten daha sevimlidir. Abdullah b. Ömer

✧ Göz yaşının değeri ve pahası, ağlamaktan lezzet bulmaktadır.

✧ Ağlamak ibâdettir; Hakk’a karşı tevâzu göstermenin şiddet hâlidir. Yaşlar hem gözünüzden, hem de gönlünüzden aksın!..

✧ Allah için olan göz yaşı, mağfiret ve rahmeti celb eder.

✧ Yaptığı musibet işleri görememek, gözlerin Hakk nûrundan perdelenmiş olduğuna alâmettir. Dolayısıyla ağlayamaz da...

✧ Dünyevi sebeblerden dolayı ağlamak, insanı cehenneme yaklaştırır.

✧ Bebeklerin doğarken ağlamalarının sebebi, şeytan dokunduğu içindir.

✧ Ancak şu şahıslara şeytan dokunmamıştır:

Kadınlardan:           Erkeklerden:

1- Hz. Hatice             1- Hz. Îsâ

2- Hz. Fâtıma            2- Hz. Mûsâ

3- Hz. Meryem          3- Hz. İbrâhim

4- Hz. Asiye              4- Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)

✧ Su inen yeşerir. Göz yaşı dökülen yere ise rahmet yağar. Mevlânâ

✧ Rivâyete göre cehennemlikler o kadar şiddetli ağlarlar ki, sonunda göz yaşı yerine kan ağlamaya başlarlar. Bunun üzerine cehennem meleği Mâlik der ki:

– Bu ağlama ne kadar güzel bir ağlama; ama keşke dünyada olsaydı...!


    Bir anlık emânetle ne türlü övünelim;

    Gel rahmet kapısında ağlaşıp dövünelim. N.Fazıl


❈ Mâsivâ

✧ Şakik-i Belhi şöyle demiştir: Dört bin hadîs-i şerîf içinden dört yüz tane, bundan da kırk tane ve nihayet bunların içinden de şu dört Hadîs-i Şerîfi seçtim:

1- Kalbini kadına bağlama; zira bugün senin ise, yarın başkasındadır. Eğer kadına itaat edersen cehenneme atılırsın.

2- Kalbini mala bağlama. Zira mal sana emanettir; bugün senin ise yarın başkasınındır. Başkasının malı için kendini yorma. Başkasına hoş gelir, fakat günahı sanadır. Eğer kalbini mala bağlarsan, Allahu Teâlâ’nın haklarını gözetemezsin. Kalbine fakirlik korkusu girer ve şeytana itaat edersin.

3- Herhangi bir şey hususunda kalbinde bir sıkıntı olursa, o şeyi terk et. Zira müminin kalbi, şâhit yerindedir. Şüphelilerden sıkılır, helâlde ise sükûnet bulur.

4- Bir şeyin makbul olacağı hükmüne varmadan o işi yapma.

✧ Günah ve dünya sevgisiyle hastalanan kalplerinizi, dünyadan soğuyarak ve günahları terk ederek tedavi ediniz. Ahmed b. Ebû Havari


Onlara tezellül edip minnet çekme.

Onlara temellük edip boyun eğme.

Onların arkasına düşüp zahmet çekme

Onlardan korkup titreme

Çünkü Sultan-ı kâinat birdir.

Eğer sen nefis ve şeytanı dinlersen esfeli safiline düşersin.

Eğer hak ve Kur’an’ı dinlersen a’lâ-i illiyyine çıkar, kâinatın ahsen-i takvimi olursun. Said Nursi
 

✧ Hazlarla bedenin huzurunu tamamlayayım dersen, ruhun yolunu tıkarsın.


    İnsana insan denmez kendini bulmayınca,

    Gönül bir viranedir sevgiyle dolmayınca

    Allah ma’şuk, Allah yar, gayrısı sinede bar,

    Eremezsin bir yere huzura varmayınca.


✧ Toprak yemeği, diğer yemeklerden fazla seven mide hasta olduğu gibi, başkasını Allah’dan daha çok seven kalp de hastadır. Seven kalbe gönül denir. Neyi niçin sevdiğini bilmeyen gönle de deli gönül denir.

✧ Kalplerinizi temizlemenin ilacı, Allah dostlarının kelâmıdır. Onların yazılarını okudukça kalpler temizlenir.

✧ Bütün varlığından soyun. Varlığını terk et, kendini Hakk’ın kuvvet eline bırak. Varlıksız olarak onun önünde dur. Bu halinde şirk olmasın. Sebepler araya sokulmasın. Kullar araya girmesin. Bunları yapabilirsen, O’nun lütuf ve keremini çevrende bulursun. O’nun rahmeti gelir, bozuk düzen işlerini düzenler. Nimeti ve minneti gelir; seni alır, Hakk’ın bolluk âlemine götürür. Geylâni

✧ Yaratılmışa gönül kaptıran, ruh penceresine perde çekmiş olur.

✧ Başkalarının yanlışları, kötülükleri ile uğraşıp ruhunu karartma. Düzeltilmesi gereken biricik insan kendinsin.


Ebû Said el-Hazzaz anlatıyor; Mekke’de sâlih ve müttaki bir arkadaşımla dolaşıyordum.
Üç gün hiçbir şey yemedik. Karşımızda bir fakir oturuyordu, onun bazen beyaz ekmek
yediğini görürdüm. Sonunda dayanamayıp; ‘Bu gece senin misafirin olmak istiyoruz’ dedim.
Adam; ‘Hay hay gelin tabi!’ dedi. Akşam bastırınca adamın yanına geldik. Dikkatli dikkatli
etrafa bakıyor, fakat yiyecek namına hiçbir şey göremiyordum. Sonra adamın eli evin içindeki
bir direğe dokundu. Birden oradan iki dirhem düştü. Onları gülerek bize uzattı.
Bizim dirhemlerimize benzemeyen bu iki dirheme şaşkınlıkla baktık. Hemen gidip ekmek ve
katık aldık, karnımızı doyurduk. ‘Bu mertebeye nasıl geldiğini merak ediyorum. Eğer özel
bir riyazet tekniği ile bu hale gelmişsen, bana da tarif et!’ dedim. Adam bana şu cevabı verdi:
‘Tüm yaratıklarla ilgili dert ve değerleri kalbinden at, isteğine erişirsin!’


❈ Bedbahtlık - Şekâvet

«O gün geldi mi, kimse ağzını açıp konuşamayacak O’nun izni olmadan. Artık onlardan kimi şakî (bedbaht), kimi de saîd (bahtiyar)dir. Şakîler ateştedir. Onlar için orada şiddetli bir soluyuş ve bir hıçkırık vardır. Gökler ve yer durdukça orada süresiz kalacaklardır. Meğer ki Rabbin başka türlü dileye; çünkü o dilediğini yapandır. Mesut olanlara gelince, onlar cennette olacaklar. Rabbin başka türlü dilemezse, gökler ve yer durdukça orada kalacaklardır, kesintisiz ve tükenmeyen bir lütuf olmak üzere.» (Hûd, 105-108)

Şekavet lugatta; haydut, yol kesen, haylaz, her çeşit günahı işleyen, yorgun, bitkin, sıkıntı, sapıklık manalarına gelir.

Bedbahlık iki kısımdır: Bedbaht olanlar ve daha bedbaht olanlar. Tevhid ehlinden olup da günah sebebiyle bedbaht, iman sebebi ile mesud olanlar vardır. Günahlar onu cehenneme sokar, tevhid ise oradan çıkarır. Bidat ve küfür ehli ise daha da bedbaht olur ki, küfrü ve yalanlaması onu cehenneme sokar. Ve orada ebedi olarak kalır.

Bir müslümana zarar veren ve ondan hoşlanmayan, mel’undur. Hadîs-i Şerîf


✧ Şekâvet Alâmetleri

    1- Allah korkusuyla yaş dökmeyen göz.

    2- Merhamet ve sadakatten yoksun katı bir kalp.

    3- Dünya hayatına karşı sonsuz bir hırs.

    4- Ölümü düşünmeden, âhireti hatırlamadan yalnız dünya hayatına ve alâyişine kapılmak.                                                        

✧ İnsanların en şakîsi, Allah’a sürekli îtirazda bulunandır. Böyle kimse dünyası için tedbirler alırken, âhiretini hiç düşünmez.

✧ Bedbaht odur ki, Allah (celle celâlühû) onun günahını örtmüş, kendisi ise göstermiş olsun.

✧ Üç türlü insanda şakîlik alâmeti vardır:

    1- O insan ki, kendisine ilim verilir, amel verilmez.

    2- Amel verilir, ihlâs verilmez.

    3- Allah dostlarının yüzünü görmek nimetine erer de, onlara bağlanmayı bilmez.

✧ O’nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.

✧ Altı şey cehâlet ve bedbahtlık eseridir: Sebepsiz yere kızmak, gereksiz ve faydasız konuşmak, sırrını ifşa etmek, herkese güvenmek, dostunu düşmanını ayıramamak, yersiz ve zamansız nasihatte bulunmak. Muhammed bin Mansur et-Tûsî


❈ Cehâlet

Türkçe’de câhillik; cehâlet, bilgisizlik, bilmeme manasında, câhil ise bilmeyen, ilimden ve olgun davranıştan uzak, biraz da genç tecrübesiz kimse anlamında kullanılmaktadır. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Allah, ancak ilim ve edepten yoksun kişiyi rezil eder.’

Câhillik, âlim olma yeteneğine sâhip olan kimsenin bilgisizliğidir. Âlimler câhilliğin târifi hakkında şunu söylemişlerdir: ‘İbâdetlerin, Allah’ın kitabı ve Resûlün sünneti ile tashih edilmesi, ittifakla vâciptir. Vâcip ile mendubu, haram ile mekruhu birbirinden ayıramayan kimse, câhil demektir. Ne zâhirde, ne de bâtında câhil bir kimseye uymak ise, asla câiz değildir.’ Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Öğrenin, câhiller olarak ölmeyin; Allah cehâlet özrünü katiyyen kabul etmez.’

Bilgisizliğin farkında olup bilmediğini bilmeye ‘cehli basit’ denir. Bunun tedâvisi, açacağı gaileleri ve bu meyanda ilmin faydalarını bilmekle mümkündür. Kısacası, câhilliğini bilmek, bilgi sahibi olmanın ilk şartıdır.

Bilgisizliğin farkında olmayıp bilmediğini bilmemeğe ‘cehli mürekkeb’ denir. Bu müzmin bir hastalıktır, pek ender ilaç kabul eder. Çünkü sâhibi onun ilim ve kemal olduğuna cehil bir hastalık olmadığına inanıyor; izâle çarelerini aramamakla beraber ilacını da arzulamıyor. Meğer ki inayeti ilâhiye ile ansızın bunun fenâ bir şey olduğuna muttali ola!.. Zira ‘İlimsiz ibâdet edenin zararı faydasından çok olur. Bu, sahrada kendisine bir yol göstericisi olmayan a’maya benzer. Döner dolaşır. Sonunda kendisini bir dikenli yerde bulur.’

✧ Ya âlim, ya talebe, ya dinleyici, ya da bunları sevenlerden ol. Beşincisi olma helâk olursun. Hadîs-i Şerîf

✧ Bildiğini zannetmek öğrenmenin en büyük düşmanıdır.

✧ Cehâlet öyle bir binektir ki; üzerine binen zelil olur, arkadaşlık yapan yolunu kaybeder. Hz. Osman

✧ Gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgar yardım etmez.

✧ Eğitim görmüş halkı bir yöne sevk etmek kolay, sürüklemek güçtür; idâre etmek kolay, köleleştirmek imkânsızdır.

✧ Başa gelen felaketlerden başkasını sorumlu tutmak câhillerin işidir.

✧ Cinâyetin çoğu câhillikten ve iman zayıflığından çıkar, güçlü ve mutlu adama böyle şeyler gerekmez.

✧ Câhilin ileri geri konuşmaları dipsiz kile, boş bir ambar demişler.

✧ Yeryüzünde dini farizelerden bir tânesini bilmeyen bir câhil bulundukça, oraya gidebilenden mesûliyet düşmez.

✧ Cehâlet zindanına düşenler, bir daha kurtuluş yüzü görmezler. Nabi


❈ Nankörlük

İyilik yapanlar, genellikle teşekkür beklemezler. Ancak teşekkürü hak ederler. Bu teşekkür, hem yapılan iyiliğin derecesini artırır, hem de nimetin devamını sağlar ve arada sevginin oluşmasına vesile olur.

İnsanlar, ölünceye kadar birbirlerine muhtaçtırlar. Başkaları olmadan hayatlarını sürdüremezler. Maddi gücün her şeyi çözmediği tecrübelerle sâbittir. Kişiye, ana-babasının iyiliğinden tutun da, hasta olunca tedâvi eden doktora, okutan öğretmene, yol gösteren bir büyüğe kadar, pek çok kimsenin iyiliği dokunur. Bir insana ana-babasının yaptığı iyilikleri saymak mümkün mü? Bu karşılıksız iyiliklere teşekkür etmek, insanlık ve yardım etme duygusunun yüceliğinin gereğidir.

Türkçe’deki ‘Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ atasözü çok şey ifâde eder. Maddeyi bütün ilişkilerin temeline yerleştiren, çıkarından başka bir kutsal tanımayan, bu yüzden de derin bir egoizme saplanan günümüz insanına bunu nasıl anlatmalı?

İnsan, diğer insanlardan gördüğü iyilik ve yardımlara teşekkür etmeli. Fakat iyilik edene kul köle olmak, onun karşısında ezilip büzülmek, zelil olmak doğru değildir. İyilik eden böyle bir şey beklerse, bu iyilik değil sömürü niyetidir.

Üzerimizdeki en büyük nimetlerden biri iman ve hidâyet nimetidir. Bu nimete karşı nankörlükten daha büyük bir felâket yoktur.

Bir de nimetin içindeymiş gibi görünüp, mahrum kalanlar vardır. Açıkça içindeki sapık inanç ve itikadını söyleyemez. Herkes gibi müslüman görünüp, İslâm’a, dine ve dini hizmetlere yapmadığı hâinliği kalmaz. İşte bunlar hâinlerin en aşağıları olan münafıklardır.

En çirkin, en eski, en bilinen nankörlük evladın nankörlüğüdür.

İyiliklere karşı nankörlük yapıp, iyilikleri hiçe sayana daha dünyada iken cezâsı verilir.

✧ Madem ki oluktan vefa görmedin, suyu yağmurdan iste. Mevlânâ

✧ Allah’ın verdiği nimetlere, yaptığı iyiliklere karşı nankörlük yapmanın da iki boyutu vardır:

   1- Küfür: Allah’ın yaratıcı, bütün evrenin sâhibi ve Rezzak olduğunu; insanın sahip olduğu hayat, can, kalp, eşya gibi şeylerin O’nun tarafından verildiğini inkâr etmek

   2- Müminlerin verilen nimetlere, yapılan iyiliklere hakkıyla şükretmemeleridir.

✧ Nankörlük, (nimet ve ihsanı) beğenmeyip kınamaktır. Münebbihat

✧ Allah’ın (celle celâlühû) verdiği nimeti, O’nun sevdiği yerde harcamak şükür, sevmediği yerde kullanmak ise küfrân-ı nimettir.

✧ Nankörlük sevginin mezarıdır ve zayıf insanların işidir.

✧ Minnet, iyiliği yıkar. Ancak nankörlük yapana söylenirse çirkin görülmez. Nankörlük yapıldığında, minnet duygusunu yerleştirmek kişiyi nankörlükten sakındırır.



İsrâiloğullarından ala tenli, kel ve kör üç kimseyi Allah (cc) imtihan etmeyi diledi ve kendilerine bir melek gönderdi. Melek ala tenliye gelip:

– Hangi şey sana daha sevimlidir? diye sordu. Ala tenli kişi:

– Güzel renk, güzel derimin olması ve insanların benden hoşlanmadığı şeyin benden ayrılmasıdır, dedi. Bunun üzerine melek onu sıvazladı; sevimsizliği ondan giderdi. Melek:

– Hangi mal sana daha sevimlidir? Deyince, o:

– Devedir, dedi. Ona on aylık gebe bir dişi deve verildi ve: Allah bunda sana bereket ihsan etsin, dedi. Onu takiben melek, kele gitti.

– Hangi şey sana daha sevimlidir? dedi. Kel:

– Güzel saç, insanların benden hoşlanmadığı şu halin benden giderilmesidir, dedi. Melek; onu da sıvazladı, güzel saç verildi.

– Hangi mal sana daha sevimlidir? Dedi, o:

– Sığırdır; cevabını verdi. Kendisine gebe bir inek verildi ve melek: Allah bunda sana bereket ihsan etsin; dedi. Daha sonra âmâya gitti ve:

– Hangi şey sana daha sevimlidir? dedi. Âmâ:

– Allah’ın bana gözlerimi iâde etmesi neticesinde insanları görebilmemdir, dedi. Melek onu da sıvazladı, Allah kendisine gözlerini iade etti. Melek:

– Hangi mal sana daha sevimlidir? dedi, o:

– Koyundur; cevabını verdi. Kendisine gebe koyun verildi. Onların deve ve sığırı yavruladı. Bunun koyunu kuzuladı. Ala tenli iken kurtulana bir dere dolusu deve oldu. Kel iken saçlanana bir dere dolusu sığır oldu. Ve âmâlıktan kurtulana da koyundan bir dere dolusu mal hâsıl oldu. Sonra melek, ala tenli kişiye kendinin iyileşmeden önceki sûret ve hey’etinde geldi de:

– Ben yoksul bir adamım, yolculuğumda geçim sebepleri kesildi. Bugün bana ancak Allah’ın, sonra senin yardımın ile yerime ulaşma ümidi kalmıştır. Sana güzel renk, güzel deri ve mal mülk ihsan eden Zâtın hakkı için senden yolculuğumda yetinebileceğim bir tek deve istiyorum, dedi. O:

– Üzerimdeki haklar çok, sana verebilecek bir şeyim yoktur, dedi. Melek:

– Ben seni tanıyor gibiyim, sen, halkın kendisinden nefret ettiği ve, Allah’ın kendine mal verdiği fakir değil misin? dedi. O:

– Hayır, bu mal bana ancak büyüklerden miras kaldı, dedi. Melek:

– Eğer yalan söyledinse, Allah seni eski haline döndürsün, dedi.

Sonra, eskiden olan şekil ve sûret ile kele vardı. Ona da ala tenliye söylediklerini söyledi. O da kendisine diğeri gibi karşılık verdi. Melek:

– Eğer yalan söyledinse, Allah seni evvelce olduğun hale çevirsin, dedi. Nihâyet eski görünüş ve kıyâfetinde âmâya geldi:

– Ben yoksul bir adamım, yolcuyum. Yolculuğumda geçim sebeplerim kesildi. Bugün bana, ancak Allah’ın, sonra senin yardımın ile ümidime ulaşmak imkânı vardır. Sana gözlerini iâde eden Zâtın hakkı için senden, yolculuğumda yetinebileceğim bir koyun istiyorum, dedi. O kimse:

– Ben âmâ idim de Allah bana gözlerimi iâde etti. Artık dilediğini al, dilediğini bırak, Allah’a andolsun ki Aziz ve büyük Allah için bugün aldığın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım, dedi. Melek:

– Malını tut, siz ancak imtihan olundunuz. Allah senden râzı oldu; iki arkadaşına da gadap etti, dedi. Hadîs-i Şerîf


❈ Menfaatçilik

Menfaatçilik, başkasını zararlandırarak kendisini faydalandırmaktır. Yoksa her insan, menfaati celp, mazarratı def etmekle görevlidir. ‘Benim yaşamam için senin ölmen gerekir’ şeklindeki orman kanununu benimsemenin adıdır menfaatçilik.

Mümin, insaflı olup yarı yarıya düşünmesi, empati yapması gerekir. Bunun en üstünü, ahlâk-ı Muhammediye’si, îsardır. Dünyevi konularda din kardeşini kendine tercih etmek anlamı taşır.

Cenâb-ı Hakk, mahlukat içinde en çok insana değer vermiştir ki; hiçbir zaman mal, mevkii, eşya, makam, menfaat insandan değerli görülmesin, her mümin, Allah ve Resûlünden sonra en büyük değeri insana versin. Bunun da en üstünü, insanlar içinde en büyük değeri Allah’ı seven, sayan, ihlâs sahibi müttakilere vermesidir.

«Andolsun ki Biz Ademoğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. Onlara karada, denizde taşıyacak (vasıtalar) verdik, temiz ve güzel nimetlerle rızıklandırdık ve yarattıklarımızın çoğundan tam anlamıyla onları üstün kıldık» (İsra, 70) «Allah katında en değerli ve şerefliniz, Allah’dan en çok korkanınızdır.» (Hücurat, 13)



Menfaatçinin Özellikleri

❃ Hep kurnaz, çıkarcı ve hileci davranır. Bu sayede sevgisini, saygınlığını ve sevâbını yok eder.

❃ Kendi kusurunu gizlemek için, başkasını töhmet altında bırakır.

❃ Kimseye söz hakkı vermez, despottur.

❃ Başına buyruk, dik kafalı ve kıskançtır.

❃ İhlâssız ve sebatsızdır.

❃ Zarar vermekten, hasım olmaktan çekinmez.

❃ İtirazcı, kinci, uyumsuz ve huysuzdur.

❃ Herkesi, her şeyi kullanmayı kâr bilir.

❃ Çocuğunu menfaatı için yetiştirir.

❃ Menfaatı için hep yağlı kuyruk arar. Gerekirse dalkavukluk, döneklik, bayağılık yapmaktan kaçınmaz.

❃ Kendi menfaatını, başkasının lehineymiş gibi gösterir.

❃ Kinci, iki yüzlü, hâin, korkak ve aldatıcıdır.

❃ Menfaatı uğrunda, haram sınırlarını aşıp, rüşvet, faiz ne bulursa yer.

❃ Menfaatı olmayan kimselerle ilişki kurmaz.

❃ Şükürsüz, sabırsız, kararsız ve dönektir.

❃ ‘Bir ben yapsam ne olur’ fikrindedir.

❃ Kendi dert, tasa, endişe ve sorunlarıyla feryat ederek başkasının huzurunu bozar.

❃ Toplu işlerden, hatta kendi görevinden sıvışır.

❃ Zor durumda olanlara yardım etmeyip, bahâne ileri sürer.

❃ Kendine yapılan nasihat ve ikazları, karşı tarafın zaafı veya menfaatı olarak kabul edip, önemsemez.

❃ Her hangi bir yerde kurulu düzene, disipline, plân ve programa saygı göstermeyip, aldırış etmeden kuralları çiğner.

❃ Üşengeçlikten meydana gelen tertipsizlik ve dalgınlığıyla nizâmı ve intizâmı bozar. Başkasının göz estetiğine saygı duymaz.

❃ Moral bozmaktan, gönül yıkmaktan çekinmez.

❃ Başa kakıp, ezer ve tahakküm eder.

❃ Kendi özel işleri ve rahatı için bol bol harcayıp israf eder, hak-hukuk düşünmez.

❃ Gereksiz yere ana-baba, evlât ve yakınlarına nazlanarak huzursuz eder. Herkesi mecbur görür.

❃ Menfaatı için, büyüğüne karşı saygısız, küçüğüne kötü örnek olur.

❃ Başkalarının kendine hizmet etmesinden, kendine ayrıcalık yapılmasından memnun olup, üzüntü ve eziklik duymaz, hatta küstahlık yapar.

❃ Kendi eşyasına, malına ve canına gösterdiği itinayı, başkasınınkine göstermez.

❃ Kendi cimri davrandığı halde, herkesten cömertlik bekler.

❃ Yapacağı işi, uyuşuk, kalitesiz yapıp, başa kakar.

❃ Öncelik hakkının hep kendisine verilmesini ister.

❃ Kendi artniyetli olduğu halde, hep iyi niyet bekler ve iyi niyetleri suistimal eder.

❃ Cenâb-ı Hakkı ve kullarını incitmek pahasına olsa da, iğneleyici konuşarak veya dedikodu ederek kendini rahatlatır.

❃ Kendi hevâ ve heveslerini tatmin için şık ve çekici kıyâfetler giyip, kadınları dünyaya, erkekleri zinaya dâvet eder.

❃ Her hangi bir olayda, iki taraflı ve insaflıca düşünmeyip, kendine yontar, haksızlık yapar ya da haksızlığa göz yumar.

❃ Paylaşmayı bilmez, iyiyi güzeli kendine lâyık görür. Yapılması gereken sorumlulukları başkasına atarak sıyrılır.

❃ İyilik edenleri beğenmemezlik ederek, nankörce davranır.

 

     Sen canından geçmeden, canan arzu kılarsın.

     Zünnarını kesmeden, iman arzu kılarsın. Niyâzi Mısri
 


❈ Bencillik

İnsana verilmiş olan benlik emâneti, en büyük gerçeği tanıyıp bulma yolunda ona verilmiş ve vazife biter bitmez de taşa çalınıp kırılması gereken bir mukaddes armağandır. Böyle yapılmadığı takdirde kabarır, şişer ve sahibini yutacak bir ifrit haline gelir. Fert onunla yüce yaratıcıyı, onun kudretinin, ilminin, iradesinin sonsuzluğunu eksik ve kusurların O’nun semtine sokulamayacağını idrak edecek, sonra sinesinde tutuşturduğu mârifet ve muhabbet ateşiyle onu eritip bitirecek, sâdece yüce yaratıcının varlığıyla bakıp görecek, O’nunla düşünüp O’nunla bilecek ve sâdece O’nunla soluyacak.

Bencillik şeytani bir sıfat olduğundan, ona kapılanları şeytanın âkıbetine uğratacağından şüphe edilmemelidir. Şeytanın mazeret ve müdafaaları bile, güm güm birer benlik melodisidir. Adem (a.s.), Nebi ufkunun karardığı bir anda göz yaşlarından yepyeni bulutlar meydana getirerek, onunla gönül ateşini, hasret ateşini söndürmeye çalışmasına karşılık; İblis her kelimesi gurur ve inat, her ifadesi saygısızlık, mazeretler sayıp döküyordu.

✧ Hayatın karmaşası, herkesin plânını gerçekleştirmeye çalışmasıdır

✧ İnsanların ruhlarından söküp atacakları yalnız iki şey vardır: Bencillik ve imansızlık.

✧ Bir insanın tek başına mutlu olması, aslında utanılacak bir şeydir.

✧ Kendini düşünen kardeş, kardeş değildir. Hatta hısım bile değildir. Yol arkadaşın hızlı gider acele ederse, o yoldaş değildir. Sana gönül bağlamayan bir kimseye, sen de gönül bağlama.

✧ Bir insana, kendi iyiliğine çalıştığı için değil, komşusunun iyiliğine çalışmadığı için gururlu ve bencil deriz.

✧ Bencilliğin sebebi insafsızlıktır. Bizi haksızlıktan alıkoyan şey adalet ilkesinden doğan merhamet duygusudur.

✧ Kendini sevenin rakibi olmaz.

✧ Sinelerinizin içinde bulunan gam ve kederlerin hepsi de, varlık buhranlarından ve fırtınasından hâsıl olmaktadır.

✧ Muhâlefeti bırak, bana istediğin gibi hükmedebilirsin.

✧ Eğer harflerden, isimlerden geçmek ve kurtulmak istersen, kendini kendinden tamamıyla temizle.

✧ Bütün ihtilat ve fesadın asıl madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menbaı tek iki kelimedir:

Birinci kelime: ‘Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!’

İkinci kelime: ‘İstirahatim için zahmet çek, sen çalış, ben yiyeyim.’

Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da vücub-u zekattır.

İkinci kelimenin devası hürmet-i ribadır. Adalet-i Kur’aniyye âlem kapısında durup, ribaya ‘Yasaktır, girmeye hakkın yoktur’ der. Beşer bu emri dinlemedi büyük bir sille yedi. Daha müthişini yemeden dinlemeli!

✧ Sevgililerin birbirlerinden hiç bıkmamalarının sebebi, hep kendilerinden söz etmeleridir.

✧ Herkesin sizden iyi bir şekilde söz etmesini mi istiyorsunuz? Öyleyse kendinizi övmeyin.


Hayatında en çok pişmanlık duyduğu ve tövbe ettiği şeyin
ne olduğunu soranlara, Sırrı Sakatî şöyle cevap vermişti:
– Bir gün Bağdat’taki bir çarşıda yangın olmuş ve benim
dükkanımın dışındakiler yanmıştı. Ben, yangından zarar
görmediğimi duyunca, diğer müslümanların hâlini
düşünmeden şükretmiştim. Bu günahım için 30 yıldır
gece gündüz tövbe ediyorum.


❈ Şeytan

Mü'min aklı açık, şuurlu, her şeyi detaylı bir şekilde düşünüp isabetli kararlar veren, örnek davranışlar sergileyen bir ahlâka sahiptir. Bu davranışlar müminin imanının ve Allah (celle celâlühû) korkusunun bir sonucudur. Ancak şeytan zaman zaman unutkanlığını, dikkatsizliğini ya da bilgisizliğini fırsat bilerek anlık da olsa mümini gaflete düşürmek ister.

1- İnsana kusurunu itiraf ettirmemek. Ta ki istiğfar ve istiane yolunu kapasın ve nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin. Taksirattan takdis etsin.

2- Bir müminin bir günahıyla bütün hasenatını örter. Şeytanın bu hilesine uyan insafsızlar, mümine düşmanlık eder.

Oysa Cenâb-ı Hakk haşirde mutlak adaleti ile mükelleflerin hasenatını seyyiatına, galibiyetin mağlubiyeti noktasında hükmeder.

Günahların sebepleri çok, yapılışları kolay olduğundan bazen bir tek hasene ile seyyiatını örter.

Biz de insanları akıl muhakemesiyle öyle değerlendirmeliyiz.

                ✽      ✽      ✽

✧ Şeytan sadece Resûlullah’ın hicret ettiğinde uyumuştur. Bir daha da uyumayacaktır.

✧ Şehvet ile gadap, şeytanın giriş yollarının en büyüklerindendir. Hased ve hırsa gelince, bunlar şeytanın cümle kapısıdır. Kul bir şeye hâris oldu mu, artık hakkı görmekten kör, hakikatı duymaktan sağır olur.

✧ İnsanın şeytandan muhâfazası üçtür: Kur’an okumak, zikrullah ile meşgul olmak ve câmiye, (sohbetlere) devam etmek.

✧ Şeytanların gönüllerde dolaşması, gönüllerin kötü vasıflar ile dolu olma halindedir. Kötü vasıflardan kalbini temizleyip sâfileştiren kimselerin kalplerinin etrafına şeytanlar yaklaşamaz.

✧ Şeytan bir kötülüğün kapısını açmak için kişiye doksan dokuz hayır kapısı açar. Hasan b. Sâlih

✧ Şeytan cennetten kovulunca, her gün dayak atılırdı. Bu dayağın acısı öbür güne kadar devam ederdi. Peygamberimiz dünyaya gelince ‘Ya Rabb! Âhir zaman Nebi’sinin hürmetine benden şu dayağı kaldır’ dedi. Allah da melekler tarafından dövülmeyi kaldırdı ve şeytan şöyle dedi: ‘Yazıklar olsun o insanoğluna ki; ben şeytan olduğum halde Resûlullah’ın doğumundan istifade ettim de, o insanoğlu istifade edemedi.’

✧ Şeytanı dinleyen bir nefis kusurunu görmek istemez. Görse de yüz teville tevil ettirir. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez; şeytana maskara olur.


İmam Semerkandi anlatıyor: Namaz emri gelince şeytan bir çığlık attı. Bütün yardımcıları yanına üşüştü.

- Sana ne oldu? Niçin böyle feryad ettin?

- Müminlerin saadetini temin eden çok önemli bir ibâdet emri geldi.

- Peki onları bundan nasıl uzaklaştırabiliriz?

- Namaz vakti gelince durmadan onları meşgul edin. Çünkü rahmet namazın ilk vaktinde nâzil olur.

- Ya biz bunu başaramazsak?

- Onlardan biri namaza durduğunda sizlerden tam dört kişi gidip biri sağında biri solunda bir üstünde biri de altında dursun. Sağdaki ‘Sağa bak’ soldaki ‘sola bak’, üstteki ‘yukarıya bak’, alttaki de ‘alta bak’ desin ve onu bu şekilde oyalasın. Şayet bunu başaramazsanız o kılmış olduğu namaz dört yüz namazın yerine kaim olur ve böylece o nisbette sevap alır.

 

❈ Kötü Arkadaş

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Kişi, arkadaşının dini üzerinedir; o halde arkadaşınızı iyi seçin’ buyurarak bizi vakitlice uyarıyor.

İnsan kötülük çamuruna daldıkça dalar, çıkmak istese de çıkamayacağı bir raddeye gelir. O zaman yalnız kalmamak, kınanmamak için kendine yandaş arar. Kötülüğe meyyal olanları kolayca, olmayanları da ısrarla kandırıp kendi çizgisine getirmeye çalışır. Kurbanları bazen sınıf arkadaşı, bazen iş arkadaşı, bazen komşu, bazen akraba olabilir.

Yalnızlık, yetimlik, sevgisizlik, eğitimsizlik, kurban adaylarının vazgeçilmez vasıflarıdır.

Mümin, zâbıta-i mânevi hükmünde olan Allah korkusunu kuşanmalı ki, bu girdaba düşmesin. Çocuk yetiştirirken iyiyi-kötüyü, ayıbı-günahı, edebi-âdabı öğrenmekle beraber; sosyal ihtiyacı olan arkadaş seçiminde temkinli davranmak gerekir. Onun için iyi arkadaş bulacak ortamlar oluşturmak; okulunu, muhitini, oyun ve eğlencesini (meşru dairede) iyi seçmek zorundayız. Gücümüz varken sırf ucuz olduğu için ilimden, irfandan, görgüden, bilgiden yoksun semtlerde ya da cemaatten, cemiyetten, şehir merkezinden uzak yerlerde oturmamak, mümkün mertebe iyi komşuların içinde bulunmak, âilevi bir tedbir olsa gerek. Bir de sıkmadan, incitmeden denetlemeyi, kontrolü elden bırakmamak ve çocuğu âileden uzaklaştıracak sert tavırlardan, yüz kızartıcı işlerden sakınmak, her âile için en önemli görev olduğunu akıldan çıkarmamalı.

                ✽      ✽      ✽

✧ Allah’ım kötü günden, kötü geceden, kötü zamandan, kötü arkadaştan, mahalledeki kötü komşudan sana sığınırım. Hadîs-i Şerîf

✧ Kötü arkadaş, bütün kötülüklerin başıdır.

✧ Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden sana bir zarar gelmez. Meymun b. Mihran

✧ Hâli seni ayakta doğru tutmayan ve sözü Allah’a delâlet etmeyen kimseyle arkadaş olma.

✧ En kötü dost, seni şakşaklayıp eksiklerini örtendir.

✧ Fasık ve günahkâr kimselerle arkadaş olmaktan kaçının; çünkü kötülük kötülüğe kavuşur, ondaki kötü vasıf zamanla benimsenir.

✧ Dünyada arsız kimseyle arkadaş olmak, âhirette insanı mahcup eder. İmam Şafii

✧ Kim bidat ehlini severse, Allahu Teâlâ da onun amelini yok eder, kalbinden İslâm nurunu çıkarır. Hasan-ı Basri

✧ Kötü insanlarla dostluğun sona erince iyiliğini gizler ve aleyhinde konuşurlar. Kedi ile oynayan, tırmalanmayı göze alır.

✧ Kötülüklerini öğrenmek düşüncesiyle de olsa, fâcirlerle arkadaş olma. Hz. Ömer

✧ Hal ve davranışlarıyla, duygu ve düşünceleriyle, söz ve amelleriyle seni Allah’a yaklaştırmayan kimselerle dost olma! Kötü insanlarla yakınlık, kişiyi zarara uğratır. Kötü arkadaş, kişiye şeytanın yaptıramayacağını yaptırır.

✧ Ben namazsız bir insanla otursam, kırk gün namazımın bereketini bulamam. İmam Şa’rânî

✧ Her kim, sekiz sınıf insanla düşüp kalkarsa, sekiz özelliği artar:

    1- Devlet adamları, idarecilerle düşüp kalkanların kibri ve kasvet-i kalbi.

    2- Zenginlerle; dünya ve dünyalık şeylere hırsı.

    3- Fakirlerle; taksim-i ilâhiye rızâ ve teslimiyet.

    4- Çocuklarla; oyun ve vakit geçirme arzusu.

    5- Kadınlarla; cehâlet ve şehvet.

    6- Sâlihlerle; ibâdete rağbet

    7- Âlimlerle; ilim ve verâ

    8- Fasıklarla; günah ve tevbeyi tehir etme arzuları artar.


✧ Mâlik bin Dinar, yanına bir köpek gelip otursa ona hiç bir şey yapmaz; yanından kovmazdı. Kendisine:

- Neden köpekleri kovalamıyorsun, onlarla beraber oturmaktan sıkılmıyor musun? diye sorulduğunda, şu cevabı vermişti:

- Bu köpek, kötü arkadaştan daha iyidir. İnsanın iyi dost ve arkadaşlardan mahrum olması, kötülük olarak ona yeter.

 

❈ Aldatmak

Varlığımızın idâmesi için nefsimize yerleştirilen dört tiynet kontrol altına alınıp ifrat ve tefritten arındırılıp itidale gelmezse, iç düşmanımız olan nefs-i emmâremiz başımıza işler açar; hem kendimize, hem çevremize zararlı oluruz.

Bu dört kanal, aynı zamanda günahların menbaasını teşkil eder. Her birinden kendi türlerinden günahlar akar. Bunlar; behimiyet, sebuiyet, şeytaniyet. Bunlardan şeytaniyet, hile, desise, aldatma gibi günahların kaynağıdır.

Nefis insanı bencillik, tembellik duyguları ile aldatıp kendini akıllı, gayrıyı ahmak gösterir. Kolay yoldan isteklerine kavuşmak için başkalarının hakkını ihlâle zorlar. Nefis onu, o başkasını aldatmaya çalışır; ne yazık ki sonuçta aldanan, zillete düşen, pişman olan, cezâ çeken kendi olur.

✧ «Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar; onlar ancak kendi nefislerini aldatırlar, onlar şuursuzlardır.» (Bakara; 9)

✧ Allah’ın görüp gözetme vazifesini verdiği bir kimse, şâyet gözettikleri insanları aldatır bir hal üzere ölürse, Allah ona Cenneti haram kılar. Hadîs-i Şerîf

✧ Bir mümini aldatan, tüm müminlerin emânından (güvencesinden) uzak olmuştur. Hadîs-i Şerîf

✧ Kim bizi aldatırsa, bizden değildir; aldatan ve hile yapan cehennemdendir. Hadîs-i Şerîf

✧ Aldatayım diyen aldanır.


     Boğazında hakik var, ne çok gönlü yıkık var.

     Şimdiye barışırdık; arada münafık var.


✧ Kim Rabbinin mumuna üflerse, ancak; üfleyenin ağzı yanar. Mevlânâ

✧ Şeytan, ‘Âdemoğluna üç şeyi yaptırabilirsem muradıma erer, artık ona istediğimi yaptırırım:

    1- Günahını unuttururum.

    2- Amelini çok gösteririm.

    3- Kendi görüşünü beğendiririm.

✧ Belirgin bir anlaşma ile birlikte gelmeyen barış teklifleri tuzak belirtisidir.

✧ Filozofların felsefesi insanoğlunun zan ve şüphesini artırır. İslâm’ın hikmeti ise, insanı yücelere ulaştırır. Mevlânâ

✧ İnsanın Allah’tan uzaklaştıran şeylere muhabbet etmesi, bütün kötülüklerin başıdır. Ebû Süleyman Dârânî


❈ Hıyânet

Hıyânet, emânetin zıddıdır. ‘Mü’min emin olan, emin olunandır.’ Mü’min sözünde, işinde, niyetinde, kararında, niyetini yerine getirmekte, mesleğini icraatında, insanlara verdiği sözde, saygıda, sevgide tüm faaliyetlerinde yapmacıklıktan, yalandan, abartmadan, azaltmadan beri olması gerekir ki emin olsun. ‘Güven sevdiden de üstündür’

İnsan kendisi nasılsa gayrıyı da öyle zanneder. Kendisi emin birisiyse emniyeti sarsacak bir durum olmadıkça herkesi emin görür, zaten mecellede bir kural ‘Beraatı zimmet asıldır’. Yani bir kimsenin kötülüğüne delil ve şâhit yoksa o iyi sayılır.

Rabbü’l âlemin «Hâinlere hısım (yakın) olma» (Nisa,10) buyurmuştur. Anadoluda hısım, nikâh yoluyla oluşan akrabalara denir. Demek eş, gelin, damat, seçerken en önemli nokta; seçtiklerimizin ve onların akrabalarının hâin olmaması. Tabii ki böyle birilerinin bizi tecihleri de bizim hâin olmamamıza bağlı. Dolayısı ile herkesin hâin olmaması lazım. Resûlullah ‘mü’minde yalan ve hâinlik bulunmaz’ buyurur. Kendimize ve ehlimize vereceğimiz en büyük terbiye, bu ikisini terk etmektir.

✧ En büyük hıyânet, arkadaşına haber verdiğin sözde, o sana inandığı halde senin ona yalan söylemendir. Hadîs-i Şerîf

✧ Bir kimse, kızını fâsık bir kimseye verirse, Allah’ın emanetine hıyânet etmiş sayılır. Emanete hıyânet edenlerin gideceği yer cehennemdir. Hadîs-i Şerîf

✧ Cennete girdim, ehlinin ekseriyeti fakirlerdi. Cehenneme de muttalî oldum, ekseriyeti zenginlerdi. Arada ayrıca üç kimsenin azap gördüğünü müşahede ettim: Birisi Himyer kabilesinden bir kadındı. Bu kadın bir kediyi bağlayarak aç ve susuz bıraktığı gibi sokak artıklarını yemesi için de bırakmamıştı. Bunun için kalbi parçalanıyordu. Diğeri de Da’da’ın kardeşi idi. Bu da çengelli asâsıyla hacıların mallarını çalardı. Sonra da: ‘Benim asâma takılmış’ derdi. Bir diğeri ise Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) iki kurbanını çalan kişi idi. Hadîs-i Şerîf

✧ Hıyânet olarak, hâin kişilerden emin olman sana yeter.

✧ Bir mezarlığa uğrayıp da oradakilere duâ etmeyen ve kendisinin âkıbetinin de aynısı olacağını düşünmeyen kimse hem kendine, hem de kabirdekilere hıyânet etmiş olur. Rebî b. Haysem

✧ Hâinlik, Allah’ın emâneti olarak bulunan nefsi helak etmektir.

✧ Hâinlik, namaz, oruç ve diğer ibâdetlerde de söz konusudur. Buradaki hâinlik, ya bütünüyle, ya da şartlarından birini terk etmekle olur.

✧ Hıyânet, gizliden gizliye verilen sözü bozmak sûretiyle hakka aykırı davranmak demektir.

✧ Üç kimse vardır ki, onlara yumuşak davranırsan, onlar sana ihânet eder, sert davranırsan iyilik ederler. Onlar da; kadın, hizmetkâr ve işçidir.



Hainliğin menşei

1. Öncelikle haram lokma. Çünkü haram lokmalarla oluşan, yetişen, gelişen birinin helâl işler yapması bir mucize, bir özel lutuftur. ‘Kötü araziden iyi mahsul çok zor çıkar.’ Atalarımız, ‘Kurt yavrusu nereye gitse kurt olur’ demişlerdir.

2. Çocuğun gönlünü Allah, Peygamber, Ehl-i beyt ve Kur’an sevgisiyle, imanla doldurmayıp, boş bırakarak şeytana fırsat vermek. Anne-babanın üzerine farz olan; çocuğun dini, ahlâki eğitiminde yeterli gayreti göstermemesi.

3. Çocuklara sınırsız hürriyet verilmesi. Oysa ‘Hürriyetin tamamı hayvanlara mahsustur.’ Birinin hürriyeti diğerinin esâretine, birinin kazancı diğerinin kaybına neden oluyorsa, bu hürriyet değil zulümdür.

4. Kontrolsüz, disiplinsiz, hedefsiz, terbiyeden yoksun yetiştirmek.

5. Bol para verip nereye sarf edeceğini kontrol etmemek.

‘Üç şey bir kimsede toplanırsa, kişiyi fesada götürür: Gençlik, para, boş zaman’ diye boşuna söylememişler. Karma eğitim yaptır, altına arabasını çek, cebine bol parasını koy; o çocuğa artık ‘Laylaya’ gitmek düşer.

6. Bir de namus konusunda ‘Hoş görün, gençtir, olabilir, kereta biraz zampara, babasına çekmiş,’ ya da ‘hayatını yaşa sonra evlenip bağlanırsın böyle fırsat bulamazsın’ diye teşvikler gencin ekmeğine yağ sürer. Gerekçe hazır ‘Biz de gençliğimizde neler yaptık!’ Peki gençliğinde yaptıklarının af olunduğuna elinde beratın var mı? Neleri kaybettiğinin farkında mısın? Kaybettiğin ömrün, paranın, gençliğin, zamanın telafisi şimdi mümkün mü?

Gençken ilim tahsil edip güzel güzel halis amel işlemeye zemin hazırlasaydın bunca kazalar yığılmasaydı, bunca kul hakkı üzerinde olmasaydı daha iyi değil miydi? Âlimler, yedi yaşında namaza başlayanla sekiz yaşında başlayan arasında inanç bakımından dağlar kadar farkın olduğu söylüyorlar. Sen halâ kendi yaptığın günahları gençlerin de yapmasını mübah gören bir tavır içindesin. Bu cesaretini kime borçlusun? Tabii ki câhilliğe. Resûlü Ekrem: ‘Câhil cesurdur’ buyurmuştur.

7. Kendi peşin zevk ve keyfi için eş seçen; dinine, ahlâkına, ibâdetine bakmadan sırf maddiyatına, fiziğine bakan kimseler de gelecek nesillerine bir nevi hainlik etmişlerdir. Yüce Allah bu tip eşler için «Onlar sizi cehenneme çağırır» buyurmaktadır. Bu yanlış seçim de hainlik sayılır.

8. Çocuğuna gerekli ilgiyi, eğitimi vermeyip onları ahlâksız, dinsiz, pervasız, hayasız program, film ve reklamlarla başbaşa bırakmak da bir hainliktir. Belki diğer hainliklerin temelini oluşturur.

9. Günlük hayatta yapılan her türlü zulüm, haksızlık, işkence, sadistlik, egoistlik, bencillik de bulunduğu ortamın insanlarına bil fiil yapılmak sûretiyle empoze edilen hainliktir.

10. Mutaassıp, mazbut, dindar aileden kız alıp, kendi sosyete hayatıyla onun hayatını da mahfu perişan etmek de bir hainlik türüdür.

11. Her türlü aldatmalar, kandırmalar, eziyetler, zulümler, gevşeklikler, zorbalıklar, gevezelikler, sırrı ifşâlar, gıybetler, mahcup ve mahzun etmeler, sözünde durmayışlar, hep hainlik kapsamı altında tek tek ele alınır.


❈ Dünya Sevgisi

«Belki dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki âhiret hayatı daha hayırlı ve bakidir.» (A’lâ, 16-17)

«Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yarışından ibârettir.» (Hadid, 20)

Hazreti İbrâhim ne güzel söylemiş, ‘Ben kaybolanları sevmem.’

Her nimet gibi, dünya da insana fayda için yaratılmış. İnsan iyiye kullandığı zaman aziz, kötüye kullandığı zaman zelil olur. Dünya âhiretin tarlası olduğuna göre bize düşen görev tarlamıza sahip çıkıp; onu sürüp, yabancı otlardan kurtararak kaliteli tohumlar ekmektir.

Tevrat’ta dünya için şöyle bir misal olduğu söylenir; Ruhul Beyan tefsirinde, bir kimse tarlasına buğday eker evine gider, arkadan biri gelip tarlaya acı ot eker. Köle gelip durumu efendiye bildirir. Efendi artık yapacak bir şey yok hasat zamanı gelir, zehiri buğdaydan ayırır buğdayı ambara, zehiri ateşe veririz der. Bu misalde tarla dünyadır, ekici insan, zehirli ot atan şeytan, hasat zamanı ölüm, ambar cennet, ateşe vermek cehennemi temsil eder.

Mevlânâ: ‘Dünya bir deniz, sen de bir gemi. Denizin suyu geminin altında olursa ne âlâ gemiyi yürütür, yok eğer geminin içine girerse gemiyi batırır’ der. Yani mala, paraya, servete otorite kurar, onu Allah namına harcar, ayak altı eder kıymet vermezsen, gaye, mugayyaya ulaşmış demektir. Ama dünya sevgisi içine girerse, seni helak eder.

Mevlânâ başka bir misalde: Bir adam evini yıkar, herkes şaşırır, adamı kınar. Adam evin temelinde bir küp altın çıkarır büyük bir köşk yapar, herkes gıptayla bakar. İşte o yıkılan dünya sevgisi, malı Allah için harcamaktır. Çıkan küp dünyanın sonundaki cennettir.

✧ Bir kimsenin himmeti dünya olursa, Allah (celle celâlühû) ona kıyâmette benim komşuluğumu haram kılar. Zira ben dünyanın harabesi için gönderildim, umranı için gönderilmedim.

✧ Benden sonra öyle bir dünyalık yaşayacaksınız ki, ateşin odunu yakıp yok etmesi gibi, o hayat da imanınızı kemirecektir. Hadîs-i Şerîf

✧ Bu dünya, baştan sonuna kadar yırtılıp da sonunda bir iplik ile tutan elbiseye benzer ki, o da nerede ise kopmak üzeredir. Hadîs-i Şerîf

✧ Kişi, beden memleketinde kalıp dünyadan geçmedikçe, Allâhu Teâlâ’ya ulaşamaz.

✧ Bütün psikolojik rahatsızlıkların kaynağı, inanç zayıflığı ve tevekkül eksikliğidir. Yazıklar olsun bu güzel dünyayı, hobileriyle, fobileriyle cehenneme çevirenlere!...

✧ Dünya, sonsuzluğun içinde küçük bir parantezdir.

✧ Dünya âhiretin ekeneği, tarlası ve ziraatgâhıdır. Hidâyet menzillerinden bir konaklama yeridir. Bedenî zevklerine düşkün olup, bütün gayretlerini yemeye içmeye verenler ise, hayvan derekesine düşmüş olur.

✧ Fakih de olsa, mürşid veya mürid de olsa, kişi bu alçak dünyaya bir kez kapıldı mı, bala düşmüş sineğe döner. Sadi-i Şirâzî

✧ Dünyadan ve dünya zevklerinden olan hazzın tümünü almak, cehennemliklerin özelliklerindendir. Akıl ve temyiz sahibi her müminin, peygamberlerin Efendisine ve onun sâlih ashabına uyarak bundan kaçınması gerekir. Onlar, âhiret sevabını umarak dünya lezzetlerinden uzak durdular.

✧ İnsanların seni iyi bir kişi olarak tanımalarından hoşlanman, dünya sevgisinin başıdır.

✧ Dünyasına isyan etmeyen ruh, Allah’a teslim olmamıştır. Nureddin Topçu

✧ Her kim hayat-ı faniyi esas maksat yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da manen cehennemdedir. Bediüzzaman

✧ Bir kimse dünyaya yönelirse, dünya meşgaleleri onun için âfettir. Ebû Said Sakati


     Allah diyemezse bir insan son nefeste

     Ne çıkar; ömrünü geçirse de altın kafeste. Abdülhamid Han

 

❈ Şöhret

‘Ünlülerin sonu’ diye bir kitap yazmışlar. Okumağa değer. Zulümle abad olanların nasıl berbat olduğunu muşahhas şahıslar anlatmışlar.

Başı bal sonu zehir, önü mamur sonu viran, giriş bedava çıkış ücretli, başı zevk sonu zindan, ucu kahkaha sonu hicret olan bir saltanatın ne kıymeti var? Bu tıpkı mutlaka perhiz yapması zorunlu olan bir hastanın nefis yemeklere doyamayıp ‘adam sen de, atın ölümü arpadan olsun’ diyerek tıka basa yedikten sonra hastahanelerde perişan olmasına benzer. Hem acı çeker, çevresindekileri perişan eder; hem de sabırsız pis boğazı yüzünden kınanır, horlanır ve mimlenir. Çevresindekilerin belleğinde acı bir hatıra olarak kalır ya da pisipisine ölür gider. Böyle bir sonuçtan Allah’a sığınırız.

✧ Şöhreti seven bir kul Allah’a sadâkatle teslim olmaz. Hadîs-i Şerîf

✧ Şüphesiz şeytan kırmızıyı sever, sizi kırmızıdan ve şöhretli her elbiseden sakındırırım. Hadîs-i Şerîf

✧ Zillete düş, fakat şöhret isteme. Başkaları seni söylesinler diye yükselmeye çalışma. Hz. Ali

✧ Bir kişi tanımıyorum ki, tanınmasını sevsin de bu yüzden dini gidip rezil olmasın. Bişr-i Hafi

✧ İnsanoğlu üç perdeyi gönlünden gidermeyince ona Allah yolu açılmaz: Dünyayı mülk olarak verseler sevinmemek, dünya kendisinin olsa da elinden alsalar yerinmemek; şöhretten ve övülmekten hoşnut olmamak. İbrahim bin Edhem

✧ Meşhur olan kişinin başına kırbadan su dökülür gibi isabet-i aynlar, gazaplar, hasetler boşalır. Mevlâna

✧ Şöhret, zinetin ve yumuşaklığın fazla oluşu ile, veya haşinliğin ziyâdeliği ve horluğun ziyâdeliği ile tefsir olunmuştur.

✧ Şöhret hazin ve tatlı bir dumandır.

✧ Şöhret güneş gibidir; uzaktan parlak ve ısıtıcı, yaklaştınız mı bir dağ tepesi gibi soğuktur.

✧ Sessiz, ünsüz yaşa, şöhreti sevme. Şöhreti sevdiğinde de nefsine duyurma; sonra onu kibirlendirmiş olursun.

✧ Şan ve şöhret hırsı, ihtiyarlık bilmezler.

✧ Kolayca kazanılan şöhretler kanadı çürük uçaklara benzer; yükseldikçe düşme tehlikesini arttırmış olur.

✧ Şöhrete kalbini açan, huzura kalbini kapatır.

✧ Şöhretin bir iyiliği varsa, insanın kendine güvenmesine ve düşüncesini olduğu gibi ortaya atmasına imkân vermektedir.

✧ Şöhret peşinde koşmaya tenezzül etmeyenleri, şöhret kendi takip eder.

 

Şöhret ve Alkış

Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden büyük bir zaferle dönerken, çoluk çocuk, genç ihtiyar binlerce insan, onu şehre girerken karşılamak için toplanmıştı. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek istemiyordu. Ordudaki herkes merak içinde olmasına rağmen, bunun sebebini sorma cesareti gösteremiyordu. Sonunda, büyük âlimlerden İbni Kemal, padişahın yanına çıkarak bu işin hikmetini sorduğunda, Yavuz:

- Efendi, sen bizi halâ tanıyamadın mı? diye gürledi. Biz şan, şöhret ve alkış toplamak için değil, Allah rızâsını kazanmak için savaşırız.


❈ Lüks - Gösteriş

Âlimler israfa harcanan paranın helâlden kazanılmadığının hükmünü vermişlerdir. Bu düşünce halk arasında ‘Haydan gelen huya gider, selden gelen suya gider’ diye ifade edilir.

İnsanlar kendilerine harcadıklarının %1’i kadar bile tutmayan cüzi infaklarla vicdanlarını rahatlatıp, kendilerine sınırsız harcamalar yaparlar.

Bu tip insanlar, kendileri gibi israfçı kimselerle kendilerine bir ağ örerler. Gerçekleri duyup bilmeğe asla yanaşmaz, aslandan kaçar gibi kaçarlar.

Yine bu tipler, insana insan olduğu için değil zengin olduğu için değer verirler. İnsanları bir dükkan gibi kullanırlar. Maddi seviyesi düşük olanlara hizmetçi gözüyle bakarlar da, bunun firavûnî bir zihniyet olduğunu düşünemezler.

Bir çok insanın aç, perişan, muhtaç olduğunu bile bile lükse dalmak, insaf ve merhamete ters düşmez mi? İmtihan dünyasında mühim görev ve sorumluluklar içinde lükse, keyfe, konfora dalmak, bu uğurda zamanını, imkanlarını sarf etmek şuurlu bir mümine yakışmaz.

✧ Lüks yaşamaktan sakın. Çünkü Allah’ın gerçek kulları lüks yaşamazlar. Hadîs-i Şerîf

✧ Kim ipek giyerse, gümüş kaptan su içerse, o bizden değildir. Hadîs-i Şerîf

✧ Lüks yaşamayı ve ecnebi kıyâfetini terkedin, ipekten sakının! Çünkü Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu terketmiştir. Hz. Ömer

✧ Süslenmeyi terk, kamil imanın belirtisidir.

✧ Ehl-i dünyanın heyet ve şekilde riyâsı, kıymeti çok olan nefis elbiselerle ve kıymeti büyük bineklerle, geniş meskenler, evler ve odalarla olur.

✧ Eğer denilirse ki, Peygamberimizin yemen kumaşından yapılmış bir elbisesi vardı. Onu bayramlarda ve cumâ’da giyerdi. Biz de deriz ki, Bu elbiseler şöhret için değil, vakitlere tâzim için, bir rivâyete göre de, o vakitlerde inen meleklere tâzim içindir.

✧ Eğer yine denilirse ki: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), elçiler için de süslenir ve güzel elbiselerini giyerdi.

✧ Biz de deriz ki, bu ondan bir ibâdettir. Çünkü o, halkı dâvetle ve onları tergib ile kalplerini meylettirmeye memurdur. Şayet onların gözlerinden düşse, ona ittibâ etmekle rağbet etmezlerdi.

✧ Çünkü avâmın gözleri dış görünüşe bakar. Bundan dolayı imamların Cumâ günü güzel elbise giymeleri gerekir. Güzelliği ziyâde etmek ve sarık takmak sünnettir.


❈ Mevki Sevgisi

«Kim yalnız dünya hayatını ve onun ziynet ve ihtişamını arzu ederse, onların yaptıklarının karşılığını burada tamamen öderiz. Onlar bu hususta bir eksikliğe de uğratılmazlar. Onlar öyle kimselerdir ki, âhirette kendilerine ateşten başkası yoktur. Dünyada işledikleri şeyler (hatta) iyilikler orada boşa gitmiştir. Zaten yapageldikleri hep boştur.» (Hud, 15-16)

Mevki sevgisi de mal sevgisi gibi insanın mâneviyatına büyük zararlar veren afetlerdendir. Anası dünya sevgisidir. İnsan uzun emel ve rızık endişesine kapılınca bir yandan mal toplar, bir yandan da insanların gönlünde yer kapmak ister. Bir işi düşünce hemen halledip, kendisini sevip saysınlar, hürmet edip isteyerek hizmetine koşsunlar diye renkten renge, boyadan boyaya girer. Bazen ibâdet ederek, bazen ibâdeti terk ederek, bazen ibâdette titizlik göstererek riyanın, nifakın, günahın her çeşidini işlemekten çekinmez.

Bundan şöyle bir fayda bekler: İşlerini parayla yaptırsa parası biter bitmez adam işi bırakır gider, ama gönüllerini avladığı kimseler onu severek meccanen iş yapar. İyi de bu menfaatçı, gösterişçi, sömürücü insan düşünmez mi; sahte tavırlarla kandırıp, kendine ram ettiği kimseler gün gelip kendinden bu hakkı ister, mahşerde iflasına sebep olur.

Kâr yaptığını sanan insan aslında büyük zarar ve aptallık yapmış olur. Dünyada âhiretini verir, dünyalık elde eder, âhirette sevabını verip cehennemi kazanır. Sahtelikle, riya ile, dalkavuklukla kendine bağladığı kimselerin âhirette «Allah’ım, şu tabi olduğumuz kimseye iki kat azap ver. Onu ver de ayağımızın altında çiğneyelim» (Fussilet, 29) tehditlerini şimdiden duyuyor gibi olmalı.

Belki daha kıyâmete kalmadan, yaptığı riyakârlıklar meydana çıkar, rezil rüsvay olur. Bütün hazinelerin sahibi Rezzâk-ı âlem dururken, onun aciz, fakir, güçsüz kullarından mal, mevki, ilgi, sevgi, merhamet dilenciliği yapmak zaten peşin zillettir. Mevlâsını aramayan, belasını arar. Onun kapısına müraacat etmeğe tenezzül etmeyen, bütün âlemin dilencisi olur.

Mevki arzusu, şöhret ve ün kazanmak içindir, bu ise mezmumdur. Makbul olan, kapalı kalmaktır. Ancak şöhret peşinde olmaksızın Allah-u Teâlâ’nın dinini yaymak uğrunda O’nun meşhur ettikleri, bu hükmün dışındadır. Nitekim Resûlu Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Dininde olsun, dünyalığında olsun parmak ucu ile gösterilmek, kula kötülük bakımından yeter, Allah-u Teâlâ’nın korudukları müstesna’ buyurmuştur.

Allah’a ibâdet eden temiz ahlâklı, temiz niyetli, saf, berrak, muhabbetullah’ı kazanmış mümtaz şahsiyetler vardır. Bunların gayesi sırf Rabbini râzı edip gücendirmemektir. Bütün gayretlerini bu yolda sarf etmişler, gecelerini gündüz eylemişlerdir. Allah’dan gelen musibetleri sabr-ı cemil ile, gönül rızâsı ile karşılamış ‘Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyadan’ geçip menzile ulaşmış «Allah onlardan râzı, onlar Allah’dan râzı» (Beyyine, 8) «Allah onları sever, onlar Allah’ı sever» (Mâide, 54) müjdesine mazhar olmuşlardır.

 İşte Allah (celle celâlühû), bu sevdiği kulları bunların hiçbir dahli ve arzusu olmadığı halde bütün aleme sevdirmiş, gönüllerde sultan olmuşlardır. Bu yüce Zat’a hizmet edip duâ ve sevap almaya yarışan mü’minleri gören, işin aslını bilmeyen münafık tipler ‘Yürümeden hacı okumadan hoca’ olma hevesine kapılanlar gibi sevilip, sayılmak için sahte kemâller peşine düşmüş, korsan olarak mevki sahibi olmak istemişler. Rol yaparak, şov yaparak, oyun, hile ve düzenlerle bunu elde etmeye çalışmışlar. Bu, günden güne yayılarak, mevki sevgisi adında bir illet olup çıkmış. Allah hepimizi bu illetten hıfz-u himaye eylesin.

✧ Su bakliyatı (topraktan) bitirdiği gibi, mal ve mevki sevgisi de kalpte nifakı bitirir. Hadîs-i Şerîf

✧ Aç olan iki kurdun saldırdıkları bir koyun sürüsüne verdikleri zarar; mal ve şeref sevgisinin müslüman olan kimsenin dinine verdiği zarar kadar değildir. Hadîs-i Şerîf

✧ İnsanların helakı, arzuları peşinden gitmek ve medh-ü senâyı sevmektendir. Hadîs-i Şerîf

✧ İnsana hüner, fazilet, din ve olgunluk gerek. Mevki, mal dediğin şey bir gelir, bir gider... Sadi


     Sultan olmak istersen tacı, sorgucu unut

     Zafer araban senin gıcırtılı bir tabut. N.Fazıl
 

❈ Hırs

Emel, hüküm ile bir sonraki vakte kadar yaşamayı murad etmektir.

İnsana verilen duygular sırf dünya için olmadığından, devamlı ve çeşitlidir. Âhirette her şey sonsuz ve çeşitlidir. İnsanda çeşide ve devamlılığa karşı hiç bitmeyen, müthiş bir hırs vardır. Yalnız inanca göre bu hırs yönlendirilir. Ölüm ötesini düşünen kimse, hırsını, sâlih amele, iyi işlere, hayır ve hasenâta yönlendirir.

Hırs, kötü ve iyi olmak üzere iki türlüdür:

1. Kötü olan hırs, Allah’ın emrini yerine getirmekten alıkoyar. Böbürlenmek için mal toplamaya sevk eder.

2. İyi hırs ise, Allah’ın emrettiği şeylerden birini dahi, mal toplamak ve böbürlenmek için terk ettirmeyen hırstır. Tıpkı Resûlullah gibi; tek kuruş evinde kalsa, uykusu kaçar, vermeden uyuyamazdı. Ayakları şişene kadar gece namazı kılar, ümmetini affettirinceye kadar secdeden kalkmazdı. Ümmetine olan hârisliğinden, Mîraçta, en yüksek huzurda, Cebrâil’in ulaşamadığı makamda bile ümmetini andı, selâmı yalnız kabul etmedi.

Dünyalık adamların kapısına koşarak, ezile büzüle onlardan dünyalık koparmak, insana yaraşmaz. Ne çıkar bu halden? Sabırla, doğru yoldan nasibini arasa daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığı dilenciliğin sonu boşa çıkarsa... Nitekim Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘En büyük belâ, nasipte olmayanı aramaktır’ buyurmuştur.

Hadîs-i Șerîfler...

İnsan yaşlanır, iki şeyi müstesna: Mal ve yaşama hırsı.

Zenginlik, mal zenginliğinde değil; gönül zenginliğindedir. Zenginlik, mal çokluğu değil, göz tokluğudur.

Dünya hayatında zühd, insanın kalp ve kederini rahatlatır. Dünyada tama ise, gam ve kederi çoğaltır.

Mal ve şöhret hırsının insana zararı, koyun sürüsüne giren iki aç kurdun zararından daha çoktur.

Tamahkâr (haris aç gözlü) olmak, âlimlerin kalplerinden hikmeti giderir. (Yani mala-mülke fazlaca meyletmek, makam ve mevkie düşkün olmak ilim erbabına asla yakışmaz. Onu, hikmetli söz, tavır ve hareketlerden mahrum bırakır)

t

Şarap, tamahkarlık kadar aklı baştan alamaz. Hz. Ömer

‘Tama’ kelimesindeki (arap harflerine göre) harflerin içi boştur; ‘tı’, ‘mim’, ‘ayn’ boştur.

Tamahta zillet (aşağılık duruma düşmek) vardır. Hz. Ali

Hırsın bol; içinden çıkılmaz ümitlerin var, dünya sevgisi içini kaplamış. Bunlara karşılık takvâ hâlin az, îmânın zayıf. Bu haller seni şirkçi yaptı, küfre kattı. Mal ve halkı Allah’a karşı çıkardın.

Bir kimsenin dünya sevgisi artarsa,

1- Hırsı çoğalır,

2- Ölümü unutur.

3- Hakk’la karşılaşmayı aklına getirmez.

4- Helâli haramı ayırt etmez. Bu hâli ile hak ve hakikati inkâr etmiş olur. Şu âyet bunu haber veriyor: «Onlar ki: ‘Hayat yalnız bu hayattır, ölürüz, diriliriz. Zaman bizi helâk eder’ derler.» (Müminun, 37) Hırs ve nefis isteğinin bulunduğu yerde, hiçbir gerçek zafer yoktur.

Aza sâhip olan değil, çoğu isteyen fakirdir.

İster servet, ister şöhret için olsun, her türlü ikbal hırsı, bütün öteki ihtiraslar gibi ruhtaki diğer arzuları telef eder ve tek başına saltanat sürer.

Cehennem haristir. Hırs cehennem vasfıdır.

 Ufka bakarlar; ölüm uzakta mı uzakta...

Ve tabut bekler, suya inmek için kızakta (N. Fâzıl)


❈ Benlik

Çekirdekler kendini tüketmeden filiz vermediği gibi, insan da, benlik-bencillik duygularından soyutlanmadan insan-ı kâmil olamaz. Allah ile kul arasında yetmiş hicap vardır; bu hicapların en kesifi, en kalını benliktir, öbür hicaplar şeffaftır.

İnsan tabii olarak en çok kendini sever, en çok kendine kıymet verir, her şeyin iyisini kendine ayırır. Bu arada başkalarının aleyhine hileler, haksızlıklar, yanlışlıklar yapması kaçınılmaz olur. Bu tavırlara bir sansür gerekir. Rabbinden gelen mesaja kulak verirse, başkalarının menfaatini düşünmesi ve kimseye zararlı olmaması gerektiğini anlar. Önceleri, yarı yarıya düşünmek anlamına gelen ‘insaf’ bağına yapışır, git gide benlikten bencillikten fedâkârlığa, diğergamlığa doğru yol alır. Benliğini atar, nefsini öldürür; yeni bir dirilişle Allah dostları kervanına katılır. Artık kendinin değer vermediği, hiçe saydığı nefis, başkaları tarafından itibar görür, baş üstünde tutulur.

‘Ben, bana âit, benim katımda’ kelimeleriyle azgınlaşmaktan sakınmalıdır. Hadîs-i Şerîf (Ben: İblisin, Bana âit: Firavun’un, Benim katımdan: Kârun’un ifadeleridir..)

Benlik şarabıyla mest olan; zerre iken, kendini güneş görür. (Mevlânâ)

Tabii hissin sıhhati bedenin afiyetinde, dini ve mânevi hissin sıhhati ise cismin tahribindedir.

Bir insanın kendi faziletlerini dile getirmesi kibirdir.

Benlik, hakikat güneşine gölgedir. Onu aşmadan hakikate ulaşmak mümkün değildir.

‘Ben’ dersen, bende (köle) olursun; ‘Biz’ dersen, önde olursun.

Benlik gaflet suyu ile büyür.

Allah (celle celâlühû), benliğini bir yana atıp mânevi bir hal almaya istidatlı kulların kalbine, yüksek rütbelerle nişanlar takar. Onların lakâbı, evliyâ ve abdaldır.

Kibirle haddi aşanı Allah (celle celâlühû) yerden yere çalar.

Beni bende demen, ben bende değilim.

Bir ben vardır bende, benden içeru. (Y. Emre )


❈ Ucub - Riya

Ucub, kendini övüp, tezkiye etmeye kadar sürükler. Hata da olsa kendi buluşlarına sevinir. Hatasında ısrar eder. Âdeta bir diktatör haline gelir. Akâid ile alâkalı dînî bir mesele ile hatalı görüşünde ısrar ettiği için helâka gider. Say’u gayretten geri kalması ucbun en büyük âfetlerindendir.

Bir insanın yaptığı ibâdet, bulunduğu hal, onu gurura götürüyorsa, bilinmelidir ki (dış görünüşü ne kadar mazbut da olsa) o kemâl ehli değildir. İslâmi ahlâk ve edepten nasibi yoktur. Avamın ta kendisidir.

Nice yanan kandiller vardır ki, onu rüzgar söndürmüştür. Nice ibâdet vardır ki, onu ucup söndürmüştür. Hz. İsâ

Kulun aleyhine olan taatın en zararlısı, kötülüklerini unutup iyiliklerini hatırında tutmasıdır. Bu sebeple o nazlanmasını ve insanlar arasında gururlanmayı arıtırır da âhirette iki eli boş kalır. Üstelik kendisini sâlihlerden sanır. Ebû Abdullah Antâkî

Töhmet yollarından kaçmalı. Günah işlenen yerin en az zararı, ucup (ben onu yapmıyorum) duygusudur.

Amelini bozan şeyden korumayan kimse riyadan kurtulamaz.

Şeytan, amel ve ibâdetlerine bakıp, kendilerini beğenenleri ve şımaranları görünce artık onlarla meşgul olmaz.

Kendini büyük görmen ve çalım atman, seninle Allah (celle celâlühû) arasındaki bağı koparır.

Eğer Âdemoğlunun bütün sözleri hak, bütün yaptıkları doğru olsaydı, mutlaka delirirdi. Yâni böyle bir durumda kişi kendini beğenirdi.

Amellerle övünmek, Allah’ın nimetlerini görmemekten ötürüdür. Yusuf b. El-Hüseyin

Sakın yaptığın ibâdetlerin, İslâmî hizmetlerin çokluğu sebebiyle kendini Allah’ın (celle celâlühû) yanında büyük bir makam sâhibi sanma! Çünkü bu zanna kapılanların hepsi, âhirete eli boş gittiler. Tavus bin Keysan

Ucub sebebiyle işlenen ilk isyan, şeytanın isyanıdır.

Her günahın, gaflet ve şehvetin aslı, nefsini beğenmektir. Her ibâdet ve taatın, uyanıklık ve iffetin aslı da, nefsini hakir görüp beğenmemektir.

Ucbun ilâcı

1. Başarıyı Allah’tan görmek,

2. Şükürle meşgul olmak,

3. İhlâsını düşünmek,

4. Daha önceki günahlarını düşünmek,

5. İbâdetindeki kusurları görmek.

Kim yaptığı bir ameli, onu en yüce amele (Allah’a) ulaştıran bir araç sayarsa, yoldan çıkmıştır.

Ucub, meleği şeytan, şeytanı melek gösterir.

Velilik taslamak imansız gitmeye sebeptir. Kendine kemâl izafe eden helak olur. Günahını önemsememen, ameline güvenmendendir.

Riyakarın dört nişanı vardır:

1- Yalnız kalınca tembeldir.

2- Halk arasında neşelidir.

3- Övülünce amelini arttırır.

4- Övülmeyince amelini azaltır.

Güzel amellerin sayesinde Allah’ın (cc) sana azap etmeyeceğini

sanıyorsan bil ki helâk yolundasın.

Senin ibâdetinin Allah’a bir faydası olmadığı gibi, isyanının da hiçbir zararı yoktur, olamaz da... İbâdetleri ve iyilikleri emretmesi, kötülük ve günahları da yasaklaması hep senin içindir.


❈ Hased

«Size bir iyilik gelse, onların fenâsına gider. Başınıza bir kötülük gelse, buna sevinirler.» (Âl-i İmran, 120)

Haset; lâyık olan kimseden nimetin gitmesini istemektir. Bu nimet ister dinî olsun isterse dünyevî. Mümin gıpta, münâfık ise haset eder. Haset tehlikeli bir hastalıktır. Ateşin odunu yeyip bitirdiği gibi, iyilikleri yer bitirir.

Gökyüzünde Allah’a karşı işlenen ilk günah, İblis’in Hz.Âdem’e haset etmesidir ki, bu yüzden Allah onu cennetten kovdu ve taşlanmış bir şeytan oldu. Yeryüzünde işlenen ilk günah ise, Kâbil’in, Hâbil’e haset edip öldürmesidir.

Maddi hayatımızdaki hastalıklar, insanın fâni hayatının sona ermesine sebep olurken, bu ve buna benzer mânevi hastalıklar, kişinin amel ve ibâdetlerinin yanıp yok olmasına sebep olur.

 

Hadîs-i Șerîfler...

Mü'min zandan, hasedden, uğursuz saymaktan kurtulamaz.

Ne hased, ne dedikodu ne de kehanet sahibi benden değildir, ben de onlardan değilim.

İnsanlar haset etmedikçe hayır üzeredirler.

Önceki ümmetlerin hastalığı size de bulaştı. Bu da kıskançlık ve kin beslemektir.

t

Nimet sâhibi olup da hasetçilerin hasedinden sâlim kalan yoktur. Hz. Ömer

Dostun sıkıntısına herkes katılabilir. Ama dostun başarısına sahiden sevinmek için çok yüksek bir ruha sahip olmak gerekir.

Haset, kendinde olmayan her şeyi başkasına çok görmektir.

Dünyalık hususunda kimseye hased etmedim. Çünkü kendisine dünyalık verilen kimse cennetlik ise, bu dünyalığın cennet yanında kıymeti nedir? Şayet cehennemlik ise, hased edilecek neyi var? Dünyalığından ne çıkar? İbni Sirin

Ölümü çok hatırlayanda ne neşe olur, ne de haset.

Cennette hased olmadığı gibi, dünyada da cennetlikler arasında hased olmaz. Dünyada cehennemlikler arasında hased olur. Cehennemde de Siccîn’in darlığına girecekleri gibi.

Hasedin çocukları, gıybet ve yalandır.

Hasedi terk eden, kıyâmet günü derecesi mahlukatın üstüne çıkarılıp mahmud olur.

Hasedçinin alâmeti; arkadaşlarını arkalarından çekiştirir, yüz yüze geldiklerinde yaltaklanır, arkadaşının başına bir felâket geldiğinde sevincinden şenlik yapar. Lokman Hekim

Hasedin Zararları

 Gıybete sebeptir.

 Hasetçi obur, nankör, haris, fesatçı olur.

 Haset insanı gaddarlaştırır, insanı küstahlaştırıp saygısız yapar, dostluğu, arkadaşlığı, birlik ve beraberliği zedeler.

 Haset, meclislerde zillet ve meskenet.

 Melekler tarafından, lânet

 Halk tarafından, nefret ve sıkıntı,

 Ölüm ânında, şiddet ve zorluk.

 Mahşer yerinde, rezâlet ve azaba sebebtir.

 Haset, akrabalarından ve akranlarından her birini, senden birer birer uzaklaştırır. Arkadaşlarını kaçırır. O halde hasede mukabele edecek şey şudur: Şunu bilmelisin ki senden daha hayırlı kimse ile beraber bulunduğun zaman, içinde bulunduğun zamanın en hayırlısıdır. Yakınların arkadaşların ilimde senden üstün iseler senin için nimettir, sen onlardan istifade edersin. Kuvvetçe üstün iseler, sen onların kuvvetleriyle şerri ve kötülükleri def edersin. Malda senden üstün iseler onların malından faydalanırsın. Câhda ve makamca senden üstün iseler sen onların câhlarıyla mansıplarıyla ihtiyaçlarını görürsün. Dinde üstün iseler sen onların salahıyla salahını artırırsın.

Kıskanç olma; kıskançlık aczin isyanıdır.

Hased afetinin büyüyüp taşması, kişiyi her türlü ahmaklığı yapmaya mecbur eder. Onları, haramları helâl görmek gibi bir tehlikeye doğru sürükler. Tıpkı tutuşup alevlenen ateşin, kuru yaş demeden herşeyi yakması gibi.

Hasetçinin, senin sevindiğin zaman üzülmesi, intikam olarak sana yeter. Hz. Ömer

Hased Testi

Herkese hediye verseler sizi ayırsalar,

Aynı suçu işleyenler içinde sırf size ceza verseler,

Sizin yanınızda birisine iltifat edilse,

Sevmediğiniz bir kimse yanınızda azarlansa üzülür müsünüz?

Sizden başarılı olanları çok seviyor musunuz?

Sevdiğiniz kimsenin sizden başka birini sevmesi sizi huzursuzlandırıyor mu?

Kapıcının sizin müdürünüz olmasına râzı olur musunuz?

Yaşı küçük, mevkisi düşük kimselerin nasihati size zor geliyor mu?

İnsanların birden yükselmesi sizi sevindirir mi?

Sizde olan eşyanın benzerini veya daha kıymetlisinin başkasında, özellikle kızdığınız kimsede olmasından rahatsız oluyor musunuz?


❈ Kötü Âlim

Bir takım insanlar gördüm; dudakları makasla kırpılıyordu. Kim olduklarını sordum, ‘Ümmetin sahte bilginleri’ dediler. Hadîs-i Şerîf

Kim din ilmini âlimlere karşı övünmek için veya sefihlerle münakaşa etmek için ya da insanların yüzlerini kendilerine çevirmeleri ve iltifat etmeleri için öğrenirse, Allah onu cehenneme girdirir. Hadîs-i Şerîf

Kötü âlimler, hırsızlardan daha şerlidirler. Çünkü onlar Allah’ın kitabından Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) niteliklerini çaldılar. Nasıl yol kesicilerden kötü olmasınlar? Hak dini, halkın elinden aldılar. Ahmak câhillerden daha kötüdürler. Çünkü bile bile inkâr, küfr-ü inâdîdir. Bu, câhillerin inkârından daha çirkindir. Bundan anlaşılıyor ki, kötü bilginlere karşı olan tehdit, sıradan birisine olan tehditten daha büyüktür.

Kişi şu üç özelliği taşımadıkça aslâ âlim sayılmaz: Kendinden daha yüksekte olanlara tamah ederek onları methetmemek, aşağıdakileri küçük görmemek, ilmine karşılık bedel istememek. Ebû Nuaym el-İsfehâni

Korkmadığı halde kendine âlim diyen, ilim elde etmemiş, boşa zaman harcamıştır. Tıpkı çarşılarda dolaşan, kendine hikmet sâhibi diyen ve hikmetten hiç haberi olmayan falcılar gibi. Çünkü bütün mârifetlerin başı, kendini ve Allah’ı tanımaktır. Kendini ayıplı ve kusurlu, Allah’ı ise Celâl, Azâmet ve Hâkimiyet sâhibi olarak bilmektir. Kendini ve Allah’ı böyle bilmekten korku doğar. Bunun için Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘İlmin başlangıcı, Allah’ı (celle celâlühû) Cebbar ve Kahhâr bilmek; sonu ise kula yakışır şekilde işlerini O’na bırakmaktır’ buyurdu. Bil ki sen hiçbir şey değilsin. Ve senin bir şeyin yoktur.

Siz, hiç karşılık rızıklandırıldığınız dünyada, çalışıyorsunuz da, karşılıksız rızıklandırılmayacağınız âhiret için çalışmıyorsunuz.

Yazıklar olsun size, kötü bilginler! Hiçbir iş yapmıyorsunuz, ama ücret alıyorsunuz. Yakında dünyadan çıkıp, kabrin darlığına ve karanlığına düşeceksiniz. Allah size oruç ve namazı emrettiği gibi, sizi mâsiyetlerden de men etmiştir.

Dünyada kendisine rağbet edilecek en faziletli kimse iken, nasıl olur da dünya, ilim ehline âhiretten daha değerli olabilir?

Dünyaya yönelmişken, kendisine zarar verecek olan şeyler faydalılardan daha câzip gelirken, o nasıl âhiret yolcusu olan ilim ehlinden sayılabilir?

Bulunduğu mevkiinin, Allah’ın (celle celâlühû) ilim ve kudretinden olduğunu bilip dururken, makâmını küçük gören, kendisine verilen rızka kızan bir kimse, nasıl ilim ehlinden olabilir?

Allah’ı yaptığında isâbet etme (noktasında) itham eden birisi ve sözü amel etmek için değil de, konuşmak için arzu eden bir kimse, nasıl ilim ehlinden olabilir?

 Hakk’a kıyandır ki, asıl zâlimdir.

 Halkın en kötüsü, kötü âlimdir.

Îsâ b. Meryem âlimlere hitâben: ‘Ey yeryüzünün tuzları! Sakın bozulmayın. Çünkü bir şey bozulduğu vakit, onu tuz düzeltir. Eğer tuz bozlursa, onu hiçbir şey ıslâh edemez’ demiştir.

Bilhassâ dünyayı isteyen, ameli sözünü tutmayan âlimden çok sakın! Sohbeti öldürücü zehirdir.

İlim ahlâksız bir adamın elinde kuvvetli bir silahtır.

Kötü âlim, taştan olan su oluğuna benzer. Ne kendisi suyu içine çeker, ne de suyu ağaca emdirip onu canlandırır.

İnsanoğlu üç bölüktür:

1- Emredenler.

2- Emir kulları.

3- İlimle uğraşanlar.

Emredenlerin fesâdı, zulümde; emir kullarının fesâdı, riyâda; ilimle uğraşanların fesâdı da, tamahta...

Günahtan kaçınmayan âlim, meşâle tutan köre benzer.

Âlim iki kısımdır: Dünya düşkünü âlim, âhiret âşığı âlim. Dünya düşkünü âlimin ilmi ortada ve gösterişlidir. Âhiret düşkünü âlim ise gizli ve utangaçtır. Siz âhiret âlimine uyun, dünya âliminden kaçının, sizi saptırmasın. Fudayl b. İyad

Âlimin zilleti, geminin parçalanması gibidir; hem kendini, hem de başkalarını batırır.

Eski devirlerde talebeler hocalarına karşı daha çok saygılı ve edepli davranırdı. Hoca bir şey sormadan talebe cevaplamaz, hocanın yanında gevezelik edilmez, ona saygıda asla kusur edilmezdi.

Bir gün bir âlim hacca gidecekti. Başka bir âlimden kendisine yolda refâkat edecek bir talebe istedi. O da talebeyi gönderdi. Hac yolculuğu boyunca hiç konuşmadılar. Yalnız bir ara Hoca:

– Evlâdım adın nedir?

– Hasan efendim... Babamın adı da Mahmut idi...

Yolculuk bitince geri dönmüşler. Âlim, kendisine verdiği talebeden memnun kalıp kalmadığını sormuş. Diğer âlim:

– Talebeniz çok iyi, fakat biraz geveze!…


❈ İnat

Daha çocuk yaşta her şeyin kendi dilediğince olmasını ister insan. İstenilen, arzu edilen şey, her zaman iyi ve doğru olmayabilir; ‘Hayır ille de olacak’ diye tutturmak, inadın ta kendisidir. Bu inat gide gide cüzî iradesi ile insanın külli iradeye karşı direnip perişan olmasına yol açar. Bu anlamda esnek olmak, zaman ve mekânın müsaitliğini kollamak, zorlama sınırını aşmak, biz istedik diye herşeyin olmayacağını bilmek gerekir. «O ol deyince olur» (Yasin, 82) hükmü sâdece Allah içindir, yaratıklar böyle bir güce sahip değildirler.

İnatçı bir çocuk gibi sonucunu düşünmeden, kimseyi dinlemeden, önüne geleni kırıp, üzüp, tepeleyerek fikr-i sabitle hareket etmek ne akıl kârıdır, ne de Müslüman işidir. Çocuğun inadını kırmak için dikkatini başka bir tarafa çekmek yeterli olabilir ama, büyümüş çocuklara, nefsi emmâresinin esiri insanlara söz anlatmak mümkün olmaz. Bununla da yetinmez, ilâve olarak da inadıyla kibirlenip böbürlenir. ‘Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin. İşine gelirse arkadaş!’

İnad ev yıkar, can yakar, gönül bozar. İnad gitgide küfr-ü inâdiye dönüşür. Ebûcehil’in küfür karanlığında kalıp, cehlin babası olması hep inadı yüzündendir. Fravun, Nemrut ve Ebû cehil bu durumu sembolize eden örneklerdir. Her dönemde, her çağda bunların benzeri bulunur. Yaşadığımız çağ ise bu örneklerin çok bulunduğu çağdır.

t

İnatçı bir insan fikirleri tutamaz, fikirler onu tutar.

İnsan yalnız kendi kanaatlerine dayanarak hüküm verdiği sürece, aynı deneyden yüzlerce kez geçmek durumunda kalır.

İnatçı bilgin, inatçı câhil sapıklıkta eşittir.

Düşüncelerinin tersine inandırılmaya çalışılan insanın düşüncesi değişmez.

Ey inatçı kimse, sende kalp gözü, yani; başarı, basiret denilen keşiften eser bulunmadığı için, âdi odunlarla, od ağacını ayırt edemiyorsun.

Bir kimseye inat etmenin keffareti iki rekat namazdır.

İnadın gözü meleği şeytan görür. Muhalif taraf da eğer meleği görürse, başı değişmiş şeytan zanneder ve lânet eder.

Âlem bir yere gelse, inat yine söylediğini söyler.

Düşüncelerde inat ve şiddet, aptallığın en açık belirtisidir. Bardağını çeşmeye ters tutan, bir yudum dahi alamaz.

Fikirlerini hiç değiştirmeyen kimseler, kendilerini çok sevenlerdir.

Ilımlı, hoşgörülü, halim selim, uysal, ilim sahibi kimseler inadını yenen insanlardır. İnat, ulvi hasletlerden olan sebat ve metanet vasfının ifratıdır.


❈ Küstahlık

Küstahlık nankörlüğün açığa vurmuş şeklidir. İyiliğe kötülük yapan, kendine emeği olanlara saygısız davranan, hocasını, ustasını küçümseyen, kıskanan, kendini onunla eşit gören kimseler kötü ruhlu küstah kimselerdir.

Aradan bir nice zaman geçmedikçe insanın içyüzü anlaşılmaz. Sadi

Kendisinden fazlasıyla iyilik gördüğün kimseye fenalık etmen insanlık değildir. Sadi

Küstahlık; nefrete sebep olur.

Kendini bilmek için

1- Küstahlık eden kimselerle küstahlık eyleme.

2- Borçlu adamları yar tutma.

3- İyi dostlardan göz ve gönlünü döndürme.

4- Laf vurucu kimse ile ihtilâf etme.

5- Hiç kimse ile alay etme. Nuşirevân-ı Âdil

Ustasına karşı beraberlik davasıyla meydana çıkan çırak, ne kadar uğursuzdur. Mevlânâ

Farenin biri nasılsa devenin yularına sarılmış, kurula kurula yola düzülmüştü. Gururundan kabına sığamıyordu. Kendi kendine:

 – Hayret ben ne büyük kılavuzmuşum da haberim yokmuş. Ben ne de yiğit bir ermişim ki koca bir deveyi yularından tutmuş çekip götürüyorum... diye söyleniyordu. Derken önlerine koca bir ırmak geldi. Fare ırmağı görünce durakaldı. Suya dalsa mutlaka boğulacak, ölecekti. Deve farenin durduğunu görünce seslendi:

 – Hayrola dostum niçin durakladın. Dal şu ırmağa, karşı tarafa geçelim. Sen kılavuzumsun. Haydi durma!

Fare utancından eriyordu. Çaresiz boynunu büktü:

– Ben bu ırmağı nasıl geçerim. Görmüyor musun su çok derin...

Deve,

– Hele bir görelim, derinliğini ne kadarmış... diyerek ırmağa daldı. Su ancak dizlerine kadar çıkmıştı. Fareye

– A korkak cüce... Su ancak diz boyu. Durma haydi yürü, dedi.

Fare korkudan titriyordu. Deveye yalvarmaya başladı:

– Ey büyük üstad! Dizden dize fark var. Sana diz boyu, ama benim tepemden yüz arşın geçer. Deve:

– Öyleyse bir daha küstahlık edeyim deme... Sen kendin gibi farelerle boy ölçüş... Deveyle senin ne sözün olabilir? Haydi hörgücüme sıçra da seni de senin gibi yüzlercesini de karşıya geçireyim, diyerek zavallı fareyi sırtına aldı, ırmaktan öteye geçirdi.


❈ Müstehcen - Argo Konuşmak

«Allah, kötü sözün meydana çıkmasını sevmez.» (Nîsâ:148)

Açık-saçık; edep dışı ve ayıp sayılan her çeşit söz, hareket, resim, fotoğraf, film, yazı, komedi vb şeyleri nitelendiren bir sıfattır. İnsanların edep duygusunu inciten ve onları utandıran çirkin ve müstehcen şeylerdir.

İnsanları güldürmek için müstehcen şakalar yapmak, dil zinası sayılır. Bu şakalara gülen ve dinleyenler de aynı günaha ortaktır. Günümüzde her alanda bu bozulmaya şâhit olmaktayız. Özellikle sanat adı altında komedi tiyatrolarında, tek kişilik gösterilerde ve tüm televizyon kanallarındaki dizi filmlerde, mutlaka dinle dalga geçilmekte,

ahlâksızca espriler yapılmakta.

Sağlıklı bir toplumda, güzel işleyen insâni ilişkilerde açık-saçık konuşmalara, ahlâk dışı şaka ve eğlencelere; hele de bunun bir tarz ve üslûp hâline getirilmesine izin verilmemelidir.

Argo konuşmak, insandaki zerafet ve kibarlığı giderir. Muhatabımızın kalbi kırılır. İnsanlara kötü örnek olunur.

Müstehcen konuları bilgi ve benzeri maksatlarla bir şekilde dile getirmek gerekiyorsa, bunu edeb ve nezâket içinde yapmak lâzımdır. Bu hallerde Resûlullah (sav), benzetme, kinâye ve istiâre yaparak konuşmayı tercih etmişlerdir.

Kötü söz söyleyen, köpek sûretinde dirilir. Hadîs-i Şerîf

Cimri ve müstehcen konuşan cennete giremez. Hadîs-i Şerîf

Bir adam zulmüyle ün salar da, mazlumların sövgüsü ve hakâreti ile adamın günahları azalır, sonunda zâlim, mazlumdan daha üstün olur. Ömer b. Abdülaziz

Argo kanundan kaçanların dilidir. Cemil Meriç

Argo;

 Ağız alışkanlığı yapar.

 Toplumda rezil olur.

 Kaba hareketleri yerleştirir.

 Sevgi, saygıyı giderir.

 Küfretmek çocuklara kötü örnek olur.

 Haya perdesini yırtar. Hayasızlık iman zayıflığıdır.

 Açıkça konuşmak edebe aykıdır.

 Şaka yaparken müstehcen konuşmamalıdır.

 Küçüğe, büyüğe nasıl konuşacağımızı bilmeli, asrın uyduruk müstehcen kelimelerine meyletmemelidir.

 Ayyaş, sarhoş kimselerin konuştuklarını ayıklar konuşmamalıdır.

 Müstehcen manaya çekilecek söz ve davranışlardan sakınmalıyız.


❈ Hile

Hile, yalanın bezenmiş kısmı. Akıl yakıtını ilimden, irfandan, imandan, almazsa, şeytanın uydusu olur. Artık faydaya, iyiye, güzele değil; zarara, kötüye, çirkine çalışır. Hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterir. Kalpler eğrilir, sadâkat gider, güven kalmaz.

Hile yapan, öncelikle vicdan azabı çeker, sonra mazlum bedduâsının reddedilmez cezâsını, sonra da kıyâmete kalmayan zulmün, haksızlığın cezası altında kıvranır durur. Güyâ hayatı kolaylaştıracakken, tam aksine hayatı çekilmez hale getirir. «Kötü hile sahibinin başına döner.» (Fatır:43)

Müminde hile ve yalan bulunmaz. Mü’mine zarar veren ve hile yapan mel’undur. Hilekâr ve ahlâkı kötü olan cennete giremez. O halde her müslüman kalbinde aldatmaca, kin, haset ne varsa hepsini çıkarıp atmalıdır. Amellerin en üstünü budur. Hadîs-i Şerîf

İlâhi! Sen bizimle beraber olup bizi muhafaza edince ayak altında yüzbinlerce tuzak olsa da ehemmiyeti yoktur.

Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına nasıl uygun görürsün? Bilmiyor musun ki benim için kuyu kazarsan, sonunda o kuyuya kendin düşersin. ‘Kim kardeşine kuyu kazarsa kendisi düşer’ hadisini okumadın mı? Okumadıysan ey abasının kuzusu, önce o hükme sen uy, okuduğunu yap. Mevlânâ

Kötü olduğu kanaati iyice ağırlık kazanmadıkça, arkadaşın için iyi zanda bulun. Ömer b. Abdülaziz

İnsan günah işlemese de, günaha niyetlense ibâdetin tadını alamaz.

Kendisinden korkulan kişi şerlidir. Düşmanın tehlikelisi, hilesini gizleyendir. Düşmanına galip geldiğin zaman onu affetmen, zaferinin şükrüdür.

Zulüm, ahdini bozma ve hile kimde bulunursa, zararları yine kendine dokunur.

En büyük hile hilesizliktir. Bediüzzaman

Sâlih kimselerin sözlerini ezberleyip, riya niyetiyle kendi sözüymüş gibi halka yutturmak, emâneti kendine mâl etmektir.

Hakiki müslüman odur ki, ibâdetinde riya, muamelesinde hile olmaz.

Kendinin kötü huylu olduğunu bilerek, bir kadına evlenme teklifinde bulunan kimse, bu halini o kadına açıklasın. Süfyan-ı Sevri

İçerdeki kurtlar, çabuk semirir.

Bir kadın oğlunu akıllı başlı biri yapabilmek için 20 yıl uğraşır; bir başka kadın gelir, 20 dakikada aklını başından alır.

Hile yapmak, tevazu yoksulluğundan ileri gelir.

Kadı kalbinde rüşvet almaya karar verince, zâlimi zavallı mazlumdan nasıl ayırdedebilir?


❈ Acele

Acele, bir şeyi vakti gelmeden önce talep edip istemektir. Acele, Himyer lûgatına göre, çamurdur.

İnsan, tabiatıyla acul, acele eden bir varlıktır. Fakat Allah (celle celâlühû), onun için aklı yarattı ve onu sebat gösterme ve teenniye irşad etti.

Acele, âhiret yolunda bir binektir. Eğer ağırbaşlılık edip de binen kimseyi bunun gayrına götürürse, onu akıl yularıyla durdurur.

İstediğin bir şey için acele etme. Çünkü acele eden kimsenin istediğine ulaşması pek nâdirdir. İşinde teenni eden kişi, her çeşit gâyesine erişir. Acele eden kişi ise ayağının kaymasından uzak kalmaz.

Semt-i hasen (vakar, rızâya lâyık bir duruş), teenni ve iktisad (orta yol), Peygamberliğin yirmi dört cüzünden biridir.

Beş şeyde acele edin: Bâkireyi evlendirmek, borcu ödemek, misâfire ziyâfet, günaha tevbe, cenâzeyi teşyii, su kenarına ulaşmadan eteklerini sıvama.

Acele etmenin âfetleri

1- Amelin cüzlerinin olmaması sebebiyle, amelin noksanlığı, hattâ onun bâtıl olmasıdır. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Bizim dinimiz metin, sağlam ve mûtedil bir yoldur. Bu yola rıfk ile girin ve acele etmeden yürüyün, ifrat ve tefritten sakının.’

2- Allah’tan bir dileğinin yerine getirilmesini isteyen aceleci kişi duâ eder ve gâyesine çabuk varması için duâsını sıklaştırır. Fakat ümit ettiği zaman da dileğinin gerçekleşmediğini görünce, duâ etmeyi terk eder ve böylece dileğinin yerine gelmesini önler.

3- Aceleci insan, kendisini inciten bir kimseye bedduâ eder ve öfkesi geçinceye kadar devam eder. Bu bedduâsından ötürü o mümin zarar görür, kendisi de sabretme sevâbından mahrum kalır. Bâzen bu bedduâsını haddinden fazla yapar. O zaman da günaha girer. Nitekim âyette, «İnsan, hayra duâ ediyormuş gibi, şerre de duâ eder. İnsan çok acelecidir.» (İsrâ, 11) buyurulmuştur.

4- İbâdetin, yalvarış ve takvânın aslı, her şeyde dikkatli ve düşünceli hareket etmeyi itiyat edinmektir. Yemekte, içmekte, giyinmekte, hülâsa bütün işlerinde teenniyle ve düşünerek hareket etmeyen aceleci kişi, her zaman hataya düşebilir. Hattâ yiyecek, giyecek ve içeceklerinde ve bütün işlerinde şüpheye düşmek ve haram işlemekten kendini kurtaramaz. Böyle olanların da taat ve ibâdetlerinde hayır yoktur. Çünkü ibâdetin sermâyesi ve saadetin gâyesi takvâdır.

5- Bâzen fiillerde ve sözlerde önce yapmakla ve öne geçmekle imama muhâlefet edebilir. İmamdan önce secdeden kalkması, böylece onu geriye bırakarak öne geçmesi gibi.

İkinci Mahmud devrinin devlet adamlarından biri, Ramazan’da bazı arkadaşlarını iftara dâvet eder. Ünlü şâir İzzet Molla da dâvetlilerin arasındadır.

Yatsı ezanından sonra cemaatle terâvih namazına başlarlar. İmamlık yapan zat, hemen iki secdeyi bir edecek kadar çabuk çabuk namazı kıldırır. Daha on beş dakika olmadan onuncu rekâtın sonuna gelirler. O sırada dışardan bir adam gelir, cemaatin namaz kıldığını görür.

‘Hazır abdestim varken, ben de cemaate yetişeyim’ diye koşup safa gireceği sırada cemaat selâm verir. İzzet Molla der ki;

– Be adam! Biz içerdeyken yetişemiyoruz. Sen dışardan geldiğinde nasıl yetişeceksin?..


❈ Tembellik ve Rahata Düşkünlük

Bu âlemi büyük bir makine olarak düşünelim. Yaratılan her şey bu makinenin bir parçasıdır. Hepsi ayrı görev başında Yaratıcısının emrine boyun eğmektedir. Kendilerine verilen görevi yapmakla Rabbi tesbih ederler.

Bütün mahlûkatın hizmeti insana yöneliktir. İnsan da Rabbine kulluk etme göreviyle yükümlüdür. Mümin atik, hassas, pratik, işinin ehli, itaatkar, istişareli olması lazım. Böyle olmazsa hem kendi düzenini, hem alemin düzenini bozar.

İnsan kulluğun ne kadar idrakinde ise o kadar munis, itaatkar, huzurlu, hevesli ve neşeli olur. Görevini seve seve zamanında yapar. Alacağı sevabı, yükseleceği makamı düşünerek dâimâ büyük bir gayret içinde çalışır, hatta mesai yapar; istirahatı için ayrılan zamanı da gece ibâdetiyle kâra çevirir. Bir dakikasını boşa, bir kuruşunu israfa, bir sözünü mâlâyâniye sarf etmez. Hepsini rızâ-i ilâhiye, genişliği yerler gökler kadar olan Cennetine kavuşmak için feda eder. Verdiğini, Allah yoluna harcadığını kâr, nefsine harcadığını ziyan sayar. Dâimâ hayırlı bir işin başındadır. Günahlardan ve günaha sevk edici ortamlardan aslandan kaçar gibi kaçar. Hedefi Rabbinedir.

Bir müminin Allah’a ve âhirete inancı ne kadarsa; gayreti, çabası, koşuşturması da o miktardadır. İman azaldıkça gayret azalır, gayret azaldıkça kan kaybı gibi mânevi bünye çöker, yıkılır, bitkisel hayata geçer. İşte o zaman donukluk sönüklük başlar. Mücadele ruhu ölür. Kimsenin ilerlemesi, menzile varması onu etkilemez, yerinden kıpırdatmaz. Tembellik çadırında uyur, uyuşur kalır, kervan gider, fırsat kaçar, gaflet vadilerinde helak olur gider.

Düşünmeliyiz ki, Cehennemliklerin Cehenneme gitmek için harcadıkları para kadar para, gayret kadar gayret sarf ediyor muyuz? Onların gösterdiği titizlik kadar görevimize titizlik gösterebiliyor muyuz? Birkaç misal verecek olursak: Bir cumhurbaşkanlığı orkestrasında yüz elli kişi ellerindeki çalgı aletlerini öylesine dikkatli kullanıyorlar ki; bir an kafaları bir yere gitse tamamen ses uyumu bozulur, her şey alt üst olur. Onlar görevlerini öyle bir dikkat ve titizlikle yapıyorlar ki, en ufak bir ses bozukluğu ortaya çıkmıyor. Peki, biz Müslümanlar namaz kılıp yüce Rabbin huzurunda bulunurken aynı titizliği gösterip konsantre olabiliyor muyuz? İki rekâtlı bir namazda bile aklımızı çarşı pazardan ya da gündelik meşgalelerden alıkoyup kendimizi namaza veremiyoruz.

Biz her konuda muhatap olduğumuz kimselerin canlı, gayretli, samimi, sevgi dolu, ilgili olmasını arzular, bu tip insanlara hayran oluruz. Ya biz ezelden aldığımız kutsal görevler için bu vasıfların hangisini üzerimizde taşıyoruz? Şairin ‘Davaya adanmış kaç kuruşun var’ dediği gibi, neyimizi harcadık, düşünüp kendimize gelelim. Pasiflik, donukluk-sönüklükten bir an önce kurtulalım.

Resûlullah (sav) Muaz b. Cebel’i Yemen’e vâli olarak gönderirken kendisine ‘Rahata dalmaktan sakın; zirâ Allah’ın has kulları lükse göz dikmezler’ buyurmuştur.

t

Rahat ümidiyle kaçıp, en ücra köşeye çekilsen bile o kaçtığın yerde huzurunu kaçıracak bir afet zuhur eder.

Dünyada rahatı terk eden, âhirette mesrur olur.

İnsanların emniyet, rahat ve her türlü endişeden uzak olarak yaşaması onları aldatmamalı; çünkü Allah’ın azâbı geldiğinde, herhangi bir işâret bulunmadan, birden gelir... O halde insan, içinde bulunduğu duruma aldanmamalı.

İnsanı vaktinden önce yıpratan bir şey varsa o da tembelliktir. Hz. Ali

En bedbaht, en muzdarip, en sıkıntılı işsiz adamdır. Zira atalet ademin biraderzadesidir. Sa’y vücudun hayatı ve hayatın yakazasadır. Bediüzzaman

Tembeller her şeyi bir anda yapmak isterler.

Zamanında bir adım atmayan tembel, sonunda yüz adım atmak zorunda kalır.

Ekilmeden biçilen tarla nerede var? M. Akif

Tembellik hür insanı esir yapar. Tembellik; muvaffakiyetin düşmanı, ahlâksızlığın anasıdır.

Tembel emir buyurmakta ustadır.

Terk et hevâyı, iyisini lutfeylesin cânan sana,

Sarf etme zâyi vaktini vermez şifâ seyran sana. Esâd


❈ Dalkavukluk (Yağcılık)

Bir kimseye sırf dünyevi makamından dolayı saygı göstermek, iltifat etmek dalkavukluktur. Dalkavukluk onurlu bir insana yakışmaz.

Tatlı dil, güler yüz çok kıymetli hasletler; fakat gerçek olursa. Herşey gibi bunların sahtesi de kıymetsiz çirkin bir aldatmadır.

‘Resûlullah bizi aldatan bizden değildir’ buyurur. İnsanda din-îmân kaygısı olmazsa, menfaatinin, nefsinin, hevânın, dünyanın esiri olursa, bunların arzularını normal yoldan tatmin ve temin edemezse, anormal yollara başvurur. Bazen gasb eder, bazen çalar, bazen gizli alır, bazen hile yapar, bazen yüzsüzlük yapıp ister. Bazen de yüze gülüp yağ çekerek, pohpohlayarak maksadına kavuşur.

Yapılan iş görüntüde iyi olsa da niyet bozuksa iyi sayılmaz. Bunun aksine iyi niyetle kötü iş yapmak da helâl değildir. Hem işin, hem niyetin düzgün olması gerek. İnsanda mal, güzellik, şöhret gibi istifâde edilecek özellikler bulununca, çingenelerin bir şeyler verenin etrafını kuşatması gibi, etrafını bir sürü dalkavuk sarar, abartırlar, kabartırlar, şişirirler, alacaklarını böyle mânevi dilencilik usulü ile alırlar. Ama bu insan bu özellikleri, bu faziletleri kaybedince herkes etrafından çekilip dağılır. Adamcağızı oracıkta yapayalnız, kimsesiz, yardımsız, desteksiz bırakırlar, önceden aldıklarının hatırına bile bir saygıları, bir ilgileri kalmaz, çil yavrusu gibi savuşup giderler.

t

Biriniz kardeşini mutlaka övecekse, ‘Filanı böyle biliriz, Allah’a karşı kimseyi tezkiye edecek değiliz. Herkesin murâkıbı Allahu Teâlâ’dır. Allahu Teâlâ da böyle kabul ederse iyidir’ dersiniz. Hadîs-i Şerîf

Mâsiyetle emrolunduğu zaman, idareciyi dinlemek ve itaat etmek gerekmez. Hadîs-i Şerîf

Her kim, bir zâlime yardım etmek maksadıyla onun zâlim olduğunu bildiği halde onunla birlikte yürürse, İslâmdan çıkmış demektir. Hadîs-i Şerîf

Kim bir zenginle karşılaşır ve önünde eğilirse, dininin üçte ikisi gider. Hadîs-i Şerîf

Dalkavuğa itibar etmeyin, beklediği şeyleri kendilerine vermeyin.

Fasık bir mevta arkasından medh edildiği zaman, üzerinden kaynar su dökülür.

Sana saldıran düşmanlarından korkma, sana dalkavukluk eden dostlarından kork.

Dalkavukluk, insanın karşısındakine tamamen kendisi hakkında düşündüklerini söylemesidir.

Dalkavuktan sakınınız, çünkü o insanı boş kaşıkla besler.

Yağcılık yaparsanız, hem kendi şahsiyetinizi düşürmüş, hem de muhatabınızı aldatmış olursunuz.

Sultan kapısına giden fitneye düşer.

Âlemde âlimlerin yağcılığı olmasaydı, zâlimlerin zulme cesareti olmazdı. Abdülfettah Dağıstani

Başını eğmek atlara yaraşır.

Allah (celle celâlühû), padişahları etten ve kemikten küçük bir kapı olarak halketti, haberin olsun.

Kölecesine peşinde olduklarımızın esiri sayılırız.

Bir kimse yaptığı ibâdetlerle yerle göğü doldursa, bununla beraber fena kimseleri severse, yaptığı ibâdetin hiçbir faydasını göremez.

Dalkavukluk devlet adamlarının çevresini sarmış bir çemberdir.

Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimselerle dost olmak ve onlara

 iyilik yapmaktır. İmâm-ı Şâfii

Haksız sözleri tasdik eden yalancı, dalkavuk ve ikiyüzlüdür.

Allahu Teâlâ’ya güvenip kendini zengin bilmek ne hoştur. Bir nâmerde dayanıp kendini zengin bilmek de ne fenadır.

Nefsine veya gayrına yağcılık yapan, sıdkın kokusunu alamaz.

Ne senden rükû, ne bizden kıyam

Selâmün aleyküm, aleyküm selâm. (Ebû’s Suud Efendi)

 

❈ Çok Konuşmak

Sükût etmekte aklını başına almak vardır. Vakar vardır. Fikir, zikir ve ibâdet için huzur vardır. Dünyada dedikodulardan, âhirette de bunların hesabını vermekten selâmet vardır.

«Her ne söz söylerse, mutlak yanında hazır bir gözcü vardır.» (Kâf, 18)

Söz, insanı içinde gizli bulunan sırların tercümânıdır. Saçma ve garip sözleri geri getirmek mümkün değildir. O halde akıllı kimselerin sürç-i lisandan korunması, mecbur kalmadıkça az konuşması gerekir. Sükuttan ayrılmayan, câhil de olsa âlim de olsa hikmet ehli sayılır.

Bir hakkı açıklamaktan, bir bâtılı reddetmekten, bir hikmeti yaymaktan ve bir nimete şükretmekten başka dili tutmak gerekir. Çünkü kişinin yarısı dili, yarısı da kalbidir. Geri kalan, et ve kandır. Nitekim Resûlullah, ‘Akıllı kimsenin dili, kalbinin arkasındadır. Konuşmak istediği zaman, önce kalbine başvurur. Konuşması lehine ise konuşur, yok aleyhineyse susar. Câhilin kalbi ise dilinin gerisindedir. Bu yüzden her diline geleni söyler’ buyurmuştur.

t

Hayâ ile sükût, îmân ağacının iki dalı; çirkin söz ile beyan da, münafıklığın iki budağıdır. Hadîs-i Şerîf

Allahu Teâla insana dilden daha faydalı bir şey yaratmamıştır. Onunla cennete girer. Eğer ona sahip olmazsa ateşe girer. Kişi onu tutmazsa, dili ona sahibini ısırıp parçalayan köpek gibi olur. Hadîs-i Şerîf

Geveze birine sır söylemek, çatlak testiye su koymaya benzer.

Sizden biri nereye varacağını bilmediği bir laf eder ve bu yüzden yetmiş sene ateşe düşer. Kurtuluş ise, dilini tutmak, günahlarına ağlayıp, evinde oturmaktır.

Nebiyyi Muhterem (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Selamı yayınız’ buyurdu; biz kelamı yaydık, selamı ihmal ettik.

İnsanlar ayaklarından çok dilleriyle kayarlar.

Boş sözü terk edip, zikirle meşgul olmak, dili yalandan, gıybetten, boğazı haram lokmadan, kalbi şüpheden, gözü hıyanetten ve nazardan, gönlü riya ve sümadan, sırrı mâsivadan pak eyler. Tabakat

Boş konuşmak geçimi zorlaştırır.

Her kim Mevlâsıyla sohbette noksan kalırsa Allah ona kullarla sohbet etmek belası verir. Osman-ı Kureyşi

Bir okla delemediğiniz kalbi, bir sözle delebiliriz.

Âdap dışı bir sözü işitip de, onu yayan kimse günah bakımından onu icat eden kişi gibi günâhkardır.

Ağzınızı her açışta başkaları oradan içinizi seyreder.

Kişi söz ile yükseldi sultân oldu. Çok söz, başı gölge gibi yere serdi. Yusuf Has Hâcip

Akıl tamam olunca, söz azalır. Hz. Ali

Her sorulana cevap vereni, her gördüğünü anlatanı, her bildiğini söyleyeni görürsen onun bilgisizliğini anla. Atâullah İskenderî

Üç şey kalbi öldürür: Çok yemek, çok uyumak, çok konuşmak. Fudayl bin İyaz

İnsanları iki şey mahveder: Fazla mal toplama hırsı ve çok konuşmak. İbrahim en-Nehâi


❈ Yalan

«Yalan söyleyenler ancak Allah’ın (celle celâlühû) âyetlerine inanmayanlardır.» (Nahl, 105)

Yalan söylemek, en çirkin, en iğrenç günahlardandır. Bu, ayıpların da en kötüsüdür. Nitekim tüm kötülüklerin başı da yalancılıktır. Yalan söyleme, îmanla çelişir. Yâni yalan bir tarafta, îman diğer tarafta olur. İkisi bir yerde bulunmaz. Bu ifâde, kinâye yoluyla ikisi arasındaki mesafenin uzaklığını anlatmak içindir.

Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur. ‘Kuşkusuz tüm yalanlar kaydedilir. Ancak kişinin savaşta yalan söylemesi bunun dışındadır. Çünkü savaş bir hiledir. Ya da aralarında dargınlık bulunan iki kişinin arasını düzeltmek için söylenen yalan kaydedilmez. Bir de hanımını hoşnut etmek için kişinin söylediği şey yalan sayılmaz.’

t

Her özellik müminde bulunabilir yalnız hıyanet ve yalan bulunmaz. Hadîs-i Şerîf

En hayırlı kul; dili yalan konuşmayan, kalbi kötülük düşünmeyen, edep yeri zina etmeyendir. Hz. Mûsâ

Yalancıları tasdik eden yalancıdır. İmam Şafi

Bir insan hiçbir durumda yalan söyleme özgürlüğüne sahip değildir.

Yalan iki yerde fena değildir:

1- Zâlimlerin şerrini def etmede,

2- Ara bulmada. Cafer-i Sadık

Yalanı söküp atmadan hakikati tutup dikmeye çalışma, tutmaz. C. Şahabettin

Gerçek ortaya çıkacaksa yalan söyleme.

Ayran içinde yağ nasıl gizliyse doğruluk cevherinde de yalan öyle gizlidir. Mevlânâ

İyilik için söylenen yalan fitne çıkaran doğrudan iyidir.

Yalancı, Hakk’a karşı kafa tutan fakat insanlardan korkan bir serseridir

Sözden dönmek yalancılığın en kötüsüdür.

Yılandan değil yalandan kork. Saadete erişmek istersen yalan söyleme. Sağlam ruh sahipleri yalan söylemez.

İnsanlar yalan söylemek zorunda kaldıkları kimselerden nefret ederler.

Yalan kadar insanı aldatan hiçbir şey yoktur.

Doğruyla yalan biri diğerini çıkarıncaya kadar kalpte boğuşurlar. Mâlik b. Dinar

Yalan kılıç darbesi gibidir, yara geçse de izi kalır. (Sadi)

Yanlış anlayanlar tarafından söylenen bir doğrudan daha kötü bir yalan yoktur.

Ayarı bozuk olanın tartısına güven olmaz.

Bir tane sıdk bir harman yalanı yakar. Bir tane hakikat bir harman hayalata müraccahtır. Said Nursi

Çok konuşan yalan söylemeye yatkındır. Yalan, nifak alametidir.

Bir adam Resûlullah’a (sav) gelip dedi ki:

- Ey Allah’ın Resûlü! Ben müslüman olmak istiyorum ne var ki yalan, zina, hırsızlık ve içki gibi şeyleri çok seviyorum. Hepsini birden nasıl bırakayım? Efendimiz (sav) ona,

- Şimdilik yalanı terk et, buyurdu. Adam,

- Olur, dedi ve huzur-u saadetten ayrıldı. Uzun uzun düşündü ve,

- Zina yapıp Resûlullah’a itiraf etsem, mutlaka beni ölüm cezasına çarptırır. İtiraf etmesem yalan söylemiş olacağım. Oysa ben Resûlullah’a (sav) yalan söylememek için kesin söz verdim. İçki içsem, hırsızlık yapsam yine aynı ihtimallerle karşılaşacğım. En iyisi bunların tümüne tevbe edip vazgeçeyim.

Böyle düşündükten sonra Efendimizin (sav) huzuruna geldi ve şöyle dedi:

- Ey Allah’ın Resûlü! Bana doğruluk düsturunu öğretmekle bütün günaha açılan kapıları suratıma kapattın.

Yalanın Maddi- Mânevi Zararları

 Doğruluktan kalbe sükun, huzur gelir. Yalandan ise şüphe ve perişanlık doğar. Hadîs-i Şerîf

 Yalan yere yemin etmek evleri ıssız bırakır. Hadîs-i Şerîf

 Yalan rızkı azaltır. Hadîs-i Şerîf

 Yalancılık kibir ve hased gibi Allah’ın huzurundan kovulmaya sebeptir. Ahmet Rufai

 Yalan yere yemin edenin sermayesi tükenir ve kazancı bereketsizleşir.

 Yalancı doğru söylese bile inanılmaz. Yalan kadar insanı alçaltan bir şey yoktur.

 Yalan huzur, öz güven ve emniyeti yok eder. Daha açıkçası, yalancıya ne kendi güvenir, ne başkası. İmam Şafi

 Yalanın dostu, doğrunun düşmanı çoktur. Bir kez yalan söyleyen ikincisini de söyler.

 Her günah yalan ile işlenir. Yalan söylemek insanlığa yakışmaz.

 Şeytan yalan, gazap ve uykuyla insanları kandırır, uyutur. Hadîs-i Şerîf

 Yalan, bacaları karartan is gibi, insanların içini de karartır.

 Gönül, yalan sözden rahatsız ve tedirgin olur. Mevlânâ

 Yalandan sakın. Çünkü o serçe eti kadar tatlıdır. Ondan kurtulan azdır. Lokman (as)

Aldanma rengine fâni dünyanın

Önü yalan sonu yalan demişler.


❈ İftira

«Namuslu ve hür kadınlara (zinâ isnadıyla) iftira atan, sonra da dört şâhit getirmeyen kimselerin her birine seksen değnek vurun. Onların şâhitliklerini ebedi kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir. Ancak tevbe edip durumlarını ıslah etmeleri müstesna. Çünkü Allah ğafur ve rahimdir.» (Nur, 4-5)

Âyete, iftira edene dünyada tatbik edilecek cezalar izah edilmektedir ki; seksen değnek vurulması, şâhitliğinin bir daha kabul edilmemesi ve isminin fasıklar defterine kaydedilmesi. Fakat tevbe eder de, yaptığı işten pişman olursa ‘Fasık’ diye isimlendirilmekten kurtulur.

Bir de âhiretteki cezâsına bakalım: Peygamber Efendimize (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mirac gecesi bir topluluk gösterildi. Her birinin elinde bakır tırnaklar vardı. Yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. ‘Bunlar kimdir?’ diye sorunca, ‘Gıybet ve iftira edenlerdir’ cevabı verildi.

t

Aslından çevrilmiş, hakikatı tahrif edilmiş söz manasına gelen iftira, büyük günahlardandır. Müslümanın ırzına dil uzatarak haksız yere ona iftira etmek en büyük günahlardan biridir. Hadîs-i Şerîf

Kim bir müslümanın kötülenmesini dileyerek iftira atarsa, Allah, onu kıyâmet günü cehennem köprülerinden birinin üstünde (günahlarından temizlenip) çıkıncıya kadar hapseder. Hadîs-i Şerîf

Bir adam bir adama ‘günahkar’, ya da ‘kâfir’ derse, o özellik de onda bulunmazsa, bu söz kendisine döner. Hadîs-i Şerîf, Buhârî

Haklar dört kısımdır;

1- Yalnız Allah hakkı,

2- Yalnız kul hakkı,

3- Allah hakkı ile kul hakkı beraber fakat, kul hakkının galip olduğu haklar.

4- Allah hakkı ile kul hakkı beraber fakat, Allah hakkının galip olduğu haklar. Bir müslümana iftira etmek, hem Allah’ın hem kulun hakkını ihlal etmektir. Fakat Allah hakkı galiptir. Böyle olunca, kul, kendisine (zinâ suçuyla) iftira edeni affetse bile dünyada tatbik edilecek olan cezâ muhakkak tatbik edilir.

Her türlü sihir ve iftira küfürdür. İnkarcıların en hafif cezası bereketten mahrumiyettir.

Gıybet, gerçeği söylemektir. Olmayan şeyi söylemek ise iftiraya girer.

Beş şey vardır ki, onların keffareti yoktur:

1- Allah’a ortak koşmak.

2- Haksız yere birini öldürmek.

3- Mümine iftira etmek.

4- Savaştan kaçmak.

5- Hakkı olmayan bir malı yemin ederek almak, kendine ayırmak.

Bunların hepsinin mayasında yalancılık vardır.

Lokman, efendisinin yanındayken diğer köleler tarafından oldukça kıskanılıyordu. Bir gün efendisi kölelerini bağa meyve toplayıp getirmeleri için gönderdi. Köleler topladıkları meyveleri yolda gelirken yiyip bitirdiler ve gelip efendilerine:

- Bütün meyveleri Lokman yedi, dediler. Efendisi Lokman’a kızdı. Lokman efendisinin kızgınlığının sebebini araştırıp anlayınca:

- Efendim, hepimize sıcak su içir, ovaya inelim, sen atlı olarak biz yaya olarak koşalım. O zaman gerçek ortaya çıkacak, dedi.

Efendisi Lokman’ın dediğini yaptı. Büyük sahrada koşup yorulan köleler, yediklerini kusmaya başladılar. Böylece kimin yalancı olduğu ortaya çıktı.


❈ Dedikodu

Gıybet, duyduğu zaman, insanın hoşuna gitmeyecek bir kusuru gıyabında söylemektir. Buna Türkçe’de çekiştirmek denir. Gıybet, kişiyi sadece dil ile tarif etmekten ibaret değildir. Işâret, ima, gıyabda yazı ile de gıybet olabilir.

Gıybet, umumiyetle insanı, hususiyetle de İslâmi hayatı zedeleyip, huzuru kaçıran çok kötü bir alışkanlıktır.

Gıybet, insanlar arasındaki itimadı zedeler. Saygı ve hürmeti bozar. Emniyet yerine tecessüs ve şüphe yerleşir. Öyle ki, sohbet edip hal hatır sorduğunuz dost ve kardeşlerinizin yanından uzaklaştığınızda içinizde bir şüphe ve tereddüt belirir; ‘Acaba ben kalkıp gidince arkamdan ne konuştular, nasıl bir gıybet yaptılar, nasıl çekiştirdiler?’ diye vesveseler insanı yer bitirir.

Gıybetin bir çeşidi de; gıybet edenin hevesini artırıp daha fazla gıybet etmesine sebep olmaktır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: ‘Dinleyen de, gıybet eden de birdir.’

Hadîs-i Șerîfler...

Benim katımda en sevimsiziniz; koğuculuk yapan, dostların arasını açan ve temiz kimselerde kusur arayandır.

Din kardeşinin aleyhine konuşulurken, onu savunmaya gücü yettiği halde susanı, Allah (celle celâlühû) dünya ve âhirette zelil eder.

Gıybet zînâdan daha şiddetlidir. Zînâ eden tevbe eder, Allah da onun tövbesini kabul eder. Fakat gıybet eden, gıybet edilen tarafından af edilmedikçe, mağfiret olunmaz.

t

Allah (celle celâlühû) Hz. Mûsâ’ya: ‘Cennete en son girecek olan, gıybetten tövbe edendir. Cehenneme ilk girecekler de, gıybete devam edenlerdir’ diye vahyetmiştir.

Avn dedi ki: İbn Sirin’ın yanına gittim. Haccac’ın aleyhinde konuştum. Bunun üzerine beni uyardı: ‘Yüce Allah adil bir hakimdir. Haccac’dan halkın hakkını aldığı gibi, Haccac’ı arkadan kötüleyenlerden de Haccac’ın hakkını alır. Yarın kıyâmet günü işlediğin küçük bir günah, Haccac’ın işlediği büyük bir günahtan ağır gelir.’

İbrahim b. Ethem, bir davette gıybet edilince, hemen orayı terk etti ve üç gün yemek yemedi.

Gıybet eden adam mancınık kuran adama benzer; bütün iyiliklerini doğuya ve batıya savurur. İyiliklerden kendisine bir şey kalmaz. Kıyâmet günü amel defterini boş gören kişi, namaz ve oruçlarını sorar, gıybetlerin amellerini bitirdiği söylenir. Bazı kişiler de yapmadıkları ameller ile karşılaşırlar, bunların gıybet edenlerden geldiği belirtilir.

Gıybet dostluğu bitirir, sevgileri götürür.

Kalbe leke getirir; Rahman yasak eyledi.

Hoşa gitmeyen sözü, ister söz ister yazı.

Haramdır çoğu azı; Kur’an ilân eyledi. (M. Balcı)

Çekiştirmeyi önlemeye muktedir iken onu önlemeyen, günahta müşterektir.

Kovuculuk yapan, cennete giremez.

Üç kişinin suçlarını saymak gıybet sayılmaz: Zâlim yönetici, içki içen ve açıkça günah işleyen.

İnsanların senin hakkında bilgileri az olsun ki, gıybetin de fazla yapılmasın. Süfyan Sevri

 Hak arzdan daha geniş

 Kanaatkar insan denizden daha derin.

 Hırs ateşten daha yakıcı.

 İhtiyacını karşılayamamak zemheriden daha soğuk.

 Koğucu (ortaya çıkınca), yetimden daha zelil.

 Ya da koğuculuk zehirden daha tesirli bir zehirdir.

Gıybet, yalan, söz taşıma, harama bakmak orucu bozar (sevabını giderir)

Gıybetin keffâreti, gıybet ettiği kimse için (kulağına gitmeden) mağfiret dilemektir.

Sakın gıybet etmeyin. Çünkü onda üç âfet vardır:

1- Duâsı kabul edilmez.

2- Yaptığı iyilikleri geçersiz olur.

3- Kötülükleri artırır. Hz. Ali

Bir kadın, bir meselenin hükmünü öğrenmek üzere Resûlullah’ın (sav) yanına geldi. Çıkıp giderken, Hz. Âişe vâlidemiz eliyle kadının boyunun kısalığını ima edince (veya söyleyince), Resûlullah (sav): Yavaş ol, ey Âişe! Gıybet etme’, buyurdu.

Âişe vâlidemiz: ‘Yâ Resûlallah! Ben, ancak onda olanı söyledim.’

Bunun üzerine Resûlullah (sav): ‘Evet, zâten onda olanı söylediğin için gıybet oldu. Onda olmayanı söyleseydin, gıybet değil, iftirâ olurdu.’


❈ Alay

«Ey îmân edenler! Bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Zirâ alay edilenlerin kendilerinden daha hayırlı olmaları muhtemeldir. Bazı kadınlar da diğerlerini alaya almasın. Alay edilenlerin kendilerinden daha hayırlı olmaları muhtemeldir.» (Hucurat, 11)

Alay etmek; bir kimseye gülmek, sözünü ve işlerini gülünç şekilde anlatmaktır. O kimse bundan kırılırsa, haramdır.

Alay, başkalarına değer vermemek, onları küçümsemek, kusur ve özürlerini eğlenceye almaktır. Bu, sözle yapıldığı gibi, kaş-göz ve el hareketleriyle de yapılır.

Alay etmek, dinimizde günah sayılan bir davranıştır. Akrabâmız olsun, arkadaşımız olsun; onların korku, acelecilik, sakarlık gibi kusurlarıyla alay etmemeliyiz. Bu durum, kişinin hem içine kapanık olması, hem de ezik durmasına sebep olur. Hele vücut kusurlarıyla, şaka yoluyla bile olsa alay etmek çok ayıptır. Bunları özellikle çocuklarımıza öğretmeliyiz.

Olgun, kültürlü ve seviyeli insanlar, başkalarıyla alay etmezler. Çünkü toplumun her derecedeki insana ihtiyacı vardır. Henüz cehâletini atamamış, kültürünü belli düzeye getirememiş yarım aydınlar ve bir de kaba mağrurlar, başkalarına tepeden bakar, onlarla alay ederler.

Allah (celle celâlühû) katında şirkten sonra en büyük günah, insanlarla alay etmektir. Vehb b. Münebbih

Başkalarıyla alay etmek, onları, hakâret derecesine varan sözlerle eğlenceye almak haramdır. Hiçbir mümin, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamalıdır.

Alay, câhilliktir; ilmin ve hilmin zıddıdır.

Sakın ola ki kimse ile eğlenmeyiniz. Hiç kimseyi alay konusu yapmayınız. İsterse bu kişi kâfir olsun. Zira alaycılığın, istihzânın sonu pişmanlıktır.

Alay, sözde ve işte, hikâye, taklit etmek sûretiyle yapılır.

Alay etmek; insanın vakarını kaybettirir, yüzünden hayâyı kaldırır, kin ve nefreti uyandırır, dostluğun tadını kaçırır.


❈ Dini İstismar

Dini istismar da Allah’ın gazabını celbeder. Bu tip kimseler nefse uyup itidaldan çıkarak, kusurlarını örtbas etmek için çeşitli haller arzederler. Bunu günlük hayatımızda görmeye çalışırsak şu neticeleri alırız:

 Sevdiğini sevmediğinden ayrım yaparken ona dini bir merhamet kılıfı geçirir.

 Zengine fakire davrandığından farklı davranır. Bunu dine ısındırmak sebebiyle yaptığını savunur.

 Canının istediği gibi süslü ve pahallı kıyafet giyer. Bu kıyafetle insanları dine celbetmek, dini sevdirmek için yaptığını öne sürer. Oysa fakirin de dine teşviğe ihtiyacı vardır. Hz. Ömer’in yamalı hırka içinde nice beldeler fethettiğini bilmez.

İbâdet, ilim ve sohbete çok düşkün olduğunu söyler. Uykusundan, zevkinden, konuşmasından, gezmesinden kısıtlamaz; yapması gereken görevden kısıtlar.

 Kendini basit işleri görmeye layık görmez, daha kutsal işlerle meşgul oluyor havasına girer.

 Aile ve akrabasına gereken sevgi, saygı ve ikramı göstermez. Onlarla samimi olursa, dinine zarar edeceğini söyler.

 Malının iyisini kendine ayırır. Sadece nefsini, çoluk-çocuğunu düşünmesini dini bir vazife addeder.

İşten, hizmetten, görevden kaytarmak için nafile ibâdetlerin arkasına sıvışır.

 Kendi başına kaldığında uygulamadığı dini planını işten kaçmak için harfiyen uygular.

 Cimriliğini israf günahıyla savunmaya çalışırken, savurganlığını cömertlikle örtmeye kalkar.

 Tembellikten işçi tutar. Ona da vakti değerlendirme, İslâma hizmet kılıfı geçirir. Fakat uykusunu, gezmesini arttırarak kendini ele verir.

 Sırrı gizlemez, kendini dindar, temiz ve saflıkla yorumlar.

 Kibreder, kimsenin bir şeyini beğenmez. Onu dini bir titizlik olarak gösterir.

 Namahremden kaçınmaz, zevk alır. Kalbinin paklığına yorar.

 Büyüklerini ihmal ettiği halde, onların yanında hayasızca eşi ve çocuğu ile yakından ilgilenir, bunun da kültür ve merhametten olduğunu iddia eder.

 Akraba veya hasta ziyareti hatırlatıldığında dışarı çıkmanın günah olduğunu söyleyip; çarşı-pazar ve kafadarlarını ziyarete gider.

 Dış görünüşe önem vermiyorum diye bâtıni özelliklere sahip olduğunu belirtircesine dindar görünür.


Bu Dünya

Yüzüne çok gülerler, yüzde yüzü yalandır

Menfaat kaygusudur, hepsi falan filândır,

Âlemin göz diktiği cebindeki kalandır.

Cebin delikse eğer vermezler bir yudum su

Aldırma adam sen de hepsi geçer dünya bu. H. N. Zorlutuna

Gayri zaruri olan nefis isteklerinde mezhep değiştirmeye kalkar.

 Fuzuli israf olan şeyleri alır, sıkışınca yalan söyleyip dinen câiz görür.

 Zamanın hayasızlığını işler. ‘Zaman sana uymazsa sen zamana uy’ diyen Hz. Ali’nin sözünün arkasına sığınır.

 Şık kıyafetler giyer. ‘İslâm iticiliği değil, çekiciliği sever’ der. Tâvizlerine, mazeretlerine kılıf geçirir.

 Dini meseleler zor gelince, hocayı ve okulu zemmeder.

 Televizyondaki dizileri seyreder, ‘ibret alıyorum’ der,

kültürünün arttığını iddia eder.

 Gözden düşmemek için ilâhi yasakları es geçer. Bunu uyumluluk addeder.

 Hadisleri, âyetleri işine geldiği gibi tefsir eder.

‘Çocukları sevmek sünnettir’ deyip, çocukları İslâm terbiyesinden uzak ve şımarık yetiştirir.

 ‘Kalp kırmak günahtır’ deyip tebliğ yapmaz.

 Zaruretsiz, mâzeretsiz ‘İslâmda zorluk yok’ deyip namazları oturarak kılar veya kazaya bırakır.

 ‘İslâma daha yararlı olurum’ diye İslâmdan tâviz verir, tesettür ve mahremiyeti önemsemez.

 Meselenin sadece fıkhi yönüne bakıp, ahlâki ve itikadi yönüne bakmaz.

 Ayıp olmasın diye yaptıklarını Allah rızâsına hamleder.

 Genç kızlar dini bahane ederek haram şartlarda tahsil yaparlar. Erkekler de ‘okuyorum’ bahanesiyle çalışmaktan, işten kaytarıp, ana-babalarını uşak yerine koyarlar.

 Beceriksizliğini, dikkatsizliğini kaza-i ilâhiye yorar.

 Fakir halktan okul, cami vs. için para toplayıp, şöhret için çıkardığı dergi veya kitabı din içinmiş gibi gösterir.

 Menfaat için dinin arkasına saklanır. Aslında kendisiyle dini koruması gerekirken, kendisini dinle saklar.


Tehlike

Tehlike demek, kişinin bir günahı işlemesinden sonra ‘Allah (celle celâlühû) beni bağışlamaz’ demiş olmasıdır.

Tehlike, Allah’a ibâdet edebilmek için muhtaç olduğu nafakayı temin etmemektir. Bunu yapmayan kendini helâk etmiştir. İşte bundan sakınmak lâzımdır.

Tehlike; yaptığı bir kötülükten sonra bir daha iyilik yapmamak ve bu hal üzerine ölmek demektir.

Size Deccalin fitnesinden daha büyüğünü haber vereyim mi? Başka birine gösteriş için amel yapan adam, Deccal’in fitnesinden daha tehlikelidir.

Taşların altına gizlenen yılanlar ve akrepler değil; asıl tehlike olan, insanın kalbinde taşıdığı kötülüklerdir.

Sorunun üstüne yürümeyen insan, çocuğun karanlıkta melodi mırıldanması gibi, bir gizli korkunun, kaçışın içindedir. Bu çekingenlik de tehlikeyi büyütür.

Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Şaşılacak şey koyunun kurda âşık olmasıdır.

Tehlikenin câiz olduğu yerler

Öldürülünceye kadar kâfirlerle cihat câiz olduğuna göre, öldürülünceye kadar da marufu emretmek câizdir.

Fakat düşmana saldırmasında bir fayda sağlamayacağını bilenler; meselâ; körler ve âcizler gibi, bunların düşmana saldırmaları kendilerini öldürtmekten başka bir işe yaramayacağından bu haram ve kendini tehlikeye atmak demektir.

Bu gibi fedailik, öldürülünceye kadar öldüreceğine ve düşmanın kalbine korku salacağına inanan kimseler için câizdir.

Yani adamın böyle yapması ile diğerlerinin de Allah yolunda şehâdet mertebesine ulaşmak için hatalarına hiç kıymet vermediklerini görüp mâneviyatlarını sarsmak gayesini taşırsa, bu saldırış câizdir.

Yoksa zâlimin bir elinde kadeh, bir elinde kılıç vardır. Ona, ‘kadehi at’ dersen, kadehi içecek ve kılıç ile de kelleni koparacak. Bu kimseye nasihat edip kendini tehlikeye atmak câiz değildir.

Çünkü bu doğrudan doğruya bir intihardır. Aranılan, din namına bir fayda sağlamak ve bu uğurda feda-i can etmektir. Hiçbir kârı olmadan kendini tehlikeye atmakta elbette bir mânâ yoktur. Hatta bu gibi emr-i maruf haramdır.

Şu ana kadar anlatılanlar Allah’ın gadab ettiği, rahmetinden uzaklaştırdığı kimselerin vasıflarıydı. Gadap olunanlar hem kendini hem başkasını hak yoldan uzaklaştıran kimselerdir. Şimdi yolunu sapıtan, gaflet, dalâlet, inkar, şüphe girdabında kaybolan, şer yolda etkileyen-etkilenen, sapmış-saptırılmış güruhun durumunu anlatalım.

Sapıklarınkine değil

Dalâlet, lugatte doğru yoldan sapmak, kaybolmak, unutmak, şaşa kalmak, bozgunculuk, boşa çıkarmak, yolunu şaşırma, azma, sapkınlık ve bâtıla yönelme, helak olmak, bâtıl şey ve unutmak, bilerek veya bilmeyerek az veya çok doğru yoldan sapmak, hidâyetin zıddı. Sûrede duâ ‘ihdina / bize hidâyet ver’ diye başladı, hidâyetin zıddı olan ‘dâllîn’ ile bitti. (Muraat-ı nâzır-benzerliğe riâyet)

İster kasıtlı, ister gafletle olsun, ister az, ister çok olsun doğru yoldan uzaklaştıran her tür sapmaya dalâlet denir.

Doğru yol; istikamet, sevab, hak, hedefe isabet eden ok gibidir. Bunun dışındaki bütün yönler hedeften sapmak olduğundan dalâlettir.

Dalâlet, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar.

t

‘Kızdıklarının ve sapıkların yoluna değil’ derken, isim kalıpları geldi. Ki bu kalıplar mâziye mahsus değildir. Bütün zamirleri kapsar.

‘Mağdubi / kızılanlar’ meful kalıbında gelmiştir. Böylece kızan umumi olmuştur. Çünkü bu kişilere bir çok yönden kızılmıştır. Âhirette en ihlâslı arkadaşları ve en yakınları, bütün bağların koptuğu gün onlara kızacaktır. O gün Allah’la olan bağ hariç bütün bağlar kopacaktır. Hatta insan, aleyhine şâhitlik eden kendi derisinden ve organlarından bile uzak durur. Dolayısıyla herşey ve herkes tarafından ona kızılmış olur.

Nimet hayır ve fazilettir. Gadab ise intikam babındandır. Allahu Teâlâ bu iki şeyden kuvvetli olanı kendisine nisbet eder. Bu Kur’an’ın üslubudur. Ayrıca O nimet vermede tektir.

Gadaba gelince; Allah’ın gadab ettiklerine melekler, nebiler, resûller ve evliya da gadab eder. Nimet vereni zikretmekte nimet verileni yüceltmek vardır. Gadablananı zikretmemekte de gadablanılan kişiyi küçültmek vardır.

Bunlar isim olduğu için subuta delâlet eder. Yani bu hal onlarda devamlı olur. Dünyada ve âhirette devam eder.

‘Dallin’in başında gelen ‘la’ edatı, bu iki vasfın birbirinden farklı olduğuna ve bunların ayrı ayrı kişiler olduğuna delâlet eder. Yani bu vasıfların aynı kişiye ait olmadığını ifade eder.

‘Dallin’ kelimesi bir defa yanılmışa kullanılmaz, yanılmışlığı kişiliğine yerleşen kimselere kullanılır.

Hadîs-i Șerîfler...

Gelecekte size önderlik edenler, mallarınızı gasp edecekler, sizinle konuştukları zaman yalan konuşacaklar. Kötü işlerini güzel görüp yalanlarını tasdik etmedikçe sizden asla hoşnut olmazlar. Hakk’a râzı oldukları müddet onlara hakkı veriniz (doğru olanı söylemekten çekinmeyiniz). Haddi aştıkları zaman (yaptıklarını tasvip etmeyip) bu yolda öldürülen de şehittir.

Sapıklığa çağıran kimseye ona uyanların günahları kadar günah yazılır. Ancak onların günahlarından bir şey eksilmez.

Öyle bir zaman gelecek ki, insanın felaketi çocukları ve ailesi elinden olacaktır. Ailesi ve çocukları, onu fakirlikle ayıplayacaklar, gücü yetmeyecek şeyler teklif edecekler. Bu istekleri helâl yoldan elde edemeyen aile reisi, haram yollara başvuracak. Bu yüzden kendini felakete sürükleyecektir.

t

Tarihte sırât-ı müstakimden iki sapma olmuştur: Yahudi ve Hıristiyanların sapması. Biri maddecilik diğeri ruhçuluk adına bir sapmadır.

Yahudiler manayı, ruhu reddetiler. Hıristiyanlar da insanın bedensel ihtiyaçlarını reddederek saptılar.

Bu sapmayı şöyle de anlayabiliriz: Yahudinin sapmasında ilim var, amel yok. Hıristiyanın sapmasında da amel var, ilim yok.

Kim Allah’a hamdetmezse, o mağdubi aleyhim ve dallindir.

Kim Allah’ın ‘Rabbü’l âlemin’ olduğunu kabul etmezse, o mağdubi aleyhim ve dallindir.

Kim Allah’ın rahmetini idrak etmezse, mağdubi aleyhim ve dallindir.

Kim din gününe inanmazsa, o mağdubi aleyhim ve dallindir.

Kim Allah’ın din gününün sahibi olduğuna inanmazsa, o mağdubi aleyhim ve dallindir.

Kim sadece Allah’a ibâdet etmez ve ondan yardım istemezse, o mağdubi aleyhim ve dallindir.

Kim Allah’ın nimet verdiklerinin yoluna girmezse, o mağdubi aleyhim ve dallindir. Bu ne güzel irtibat!

Medeni Avrupalının, Amerikalının gözünde bir varil petrol, Hıristiyan olmayan milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta olmamak için ‘Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil’ diyoruz.

Lânete uğrayanlar (Yahudiler) Allah’a iftira ettiler. Peygamberleri öldürdüler, tamahkar, cimri ve korkaktırlar.

İnsanlar vardır, fenalık yapmaktan hoşlanırlar. İyilik yapamazlar, iyilik yapanları sevmezler. Küfürbazdırlar, kabadırlar. Kıskanç ve bencildirler. Bunlardan sakınmak gerekir. Bunlar namuslu ve dürüst insanları kirletmek veya kirli göstermek için ellerinden geleni yaparlar.

Mutlu insan göremezler, kıskanırlar ve mutlu ailelerin yuvalarını bozmak için her türlü yalana, fitneye tevessül ederler.

Her şeyle alay ederler. Yalandan sakınmazlar. Yarı okumuş oldukları için kendi kendilerini âlim addederler. Her şeyi bildiklerini iddia ederler. En büyük mutlulukları masum ve ümitsiz insanlara ümit vererek onların beklentileri ile alay etmektir.

İmam Fâtiha’nın sonunda ‘veled’dallin’ dediğinde istediğin duâyla Allah’tan yardım iste. O an duâların kabul edileceği anlardandır. O anda gaflet etmeyip kalpten duâ etmek lazımdır. (Mücahid, Hilal ibni Yessaf)

Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi de dünyadaki ilk isyandır.

Bâtıl şeyleri iyice tasvir safi zihinleri idlâldir.

Çoğu insanlar kör bir testere gibi kalplerini mantıklarına sürte sürte paramparça ederler.

Akılsız kişi para kazansa bile yerinde sarf edemez.

Felsefeyi vahye tercih edenler, aklı aklın yaratıcısına tercih etmiş olurlar.

Münazara tefrikayı, tefrika kuvvetten düşmeyi netice verir.

Muaz b. Cebel ırçılık yapan kimseyi yakasından tutup Resûlullah’a götürüyor. Resûlullah hutbe okuyor. ‘Araplık ne ananızda ne babanızda vardır, Araplık dildedir’ buyuruyor.

İslâmi ilimleri keyfi olarak bırakanların Allah keyfini kaçırır.

Güler yüzlü olmayanın, insanların itimadını, sevgisini kazanması zordur. Cömert olmayan, vermekten hoşlanmayan, insanların sevgisini kazanamaz. Sırf Allah rızâsını gözetmeyenin, yaptığı hizmetlerde insanlardan takdir veya maddi bir karşılık bekleyenin ihlâsı zedelenir. Allahü Teâlâ da ihlâssız kimseyi muvaffak kılmaz.

En akıllı kimse takvâ sahibi olandır. En ahmak ise fitne fesat çıkarandır.

Yoktur!

Edebi olmayanın, ilmi yoktur.

Korku ve iffeti olmayanın hakka yakınlığı yoktur.

Zekat vermeyenin namazı yoktur.

Hayası olmayanın imanı yoktur.

Yalancı ve hainin dostu yoktur.

Menfaatperestin onuru yoktur.

Farzı terk edenin nafilesi yoktur.

Nankörün vefası yoktur.

Haram kazancın bereketi yoktur.

Huysuzun akrabası yokutur.

Acelecinin rahatı yoktur.

İmansızın hiçbir şeyi yoktur.

İnsan enam derekesine düşer. Orada da barınamazsa şeytan derekesine düşüp akide ve ahlâkı bozmaya çalışır.

Bozulduğu zaman insandan daha fena bir yaratık yoktur.

Fitnenin büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Büyük tomruklar küçük yongalarla tutuşturulur.

İnsanı küçük düşüren sebebler:

• Her türlü sınırı aşmak, her konuda ifrat ve tefrit insanı küçük düşürür.

• Sık sık kendinden söz edip, kendini övmek.

• Dedikodu, jurnalcilik, alay, bencillik ve kibir.

• Aşırı şaka, mizah, gevezelik, argo, sövme ve pis dil.

• Âdab kurallarına uymamak.

• Başkasına âit olan şeyi, sormadan ya da râzı olmadığını bile bile almak ve kullanmak.

• Sabırsız, aceleci söz ve hareketler.

• Oburluk, cimrilik, korkaklık, tembellik ve uyuşukluk.

• Aşırı atılganlık, çabuk bozulmak.

• Aç gözlülük, ihmalkârlık ve üşengeçlik.

• Görevini aksatma, sözünde durmama ve randevuya sâdık kalmama.

• Sû-i zan ve horgörü. Verdiğini geri alma.

• Yaşına, cinsiyetine ve inancına uygun olmayan kıyâfetler.

• İçki, uyuşturucu gibi aklı başından alacak şeyler kullanma. Çocuksu hareket ve davranışlar.

• Oynama, rol yapma, abartma ve kaş göz işâretleri.

• Vâveylâ, âh-u figân, kahkahayla gülme veya bağıra bağıra ağlama.

• Dilencilik. Bir günlük nafakası olan kimsenin dilencilik yapması haramdır. Bir hadiste: ‘Kıyâmette, bakırdan tırnaklarla kendi yüzünü tırmalayıp, parçalama cezâsına çarptırılacağı’ vârit olmuştur.

• Târizle dilencilik: Her hangi bir şeyi beğenip, göz koyduğunda, onun hakkında bilgi almaya çalışmak. ‘Nereden aldınız, kaça aldınız? Çok güzelmiş, böyle şeyler benim çok hoşuma gider’ gibi sözlerle hem muhâtabı tedirgin edip, hem de kendini küçültmüş olmak.

• Kalp dilenciliği: Dıştan bir şey söylemeyip, beklenti içinde olmak ve bunu bir şekliyle hissettirmek. Verilen şeylere aşırı memnuniyet göstermek ve tekrar yapılmasını sağlayacak tavırlarda bulunmak. Verilen hediyelere, karşılık vermeyi düşünmemek, ‘bedâva sirke baldan tatlıdır’ tavrı içinde parazit yaşayıp, birilerine yük olmak.

• Yapabileceği işlerden kaytarmak, ihtiyaç olmadığı halde birilerini yardıma çağırmak ve kendinden yardım istendiğinde kaytarmak.

• Başkalarının evinde ev sahibiymiş gibi serbest hareket etmek, izinsiz yemek içmek ve bir yerleri karıştırmak. Ev sahibinin özel eşyalarını kullanmak.

• Misâfirlikte, tuz ve suyun hâricinde bir şey istemek.

• Misâfirlik süresini, kendi arzusuna göre, ev sahibini düşünmeden uzatmak.

• Kendine misâfir gelmesini istemediği halde, üç günden fazla misâfir olmak. Uygun olmadığını bile bile, kendi menfaatini ve rahatını düşünerek ev sahibini rahatsız etmek.

• Üstüne vazife olmayan, gereksiz sorular sormak.

• Dikkatle dinlenmesi gereken yerde lâkayt davranmak.

• İnsanların yatma, kalkma, yemek, dinlenme ve çalışma saatlerini hesap etmeden, olur olmaz saatlerde rahatsız etmek.

• Kur’an’ın bildirdiği yerlerin hâricinde yemek yemek. Nur sûresi 61. Âyette şöyle buyurulur: «Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur ve size de kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya analarınızın evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya bakımı için anahtarları sizde bulunan evlerde veya dostlarınızın evlerinde izinsiz olarak bir şey yemenizde bir sakınca yoktur.»

• Birilerinin sırasını, yerini ve seçtiği şeyleri kapmak.

Sapmış ve sapıtan fırkalar,

1- Kitabı tahrif edenler,

2- Münafıklar,

3- Münafıklarla mücadele edenler,

4- Taklit eden ümmi tabaka.

Dalâlet’in Şumulüne Girenler

Gurur, Akıl yürütmek, Nefis, Hevâ, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, Haram, Kötü alışkanlıklar, Taklit-Özenti, Gaflet, Eğlence-gülmek, Boş vakit, İsraf, Cimrilik, Cemaati terk, Zarar-Ziyan, Zulüm-Eziyet- Tahakküm, Kul hakkı, Ayıp, Kötü huy, Kötülüğü yaymak, Bâtıl, Dalanlarla dalmak, Lüzumsuz sözlere dalmak, Lânet.

Gurur (Aldanış)

«O zaman münâfıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar, (sizin için) ‘Bunları, dinleri gururlandırmış (aldatmış; çünkü kendilerinden çok üstün bir ordu ile savaşmaya kalkışıyorlar) diyorlardı. Halbuki kim Allah’a tevekkül ederse (o kazanır)» (Enfâl, 49)

«Hayır! Zâlimler birbirlerine, gururdan başka bir şey vaad etmiyorlar.» (Fatır, 40)

Gurur, boş şeylere güvenerek böbürlenme, aldanma, kibir, kendini boş yere değerli ve yüksek tutma; uydurulmuş bir takım şeyler yüzünden aldanma, yanılma, aldatma manalarına gelen bir kelimedir.

Âyet-i Kerime’de: «(şeytan) Onlara söz verir, onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi, gurur (aldatmaca)dan başka bir şey değildir.» (Nisâ, 120) buyrulur.

Şeytan, insanoğlunun zaaflarını tesbit etmekte ve onu bu zaaflarından yakalayarak saptırmaya, azdırmaya çalışmaktadır.

Bir kale nasıl fethedilir? Önce o kalenin gizli kapıları, geçitleri, kale duvarlarının zayıf olan kısımları, kaledeki askerlerin mevcudu, yiyecek, içecek, mühimmat ve asker ile komutanları arasındaki ilişkiler, yönetimden memnun olmayanlar vs. hakkında iyi bir istihbarat yapılır. Sonra elde edilen bu bilgiler değerlendirilir daha sonra da kalenin fethi için plan ve projeler yapılır.

Şeytan da, biz insanları saptırmak, Hak yoldan döndürmek, azdırmak için böyle bir istihbarat çalışması yapmakta ve bizleri en zayıf yönümüzden vurmak için çeşit çeşit hilelerle, vesveselerle planlar yapıp uygulamaktadır.

Kimimizi, makam, mevkiye karşı zaafiyetimizden,

Kimimizi, mal düşkünlüğümüzden,

Kimimizi, şöhret sarhoşluğumuzdan,

Kimimizi, ucub ve kibrimizden,

Kimimizi, haset ve kinimizden,

Velhasıl kelam, her birimizi bir zayıf noktamızdan vurmaktadır.

Aklı başında bir komutanın kalesini düşmana karşı korumak için;

Öncelikle kale duvarlarını tahkim etmesi,

Yiyecek, içecek ve mühimmat takviyesi yapması,

Komuta kademesinde, askerler arasında bir anlaşmazlık varsa onu gidermeye çalışması,

Casusluk yapabilecek, düşmana bilgi sızdırabilecek, fitne ve ikilik çıkaracak karakterde insanlar varsa, onları göz hapsinde tutması,

Sürekli istişare etmesi,

Merkezi sürekli bilgilendirmesi,

Askerlerine ve halka sürekli moral vermesi gibi çeşit çeşit tedbirler alması gerekir.

Aynı bunun gibi aklı başında bir müslüman da kendi içinde şeytana karşı, şeytana askerlik yapacak, şeytana arka çıkacak güçlere karşı her türlü tedbiri alması ve her türlü hazırlığı yapması gerekir.

Öncelikle kalp, dil ve diğer azalarımız arasında tam bir mutabakat sağlamamız gerekir. Beden ülkesinde; ruh hükümdar, akıl vezir, diğer azalarımız askerdir.

Hadîs-i Șerîfler...

Şeytan; yalan, gadap ve uykuyla insanları kandırır.

Kendi ailesinden başkası için süslenen gururlu kadın, kıyâmet gününde karanlık gibi nursuz kalacaktır.

Ahmak; nefsin arzularına uyup Allah’tan uman, akıllı ise; nefsini deneyip ölüm ötesi için çalışandır.

t

Aldanmışın belirtisi üçtür:

1- Geriye bırakacağı malı toplamak.

2- Kendisini helâk edecek malı toplamak.

3- Kendisini kurtaracak iyilikleri bırakmak.

Bu dünya, dâru’l gururdur (yani aldanma yeridir); aldanmamak gerek.

Kötü bir iş yaptığın halde Allah’ın sana iyi muamele etmesi, buna bakarak ‘Sürçmelerim, yanlışlarım müsâmaha ile karşılanıyor, Allah (celle celâlühû) bana huzur ihsan ediyor’ diye düşünmek aldanıştır. Oysa bu bir istidraçtır.

Şerlilerin hayırlı sanılması kadar garip bir şey olmaz. S. Sevri

Mevlâm bana dedi ki; sen hiç utanmaz mısın?

Günahlarına bakmamdan, hiç sıkılmaz mısın?

Dedim ki; merhamet buyur ey Mevlâm!

Senin bol ikrâmındır, beni aldatan.

Dünyayı âhirete tercih eden, nefsinin arzularına uyan, kötü hile kuran, hâinlik yapan, zevk ve sefahate dalan aldanmıştır.

Bilgi çokluğu, amel fazlalığı sebebi ile gurura kapılan mârifet ehli değildir. Çünkü şeytan da hayli bilgi sahibiydi. Mantık oyununu ilk önce o kullandı.

Bir kimse, üç şeyi, üç şey olmadan iddia ederse, bil ki, şeytan onunla eğleniyor:

1- Dünya sevgisi içinde, Allah zikrinin tadını anlatan.

2- Nefsine darılmadan, Allah’ın rızâsını söyleyen.

3- Övülmeyi sevdiği halde, ihlâslı olduğunu iddia eden.

Bir insanın, iyiliklerini hatırlayıp, günahlarını unutması gurûrundandır. Bilâl bin Sad

Vallâhi dünyadan âhirete bir dinar dâhi götüremezsiniz. Bizden öncekilerin bıraktığı gibi biz de dünyayı bırakıp gideceğiz. Onlar da, sizin şimdi dünya için çekiştiğiniz gibi çekişmişlerdi. Ve sizin aldandığınız gibi aldanmışlardı. Dininizi, dünyânızı sizin gibi helâk etmişlerdi. Ebû Mesud el-Ensâri

Âdemoğlunu aldatarak mağrur eden ve endişe veren şeyler: Kuruntu, dünya ve şeytan.

Aldanmışlar

1- Kötüyü iyi görenler: Haram servet ile câmi yapıp süslemek gibi.

2- Yaptıkları işlerin kendi namlarına mı, yoksa Allah rızâsı için mi olduğunu aramayanlar: Halkın teveccühüne mazhar olup, mevkii kazanmak için vaaz eden vâizler gibi.

3- Mühim olmayan bir şeyi, ehemm üzerine tercih: Namaz huzurunu bırakıp, mahrece önem vermek gibi.

4- Nâfileyi farz üzerine takdim edenler.

5- Özü bırakıp, kabukla uğraşanlar.

Yarasa güneşi görmez. Görüyorum dese bile gördüğü güneş değildir.

Beni bir kez aldatırsan, yazıklar olsun sana

İkinci kez aldatırsan, yazıklar olsun bana!

Akıl Yürütmek

Akıl, insana verilmiş mânevi kuvvettir. Kimileri bu akıl gücünü ve yeteneğini iyi yolda kullanmazlar. Özellikle evrendeki yaratıklara bakıp, yaratıcıyı idrak etmezler. Ya da onun huzurundaki konum ve durumlarını düşünmezler, akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işler yapamazlar.

‘Sizin en akıllınız Allah’tan en çok korkanınızdır’ Allah, adâleti gereği, herkese büyük nimet olarak aklı ihsan buyurmuştur. Bu nimetin taksiminin adil olduğunu herkes kabul etmiş durumda; çünkü hiç kimse kendi payından şikâyetçi değil!..

Akıl, çok kıymetli bir cihaz. Sahibi ona kaliteli hammaddeler getirirse, çok güzel neticeler elde eder. Hammaddesi bozuk olan, çok büyük zarar ve tehlikeye girer. Allah (celle celâlühû) aklı, koyduğu kanunları kavrasın, gönderdiği hükümleri ve buyrukları anlasın diye vermiştir. Ama akıl, akılsızlık eder ve Yaratıcısına isyan edip kendi kanun ve tüzük çıkartmaya ya da nefsin emrinde çalışmaya koyulursa, kendini tehlikeye attı, derbeder etti demektir.

Vahye dayalı ilimlerden nasip almamış bir akıl, sâhibinin başında yılan gibidir, cenneti cehennem yapar. Oysa Mevlâna ‘Ey akıllı! Sakın aklın başına gelince pişman olacağın bir sarhoşluğa düşme; aklını Hz. Muhammed’e kurban et!’ diye sesleniyor. Çünkü bilgisiz, tecrübesiz ve rehbersiz bir akıl, bir iş beceremez.

t

Akıllının uyku ve yemeği ne güzeldir. Onlar, nasıl olur da ahmakların uykusuzluğuna, cehd-ü gayretine aldanırlar? Hadîs-i Şerîf

Lokman hekim der ki: Akıl on hasletle kemal bulur.

1- Kibirden emin olup, olgunlaşma istidadı göstermek.

2- Dünyadan ihtiyacı kadarını alıp, fazlasını infak etmek.

3- Tevazuyu, şeref ve zûlden daha fazla sevmek.

4- Hayatı boyunca ilim talep etmekten bıkmamak.

5- İhtiyaçlarını gidermeyi küçümsememek.

6- Başkasının yaptığı iyiliği büyütüp kendi iyiliklerini azımsamak.

7- Kişiyi , hayırla anılmasını sağlayacak işlerle meşgul olmak.

8- Bütün dünyadakileri kendinden üstün görmek.

9- İnsan, kendinden üstün daha birilerini görünce sevinip, ona erişmeyi temenni etmek.

10- Kendinden kötüsünü görünce ‘umulur ki o kurtulur; ben helâk olurum’ demek.

Neyin olabileceğini araştırmak, neyin olamayacağını araştırmaktan bin kat daha kolaydır.

Akıl yorulmazsa akıl olmaz, sormazsa kâmil olmaz.

Saadet-i ebediyyeye kavuşmak için çok engeller var. En büyük engel, akla, nefse tâbi olmaktır.

Her insanın aklını beğenmesi, bir bakıma nimet, bir bakıma nikmettir.

Akılsızlar; hırsızların en zararlılarıdır. Çünkü zamanınızı ve neşenizi çalarlar. Yaptıkları yanlış işlerle moralinizi bozarlar. Ahmak ile düşüp kalkmak, uğursuz bir iştir.

Bir kimsenin nefsinin istek ve arzuları galip gelirse, aklı gizli kalır. Ebû Ali Cürcânî

Akıl, yanılıp sürçünce ateşini kaybeder, gözyaşı donar akmaz! Sağlam ve sabit olunca, sahibi öğütleri daha iyi anlar, içi yanar, dertlenir ve ağlar. Amr b. Zerr

Akıl düşünceyi üretir, düşünce aklı eğitir.

Eflatun, felsefecilerin reisidir, Îsâ'nın bi'seti devletine kavuştu, ama onu tasdik etmedi. Cehâleti sebebi ile sandı ki; kendisinin ona ihtiyacı yoktur. Böylelikle, nübüvvet bereketlerinden bir nasibe nail olamadı. İmâm-ı Rabbânî

Kullanmıyorsan aklım var deme.

Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. İmâm-ı Rabbânî

Akıl ile yürek çelişkiye düşerse, beden tökezler.

Uhrevi bir gayeden yoksun olan kişinin akıllılık iddiası, bir yalandan ibarettir. Vehb b. Münebbih

Mutezile denen sapık fırkanın doğru yoldan ayrılmasına sebep, Allahu Teâlâ’yı akıl ile anlamaya, her şeyi akıl ile izan etmeye çalışmalarındandır.

Akıllar, mesleklere göre taksim edilmiştir. Aklına güvenen mahrum kalır.

Aklın terbiyesi ilme bağlıdır. Onun için vahye dayalı ilimleri öğrenmek her mümine farzdır. Akıl ilimle kuvvetlenince, sahibine daima olan biten işlerin nereden, hangi yollardan akıp geldiğine delil olur. Her hadisede Allah’ın (celle celâlühû) iradesini ve kudretini sezdirir. Onun rızâsı için çalışmayı sevdirir. Bu nedenle ihsanı ilâhinin en hayırlısı akıl, afetlerin en zararlısı cehildir.

Yarım akıl kurnaz olur, eksik akıl yalancı olur, yamuk akıl şeytan olur.

Hoşlanmadığı bir kimseden kurtuluncaya kadar güzel geçinmeyen kimse, akıllı sayılmaz. M. b Hanefiye

Hz. Ömer, Ubey b. Kâ’b ve Ebû Hureyre, Resûlullah’ı (sav) ziyâret ettiler ve:

– Yâ Resûlallah! İnsanların en âlimi kimdir?

– Akıllı kişi.

– Ey Allah’ın Resûlü, insanların efdali kimdir?

– Akıllı olan kişi.

– Kişiliği tamamlanmış, fesahati ortaya çıkmış, kazancı iyi, mertebe ve makâmı büyük olan kimse akıllı kimse değil midir?

– Akıllı kişi ancak dünyada müttaki olan kişidir. Aşağı tabakalarda olsa bile, buyurdu.

Nefis

«(Kötü duygularını) hevâlarını tanrı edinen, bilgisi olduğu hâlde Allah’ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola

 eriştirebilir? Hiç düşünmez misiniz?» (Casiye, 23)

Şimdilerde çok duyduğumuz bir laf; ‘Çok nefis bir yemek, çok nefis bir yer, çok nefis eğlendik’... Âdeta bu sözler şımarık nefsin hezeyanı, tezahüratı. Kendi azdığı gibi; birilerini de azdırıp arzuların, hevânın tutsağı etmek, ebedi mutluluğunu yok etmek ister. Nefsin getirdiği sefaleti, rezaleti anlamak için Cehenneme gitmek, oradan seyretmek gerekmez; daha dünyadayken açık olarak görülmekte. Nefisperestler rezaletlerini kendileri haykırıyor ‘Şeytana uydum bir kere, perişan oldum bin kere’. Nefse uyan, zevke düşen her hangi birini takip etseniz, sonunda nasıl derbeder olduğunu görmeniz uzun sürmez.

Kötü alışkanlıkları tek tek saymaya gerek yok. Neticelerini hep beraber seyrediyoruz. Çok basit görülen bir sigara alışkanlığı çoğu kez gırtlakların kesilmesi, ciğerlerin iflas etmesi gibi acı âkıbetlerle son buluyor. En iyisi yol yakınken dönmek.

Nefsine zor gelen, hakkında hayırlıdır. Hadîs-i Şerîf

İçinizde gizli olan düşmanı anlatsam yiğitlerin ödü patlar, akıllıların aklı mahvolurdu. Ne gönüllerinizde duâ edip yalvarmaya, ne oruç tutmaya, ne de namaz kılmaya kuvvet bulamazdınız.

Nefisle harp etmek, en güzel cihattır. Nefsini sabretmeye alıştırabildiysen, ona zaferlerini müjdele. Hz. Ali

Nefsini günahtan, kötü ahlâktan korumayan kimseye ilim fayda vermez. İmam Şâfii

Nefis yemekler mideden bağırsaklara geçtikten sonra, insan bunlardan nasıl nefret ederse, insan ölüm anında da, dünyalıktan bu şekilde nefret eder. İmam Gazali

Nefsin istirahatı, ümitsizliğe işârettir. Hayra niyet edince acele et ki, nefsin seni yenip de niyetinden caydırmasın. Hz. Ali

İnsanların kadir ve meziyette yüce olanları, kendi nefislerinde fazilet ve üstünlük görmeyenlerdir. İmam Şafiî

Nefis üç köşeli dikendir, ne türlü koysan batar. Mevlâna

İyi yaşamak istersen, nefsine uyma. Nefsinenuyan mahvolur

 Nefsini kınamasını bilen onun hile ve mekrini bilir.

İsyanınız nefsinize, itaatiniz Rabbinize olsun.

Muhataplarınız sizin aynanızdırlar. Siz nasılsanız onlar da öyle veya benzer tutum içinde olurlar. Çevrenizle bir geçimsizlik ve intibaksızlık söz konusuysa, kafanızı ellerinizin arasına alıp kendi kendinizle hesaplaşma (otokontrol) zamanı gelmiş demektir.

Nefsi en iyi şu dört şey terbiye eder: Susmak, açlık, yalnızlık ve uykusuzluk. Feriduddin Attar

Sâlih bir kişi için en kötü şey, nefsine kolaylık göstermektir.

İnsanların en zayıfı, nefsani arzularından el çekmede aciz kalandır. En güçlüsü de, bu arzuları terk etmeye güç yetirendir.

Göğsü yakut ve safir, kapıda bir misafir

Sordum ‘kimsin, nesin sen?’, nefis isimli o kafir. (N. Fazıl)

Hevâ

«Bilmeyenlerin hevâlarına uyma.» Casiye, 18

Hevâ ve nefse uymak; kendi şahsî istek ve arzuları peşinde gitmek sûretiyle Allah’ın istemediği tarafa yönelmek, nefsin şer’i bir gerekçe olmaksızın, zevk duyduğu ve lezzet aldığı şeylere karşı eğilim göstermesi anlamına gelir. ‘ehva’ kelimesi şehvete dayanan, sapıklığa çağıran görüş demektir.

Cinsellikte, yemekte, müzikte aradığımız tam tatmini bulamayız. Çünkü maddi zevkler tanıtım için yaratılmıştır, ruhları doyurmak için değil. Bu yanlış arayış zihinsel yeteneklerimizi tahribe, başarı arayışlarını terk etmeye, geleceğimizi karartmaya yol açar.

İnsanda hem ruhani yön, hem de cismani yön vardır. Ona akıl ve şehvet verilmiştir. Eğer aklı hevâsına üstün gelirse, meleklerden üstün; nefis ve hevâsına mağlup olursa, hayvanlardan daha alçak ve aşağı olur.

Ruhlarımızı ihmal ettiğimizde tüm zevk arayışımız maddi unsurlarda toplanır. Bedenin zevklerine düşkün olup, bütün gayretini yalnız yiyip içmeye verenler, hayvanat ufkuna düşmüş olur. «...bunlar hayvan gibidirler, hatta daha da sapık ve şaşkındırlar.» (A’raf:179) Ya öküz gibi ahmak, ya hınzır gibi boğaz düşkünü ve köpek gibi saldırgan, yahut da deve gibi kinci veya arslan gibi kibirli, yâhut da tilki gibi hilekâr veya bütün bu kötülükleri nefsinde toplayan bozguncu bir şeytan olurlar.

İmam-ı Gazali’nin deyimiyle şehvet, hınzırı temsil eder. Ona itaat edilirse, utanmazlık, pis tabiatlılık, hırs, zillet, çekememezlik, riyâ, tesettürsüzlük, maskaralık, boş işler ve benzeri kötülükler meydana gelir.

Ümmetim için en çok korktuğum şey hevâ ve uzun emeldir; hevâ haktan alıkoyar, uzun emel ise âhireti unutturur. Hadîs-i Şerîf

Sizden birisinin hevâsı, benim getirdiğim şeye tabi olmadıkça, îmân etmiş sayılmaz. Hadîs-i Şerîf

Belâların hepsi, insanın hevâ ve isteklerinden çıkar.

Aklını başına al da, bu ilim yükünü, hevâ ve heves için taşıma. Tâ ki, içinde ilim amberi göresin. Tâ ki, ilim atına binesin, omzundaki ağır yükten kurtulmuş olasın.

Hevâsına uyan, Hâviyeye yuvarlanır.

Hevâya bağlanmak; iman ve ibâdetin tam tersidir, iman kapısının kilididir.

Kim dinini ayağa düşürmez, uygular ve üstün tutarsa, Allah da onu üstün tutar (şerefini ayaklar altına almaz). Kim de kendini düşünür ve üstün görürse, dinini rencide eder, dinin kendisi hiçbir zaman alçalmaz. Kim kendi şehevi arzularını doyurursa dinini zayıflatır. Kim de dinine gereken önemi verirse, dini de onu güçlendirir ve onun karakterini rencide etmez.

Oruçluyken gördüğü bir şeye tutkuyla bakmak gizli şehvettir.

Hevânın kapıları (azgınlık ve fesadın sebepleri):

1- Kıskıvrak pençesi altına alan bir cimrilik.

2- Peşinde dolaşıp seni sürükleyen bir nefis.

3- Kendini beğenmek.

4- Belâya karşı az sabırlı olmak.

5- Nimete karşı az şükretmek.

Hevâ ile hevesi kendine vezir tayin etme ki, mübarek ruhun namazdan geri kalmasın. Hevâ ile hevesten sakınınız. Çünkü hevâ ile heves, sahibini kör ve sağır eder.

Hevâ ile heves, şerler üzerine serilen hasırdır.

Üstaz Muhammed eş Şafii çocuklarına şu tavsiyelerde bulunur:

Ey oğulcuğum! Dini dünyaya uydurmak mutsuzluğun başlangıcıdır. Hevânın dine uydurulması ise saadetin, mutluluğun başlangıcıdır.

Dinini, hevâna tâbi kılmaktan sakın ha sakın! Kim dinini hevâsına tâbi kılarsa ziyan etmiş demektir. Kim de hevâsını dinine uydurursa kâr etmiş demektir. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: ‘Sizden birisinin hevâsı, benim getirdiğim şeye tâbi olmadıkça, îmân etmiş sayılmaz’

Tam bir akıl, olgun bir bilgi sahibi hevâsına tâbi olmaz.

Derviş bağrı taş gerek, gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek, sen derviş olamazsın,

Mevlâyı bulamazsın. (Yunus)

Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmek

«De ki: Ey kendileri aleyhine israf eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayanın, çok esirgeyenin ta kendisidir.» (Zümer, 53)

Ümitsizliğin oluşturduğu gevşeklikten son derece uzak durup gayreti elden, umudu gönülden, ibret almayı gözden ırak etmemeliyiz. Şom ağızlı insanların yapamazsın edemezsin, yaşın geçmiş, gücün yetmez gibi sözlerine aldırmayıp kafaya takmadan üzülmeden sessiz ama hızlı, gayretli ama riyasız, sebatlı ama inatsız hedefe doğru koşmalıyız ‘Yürüyerek gelene ben koşarak gelirim’ buyuran Rabbu’l Âlemin, koşarak gelene kim bilir nasıl yaklaşır? Bizim ulvi konularda başarılı olmamız hususunda şöyle beyan buyurmuş «Gevşemeyin, üzülmeyin üstün geleceksiniz.» (Âl-i İmran:139)

Beni İsrail, birinin ölümü ile bayram ederken, Cenâb-ı Hak Mûsa (as)’a o kimseyi kuyudan çıkarmasını ve namazını kılmasını emretti. Mûsâ (as), bunun hikmetini sordu:

- Ey Mûsâ! O kulum, kavminin zannettiğinden daha beterdi. Fakat, ölüm sarhoşluğu geldiğinde bana kalbinden teveccüh etti. Bana münâcatla arzuhâl verdi: ‘Ey izzet ve Azamet sahibi Allah’ım! Ben, bütün fenalıkları yapardım, fakat, yapanları sevmezdim. Ya Rabbel Kerim! Benim elim hiç hayra uzanmadı, fakat, iyilik yapanları severdim. Eğer beni cehenneme attığında hınç alacaksan, at yanayım. Ben fakir kulunu cennetine koyduğunda öbür kullarına dar gelecekse, koyma beni.’

Ben onu ve o kulumun üzerinde namaz kılanları hepsini de affettim.’

Haram

Yapılması ve yenilmesi dinen kesin olarak yasaklanmış olan şeye haram denir. Buna göre haram olan şeyler sayılı ve sınırlı olup, bunun dışında kalanlar helâldir. Haram iki çeşittir:

1- Bizzat Haram (Haram liaynihi): Bizzat kendisinde kötülük sebebiyle baştan itibaren temelden haram kılınan şeydir. Zina, hırsızlık, adam öldürmek… gibi. Bu tür haramları işleyen kişi günahkar olur ve âhirette cezaya çarptırılmayı hak eder.

2- Dolaylı Haram (Haram liğayrihi): Aslında meşru ve serbest olduğu halde, haram kılınması gerekli olan geçici durumdan dolayı haram kılınan şeydir. Çalıntı mal gibi. Şöyle ki ekmek helâl kılınmış bir nimettir. Ancak başkasına âit olduğu ve sahibinin izni olmadan alındığı için haram olmuştur.

Bir şeyi helâl yapan da, haram kılan da Allah’tır. O hiç kimseye haram kılma yetkisi vermemiştir. Konunun önemine binaen İslâm âlimleri, hakkında haram olduğuna dair kesin bilgi olmayan hiçbir şeye haram dememiş, ‘hoş değil, mekruhtur’ gibi sözleri tercih etmişlerdir. Yüce Allah (celle celâlühû) Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: «De ki: Allah’ın (celle celâlühû) kulları için yarattığı süs ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyâmet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.» Araf, 32

İslâm dininin bir şeyi haram kılışı bir çok hikmete dayanır. Dinin emir ve yasakları, kulun Rabbi karşısında ciddi bir sınav verişi anlamını taşıdığı gibi, emrin tutulmasının, yasağa uyulmasının kullara yönelik dünyevi ve uhrevi birçok yararı vardır. Zaten bu ilâhi adaletin tabi bir sonucudur.

 

Hadîs-i Șerîfler...

Sakın haram veya haksız mal biriktirene imrenme. Şüphesiz ki o, bu malı tasadduk ederse kabul edilmez. Elinde kalan ise cehennem azığı olur.

İpek giymek ve altın kullanmak, ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir.

Kim zarla oynarsa, şüphesiz Allah ve Resûlüne isyan etmiş olur.

Tavla oynayıp sonra kalkıp namaz kılanın hâli, irin ve hınzır kanıyla abdest alıp da, kalkıp namaz kılan gibidir.

Ümmetimden öyle insanlar olacak ki, zinayı, (erkekler için) ipeği, sarhoşluk veren içkiyi ve çalgıları helâl kabul edeceklerdir.

İçinde köpek veya resim olan eve, rahmet melekleri girmezler.

t

Haramdan biten her ota, ateşin dokunması evlâdır.

Haramla aranıza helâlden bir sütre (engel) koyun. Kim bunu yaparsa, dinini ve ırzını tebrie etmiş (temize çıkarıp kurtarmış) olur. Kim de (arada bu sütre olmadan) oralarda dolaşırsa, koruluk kenarında (yasak bölgede) otlayan, her an oraya düşecek koyun gibidir.

Beş vakit namazı kıldıktan sonra çalışıp helâl kazanmak her müslümana farzdır.

Kim içki satarsa, hınzır kasaplığı da yapar. Haramdan bir mal kazanıp da onu elinde tutar ve onunla hayır işlerse o hayır, kabul olmaz. Onu sadaka verirse sadaka da kabul olmaz. Onu sırtı üzerine vurup cehenneme çeker.

Yasak lezzetler şeytanın yularıdır. Kim şeytanın yularına yapışıyorsa, onun kulu olacaktır.

Hangi bina zayıfların gücüyle yapılmışsa, âkıbeti harap olmaktır. Hangi mal da haram yoldan kazanılmışsa, kazananın âkıbeti fakirliktir.

Kalbi perdeleyen her sevgi haramdır. Aklı perdeleyen her içki haramdır. Bedeni perdeleyen her uyuşturucu haramdır.

Müslümana ait olan her şey, müslümana haramdır; kanı, ırzı ve malı.

Haram olan süslenme: Şöhret, kibirlenmek, başkalarının dikkatini çekmek, kadın olan, olmayan misafirlerin bakışlarını üzerine çekmek. Mahrem olmayanlara kokusu yayılan koku sürünmek. Mahrem olmayanların önüne çıkmak.

Biz, harama düşmek korkusuyla helâlin de onda dokuzunu terk ederdik. Hz. Ömer

Kalbin hırs için sandık, karnın haram için küp olmasın. Çünkü halkın helaki bu iki şeyle, kurtuluşu da, bunlardan korunmakladır. Hatim Rai

Her haram, içki gibi sarhoşluk verseydi, hiç kimseyi ayık göremezdin. Mevlânâ

İçinizden biri şu direk hâline gelinceye kadar ibâdette bulunsa, midesine girenin helâl mi haram mı olduğunu düşünmedikçe, Allah onun bu ibâdetini makbul saymaz. Vehb b. Verd

Haram Lokma

Araştırmadan eline geçen her şeyi yiyene cehennem vardır. Hadîs-i Şerîf

Bir kimse ki, yediğini ve içtiğini nasıl elde ettiğini düşünmez, Allah (celle celâlühû) ona rahmet nazarı ile bakmaz. Cehennemin hangi kapısından girerse girsin, aldırmaz. Hadîs-i Şerîf

Bu devirde doyuncaya kadar helâl nimetlerden yenmesi çirkindir. Peki karınlarını haramdan doyuranların hâli nasıldır!

Haram lokmadan hased, hile, cehâlet ve gaflet husule gelir.

Haram para ile sadaka veren, câmi ve hayrat yaptıran, elbiseyi idrar ile yıkayana benzer ki; daha çok pislenir. Elbise ancak su ile temizlenir. Günahlar ise, ancak helâl yemekle örtülür. Süfyan-i Sevri

Köpek bile önüne lokma atılınca önce koklar, sonra yer. Mevlânâ

Hâlis helâl, kazanırken Allah’a âsi olunmayan ve şeriat hükümlerine riâyet edilerek elde edilen maldır.

Haram yemek: Dünya ile uğraştırır, hatâları sevdirir, kalbi öldürür.

Haram yiyenlerin yedi azası istese de, istemese de günah işler. Helâl yiyenlerin bütün bedeni ibâdet eder.

Şüpheliden Kaçınmak

Fadıl Oğlu Şeyh Muhammed, talebe iken çarşı yemeği ve ekmeği yemezdi. Babası köylü idi. Cumâ günleri oğlunun bir haftalık yemeğini getirirdi.

Bir gelişinde babası, oğlunun odasında çarşı ekmeği gördü. Oğlu ile konuşmadı. Oğlu özür beyan etti: ‘Ben almadım. Arkadaşım aldı, ben râzı değilim’ dedi. Babası, ‘Eğer sen vera ve takvâ sâhibi olup şüphelilerden sakınsaydın, arkadaşın buna cesâret edemezdi. İlim öğrenen vera’ya riâyet etmezse câhiller arasında kalır’ dedi.

Kötü Alışkanlıklar

İnsan kelimesinin bir anlamı da ‘alışan’ olduğu için; iyi kötü demez, devam ettiği her şeye alışır.

Bilgiler inancı, inanç eylemi, eylem alışkanlıkları, alışkanlıkların da karakterleri oluşturduğu tesbit edilmiştir. O halde iyiyi, doğruyu, güzel olanı alışkanlık haline getirmek için eğriyi doğrudan, iyiyi kötüden, günahı sevaptan, haramı helâlden ayıracak kadar ilme sarılıp temyiz gücünü elde etmemiz gerekir. Sadece bilip öğrenmek de yeterli olmaz; iradeyi, imanı güçlendirmek gerekir. Kötü ortamlardan, kötü arkadaştan, kötü reklamlardan, kötü sahnelerden şiddetle kaçınmak gerekir. Aksi halde alışkanlıklarımız bizi esir eder, bağımlı eder, perişan eder, derbeder eder, çirkefin çıkmazına sokar da, çıkamayacak hale geliriz.

Hadîs-i Șerîfler...

İçki içenlerle oturmayın, hastalarını ziyâret etmeyin, cenâzelerinde de bulunmayın. Şüphesiz içki içen, kıyâmet günü kızartılmış, dili göğsüne sarkıtılmış, salyası karnına akarak gelecektir. Her gören ondan tiksinecektir.

Dünyada şarap içene Allahu Teâlâ siyah yılanların ve akreplerin zehrinden öyle bir şerbet içirir ki, içmeden evvel yüzünün etleri içtiği kaba düşer. İçtiğinde ise, etleri leş gibi kokuşur. Mahşer halkı ondan eziyet duyar. Şarap içmekten tevbe etmeden ölene, dünyada iken içtiği her yuduma karşılık cehennem irinlerinden bir şerbet içirmesi, Cenâb-ı Hakk üzerine bir hak olur.

t

Alışkanlıklar ya en iyi hizmetçidir, ya en fena efendi. Bilge kişi zevk aramaz. Başını derde sokacak dünyalıktan uzak durur.

Kumar fenalığın oğlu, zulmün kardeşi, belanın da babasıdır.

İçkide korkaklık ve utanç vardır. Ne yazık ki onda cesaret ve güven aranır.

Akıllı adamın içkisi sudur.

Bir alışkanlık pat diye pencereden atılamaz. Onu diller dökerek yavaş yavaş merdivenlerden indirmemiz gerekir.

Barutu ateşten, gençleri de kumardan uzak tutun.

Alışkanlığın zinciri önce hissedilmez. Ama sonra kırılamayacak kadar güçlü olur.

Bir tek alışkanlık bir çok alışkanlıklardan daha tehlikelidir.

Kötülüklerin içine kolay girilir fakat zor çıkılır.

Bir esrar içicinin en büyük zevki bir başkasını da esrar içirmeye alıştırmaktır. Kanmayın.

İnsanlar en büyük zararı alkolden görmüşlerdir.

Çağımızdaki kötü alışkanlıklardan kurtulmanın tek bir yolu vardır. O da inanç, eğitim ve tehlikeyi önemsemektir.

Alışkanlıklar terk edilmezse zamanla ihtiyaç haline gelirler.

Bir kuyuya bir damla olsun şarap düşerse, onun yerinde de bir minare yapılsa, ben o minarede ezan okumam. Yine bir denize bir damla şarap düşse, sonra deniz kurusa ve orada otlar bitse, o otu yedirmek için hayvanlarımı orada otlatmam. (Hz. Ali)

Taklit - Özenti

Tahkik: Bir şeyin ne olduğunu, doğru olup olmadığını anlamak için yapılan araştırma, soruşturma. Bir şeyin doğru olduğunu ortaya çıkarma, hakikatini anlayıp bilme.

Taklit: Bir şeyin gerçeğini araştırmayıp sadece şeklinde kalmak ve şekil olarak tekrarlamak. Başka birisinin fikir, görüş ve davranışlarına tahkiksiz uyma, ona şeklen benzemeye çalışma. Tasavvufta hal ve makam ehlinin sözlerini söyleme, fakat huyları ile huylanmama; onlar gibi olgun olmadığı halde olgun görünmeye çalışma.

İtikatta taklitçilik: Müçtehid; kendisinde hikmet, şecaat ve iddetin toplandığı kimsedir. Dört mezhepten herhangi birini taklit etmek câizdir.

Kim bir kavme benzerse o onlardandır. Hadîs-i Şerîf

Taklit, insanı kendinden uzaklaştırıp yapay bir yaşama sokar. İnsan taklide özendi mi, orjinal olmaktan çıkar.

Taklit her iyiliğin âfetidir; sağlam bir dağ gibi olsa bile, saman kadar hafif ve değersizdir.

Kâbe’nin putlarla dolu oluşunun başlangıcı taklitti.

Taklitle insan görünme hevesine saptı mı, amaçlı amaçsız hepsini birbirine karıştırır. İyi bir davranışa karşı olan özenti ise, bundan farklıdır.

Cevherlerine uymak için kendini yontanlar tükenip giderler.

Durmak ölüm, taklit uşaklıktır. Çalışmak ve ilerlemek ise hayat ve özgürlüktür.

Toplumun genelini örnek alarak düşündüklerinin ve yaptıklarının doğruluğuna kendini inandırmak gaflet içindeki insanların en belirgin özelliklerindendir. Bu saçma inanca sahip olan insanlar, kendilerince kimseye zarar vermezler, kalpleri iyilikle doludur ve bu nedenle de sahip olduklarını hak etmişlerdir.

Başkasının yolunda yürüyenler ayak izi bırakamazlar.

Meyiller, uyumuş köpeklere benzer. Onlarda hayır da şer de gizlidir. Güçleri olmadığı için bunlar, odunlar gibi yerlere yatmış susup uyumuşlardır. Fakat aralarına bir leş atıldı mı, köpeklere âdeta ‘hırs sûru’ üflenmiş olur. Sokakta bir eşek düşüp öldü mü, uyuyan yüzlerce köpek uyanır. Gaybda gizlenmiş olan hırslar, yenlerinden, yakalarından baş çıkarır, hücuma koyulurlar. Leş başında her köpeğin kılları diş kesilir. Köpeğin kendisi de hile ile kuyruk sallamaya başlar. Köpeğin belden aşağısı hile, belden yukarısı öfke olur. Şu hali ile köpek odun bulmuş zayıf ateşe döner. Mekansızlık âleminden ona şuleler erişince, alevlenir de ateşi ta göğe yükselir. Bu çeşit yüzlerce köpek de insanın bedeninde yatmış uyumuştur. Bir av olmadığı için onlar, âdeta gizlenmişlerdir.

Bu ne hazin ağaçtır; bütün ufkumu tutmuş

Kökü iffet, dalları taklit, meyvesi fuhuş. N. Fazıl

Gaflet

Gaflet, nefisten hakiki mana anlayışının gitmesidir. Nisyan (unutmak) ise, nefiste mana mâlum olduktan sonra silinmesidir.

Bazı büyükler, ‘Gaflet, kalbin uyumasıdır. Kalp uykuda ise, lisanın hareketine itibar olunmaz. Kalp uyanık ise, lisanın sükûtu zarar vermez’ demişlerdir.

Uyanıklık: Allah-u Teâlâ’yı kalbde muhâfaza etmek, hiç unutmamak, O’nun kendisini daima murâkabe ettiğini, görmekte ve hallerini bilmekte olduğunu ve bütün hâcetlerini O’nun gördüğünü bilip düşünmektir.

Bizim için en üstün gâye, Allah’ın rızâsına nâil olmaktır. Cennet, O’nun rızâsına kavuşma yeri olduğu için cennettir. Cehennem, O’nun rızâsından mahrumiyet yeri olduğu için cehennemdir. Öyleyse nasıl kandırabiliyoruz kendimizi? Neye dayanarak? Akıl nasıl ikaz edici olmaktan çıkıyor?

Nefse hitap eden faktörler arttıkça, akıl, bir ihmal mâzereti veya icâzeti üretiyor, irâdede ilk zaaf meydana geliyor. Bir çatlak gibi... Gaflete giden ilk adım, bu. Yani, ‘Böyle de olur, pek bir şey kaybetmeyiz’ demeye başlar. Bütün bunlar mukâvemet gücünün azlığından, dolayısıyla da tefekkür emeğinin harcanmayışındandır.

İki günü bir olan aldanmıştır. Gününün sonu kötü biten lânetlenmiştir. Her gün hayrını arttırmayan noksanlık üzeredir. Noksanlık üzere olanın da ölümü daha hayırlıdır. Hadîs-i Şerîf

İnsanlar arasında öyle duyarsızlar var ki, bedenin yarısı ölse öbür yarısının bundan haberi bile olmaz.

En büyük gaflet, kulun Allah’tan (celle celâlühû) gâfil olması, Mevlâsının emir ve yasakları karşısında ve O’nunla olan muamelesinde edebe riâyetten gâfil olmamasıdır. İbn Atâ

Namahreme bakma! Harama bakmak gaflet verir.

Az yiyip az uyuyun! Çok tefekkür edin, geceyi ibâdetle geçirin. Çok yemek, insanı uyuşuk yapar. Uyuşuk kimse gâfil olur. Gâfil olan mahzun olur. Bu da insanı felâkete götürür. (Ebû’l Vefâ)

Ey gaflet uykusunda uyuyanlar! İyi biliniz ki, sizi yaratan uyumuyor. Hoca Ahmed Yesevi

Nice mutlu görünen kimseler var ki, kaybetmişlerdir. Ve nice kaybeden, kaybettiğinin bile farkında değildir. Acıklı bir duruma düştüğü halde bu halini anlamayanlara yazıklar olsun! Yer, içer, güler, oynar, oysa Allah onu çoktan cehennemlikler içine almıştır. Bilal b. Sa’d

Mârifet ağacı; düşünce ve kaygı suyu ile, gaflet ağacı; cehâlet suyu ile hayat bulur. Ebû Bekir

Dört şeyle imtihan edilenin dört şeyden gaflet ettiğine hayret ederim:

1- Gam ve kederle karşılaşan kimsenin ‘Lâ ilâhe illa ente sübhâneke inni küntü minezzâlimîn’ demeyişine.

2- Kötülükten korkan kimsenin de: ‘Hasbiyallâhü ve ni’mel vekil’ dememesine.

3- Yine insanların tuzaklarından korkan kimsenin: ‘Ben işimi Allah’a ısmarlıyorum. Muhakkak ki, Allah kullarının bütün yaptıklarını görendir’ dememesine.

4- Cenneti arzu eden kişinin: ‘Mâşâallâhü la kuvvete illâ billâh’ dememesine hayret ediyorum.

Üç haslet ibâdet etmekten daha değerlidir: Gaflet uykusundan uyanmak, nefse dilediğini vermemek, Allah korkusundan ağlamak. Ebû Bekir Kettânî

Gaflet kıskançlığı azdırır.

Yarın utanarak başının göğsünün üzerine eğilmemesi için bugün başını gaflet yakasından çıkar. Sadi

Gaflet uykusundan uyanan kimsenin alâmeti dörttür:

1- Dünyevi işlerde kanaatkâr olur; acele etmez.

2- Âhiret işlerinde ise, acele eder, hem de hırsa sarılır.

3- Dini işlerini, ilimle, cihatla yürütür.

4- Halkın işini nasihatle, durumu idâre etmekle yürütür.

Gece gündüz; işte, uykuda ve her şeyde, bir serçenin başını suya sokup çıkarması kadar bir zaman içinde bile Allah’dan gâfil olmadım. Alâaddin Gücdevânî

Tam bir gâfil olmanın delili, bir sürü gâfille oturup kalkmandır. Üzerinde bir gerçek işâreti bulunmayan kimseyle arkadaş olunmaz. Temeli bir hiç üzerine atılanla sohbet edilmez.

Gâfilin üç alâmeti vardır: Sehiv (fazla yanılma), lehiv (fazla eğlenme), nisyan (fazla unutma)’dır. Vehb b. Münebbih

Ahbar-ı Dâvut’ta şöyle geçer: ‘Kimse ile ünsiyet etme. Zira Ben iki kişi ile münâsebeti keserim. Birisi mükâfatının verilmesini geç görerek ibâdetten ayrılan, diğeri de Beni unutarak kendi hâline râzı olandır. Bunlardan yüz çevirdiğimin nişanı, bunları kendi hallerine terkedip dünyada şaşkınlık içinde bırakmamdır.’

Berh kıssasında şöyle deniliyor: Berh, Mûsâ (as)’ın su istediği siyah bir köledir. Allah-u Teâlâ Mûsâ (as)’a:

– Berh benim için çok sevimli bir kuldur. Ancak onun bir kusuru vardır, buyurdu. Mûsâ (as):

– Kusuru nedir, yâ Rabbi? diye sorunca, Allah-u Teâlâ:

– Seher rüzgârı onun hoşuna gider ve ondan zevk alarak onunla huzur bulur. Halbuki beni seven, başka hiçbir şey ile huzur ve sükûn bulamaz, buyurmuştur.

Eğlence - Gülmek

«Yaptıklarının cezası olarak az gülsün çok ağlasınlar.» (Tevbe, 82)

İnsanlar espri budalası oldu. Kaybolan samimiyetin soytarılıkla geri geleceği zannedilerek, herkes soytarı olmak için birbiriyle yarışa girdi. Sempatik görünmek için söylenen yalanların adı ‘Şaka’ oldu. Yalan haberler, yanlış bilgiler verilip, gerçek ortaya çıktığında ‘Şaka yaptım’ diyerek çirkinlikler maskelendi. İnsanlarla dalga geçip, alaya alıp, hor ve küçük görmenin adı da ‘Şaka yaptım!’oldu.

‘Şaka’, zulüm ve işkence aracı oldu. Oysa şaka, yalan ve yanlış söylememek, karşımızdakini incitmemek, doğru olmak şartıyla yapılan söz sanatı ve sağlanan gönül hoşluğudur. Bu da, yerinde, aşırıya kaçılmadan ve sıkça yapılmadıkça güzeldir. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Ben de şaka yaparım, fakat gerçeği söylerim’ buyurmuştur.

Peygamberimiz, çocukların ve hanımların gönlünü hoş etmek için lâtifeler yapardı. Bir keresinde Resûlullah, yaşlı halasına: ‘Yaşlılar cennete giremez’ buyurduğunda, halası mahzunlaşınca: ‘Halacığım, yaşlı olarak değil, gençleşip öyle girerler’ buyurarak, gönlünü almış ve sevindirmişti. Şaka; gönül almak, tebliğ yapmak, gerçekleri meydana çıkarmak, yanlışları düzeltmek için yapılırsa güzeldir. İnciten, kalp kıran, gerçeği gizleyen, gerçek dışı, yalan ve çirkin olan, yapanı basit, hafif ve küçük düşüren, yapılanı üzen, korkutan şaka, azabın ta kendisidir.

Âyet ve hadislere, dini emir ve hükümlere, dilini uzatıp, sonra da ‘şaka yaptım’ demek, insanı iman dairesinden çıkarır.

 Bu insana kelime-i tevhid gerekir. İman da, nikâhta ve yalanda şaka olmaz; şakası da ciddi, ciddisi de ciddidir. Elektrik, kendisine şakadan veya ciddiden dokunanı aynı biçimde çarpar. Allah dostlarına şaka yapıp, onları alaya alanlar, aynı biçimde çarpılırlar.

Yaşça, ilimce, rütbece kendimizden büyük ve yüksek olan kimseye şaka yapmak küstahlıktır. Şaka, akranına ve aşağıda olana, incitmeden, üzmeden, aşırıya gitmeden yapılandır. Kendinden küçüklere sıkça şaka yapmak, dinleyende saygıyı, söyleyende heybeti giderir. Güldürmek için şaka yapmak, soytarılıktır, günahtır. Gülmek, kalbi öldürür. Peygamberimiz ağız dolusu gülmez, sadece tebessüm ederdi. Sadaka olan güler yüz, mütebessim çehredir.

Güldürmek için yapılan soytarılıklara, müstehcenlik ve muzırlıklar da eklenip, ar ve hayânın giderilmesine çalışanlar; Peygamberin: ‘Deyyuslar ve fâhiş konuşanlar cennete giremez’ hükmünün muhâtabı olurlar.

Şaka bazen de, ‘Nisan bir’, ‘lâdes’ şeklinde paralı ve kumar şeklinde olur ki, buna cevaz yoktur. Şaka yaparken, ‘Gülerek günah işleyeni, ağlayarak azaba atarım’ hükmünü hatırımızda tutmamız gerekir. Kısaca adına ‘Eşek şakası’ denen her şakadan sakınmak insalık görevi, İslâmın vâciplerindendir. Kaşıyla, gözüyle, diliyle şaka yapıyorum diye alay edenler, sevgiyi, dostluğu yıkmakla kalmıyor, zulmün bir başka türünü deniyor.

İnsanlar asli görevinden uzaklaşıp hedeflerini kaybettikleri vakit canları sıkılır. Bu can sıkıntısı kulluk vazifesini ihmal etmeye verilen peşin ceza olsa gerek «Kim beni hatırlamaz benden yüz çevirirse, ona yaşantısında sıkıntılar verilir.» (Tâhâ:124)

Şaka nâdiren yapılırsa, mübahdır. Devamlı yapıldığında mezmum olur.

t

Çok gülmek ve güldürmenin zararları:

Lüzumsuz lâtifelerden kaçınınız. Çünkü bu, mü’minin zarâfet ve güzelliğini, şan ve şerefini giderir.

• Resûlu Ekrem ‘İnsanları güldürmeye çalışanlar, süreyya yıldızının dünyaya olan uzaklığından daha fazla Allah dan uzaklaşır’ buyurmuştur. Gülmek, kalbe katılık, darlık ve ölüm verir. Ağlamak ise, kalbe genişlik, ferahlık, göze kuvvet, ruha dirilik ve dinçlik verir.

• «Az bir zaman eylenin, zevklenin, dönüşünüz ateştir.» (Zümer:8) ayetini düşünerek bu yanlışlıktan vazgeçmek gerek.

• Kahkaha atmak da, attırmak da şeytandandır. Attığı kahkahalar sayısınca azap içinde feryat edeceğini, Allah’ın ferahlananları, şımaranları sevmediğini, günahlar sebebiyle ve ilerde hazırlanan azabı düşünüp, gülmeyi güldürmeyi terk edip, olgun, vakarlı, düşünceli, kaliteli bir mü’min olmalıyız. Zira bir insanın asıl karakteri, eğlencesi ile anlaşılır.

Tebessüm Allah’dan, kahkaha şeytandandır. Hadîs-i Şerîf

Kullara oyunlarını din, dinlerini oyun edinmek, âyetle yasaklanmıştır. Eğlenceye meraklı insanlar, genelde tembel, pısırık, pasif ve ehl-i keyf tiplerdir. Bizim böyle eğlenceye düşkün olduğumuzu gören düşmanlarımız, eğlence, komedi, magazin, müzik, tv, internet gibi modern tekniklerle hem oyaladılar, hem de küfür boyalarıyla boyaladılar.

Büyüklerimizi aldatıp, dinden, edepten, ahlâktan mahrum ettikleri yetmiyormuş gibi, çizgi filimlere soktukları gayr-ı ahlâki programlarla, yavrularımızın körpe beyinlerini de istilâ ettiler. Gün boyu evden uzak babalar, hasretle evlerine, eşlerine, çocuklarına dönüp, onlarla hemhâl olmak yerine, tv nin esiri olarak hoyratlaştılar. Âilelerde eski sevgi, muhabbet, canlılık kalmadı. Said Nursi; ‘Helâl keyfe kâfidir’ sözüyle insanlığı uyarmıştı.

Gülüyor musun? Belki şu anda kefenin hazır durumda.

Yaptığı işi seven ve zevk alan insan için, vazifesi eğlence sayılır, başka eğlencelere ihtiyaç duymaz.

Âbidin eğlencesi ibâdet, müridin eğlencesi zikir, ârifin eğlencesi fikir, âlimin eğlencesi ilim, sanat erbâbının eğlencesi de kendi sanatlarıdır. Başka eğlencelere ne zamanları, ne de hevesleri vardır.

Müminin ayrı bir eğlencesi de, dine yardım gâyesi taşımalıdır. Meşru şartlar dairesinde, nefsini dinlendirip yeniden göreve başlatmak, ya da gençleri, çocukları kafa-kola alıp çalıştırmak gibi bir hedefe yönelik olmalıdır.

Mikâil (as), cehennem yaratıldığı günden beri hiç gülmemiştir.                                          

 

 

Resûlullah’ın (sav) Gülmesi

Çoğunlukla gülüşü tebessüm idi. En fazla güldüğünde azı dişleri görünürdü.

Gülünecek şeylere gülerdi. Onlar ise şaşılan, ender ve seyrek olarak rastlanan şeylerdi.

Boş vakit

İnsanın sahip olduğu en değerli hazinelerden biri zamandır.

Nitekim Allahu Teâlâ, Asr sûresinde zamana, çağa yemin etmiştir. Bu yemin, zamanın Allah katında ne derece önemli bir hazine olduğunu gösterir. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, ‘İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu iki nimeti kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit’ buyurmuştur.

Zamanını iyi kullanamayan bir müslümanın başarılı olması mümkün değildir. Müslüman, boşa zaman harcamayan, hatta boşa geçecek zamanı olmayan kimse demektir.

Allah’ın kuluna gazap edeceğinin göstergesi, dünya ve âhirete yararı dokunmayan şeylerle meşgul olması, zamanlarını lüzumsuz şeylerle harcamasıdır. Bir kimsenin ömründen bir saati Allah’ın hoşlanmadığı bir şey ile geçerse, ne kadar pişmanlık duysa yeridir. Bir kimse kırk yaşını geçtiği halde hayırlı işleri kötü işlerinden fazla değilse, Cehenneme hazırlansın. İmam Gazâli

Ömür sermayesini, zâhiri ziynetlere yağma ettirme.

Sizden biri, defteri açılıp da içinin ne dünya ne de âhiretine yaramayan saçma sapan şeylerle doldurulmuş olduğunu görünce, hiç utanmayacak mı? Muhammed b. Sûka

Boş vakit geçirmek nefreti celbeder.

Şu gecenin kapkaranlık örtüsü altında Allah için ameller yapın, ibâdet edin ki, O size acısın, rahmet etsin. Zira gecenin ve gündüzün hayrını görmeyen gerçekten zarara uğramıştır. Gece ve gündüz hayır işlemeyen, iyilikten mahrum olmuştur. Gece ve gündüz, Allah’a (celle celâlühû) ibâdet vesilesi olarak yaratılmıştır. Onlar, kendilerini gaflete gömenler için birer vebâldirler. Amr b. Zer

İbâdet için boş vakit arayıp gecikmek, nefsin ahmaklığındandır. Atâullah

Boş vakitten faydalanmasını bilmeyenin boş vakti olmaz.

Bir âlim, talebesine der ki: ‘Sermâyen, kalbin ve vaktin idi. Kalbini zan ve şüphe kirleri, vesveseleriyle bulaştırıp, vaktini lüzumsuz şeylerle uğraşarak zâyi ettin. Sermâyesini mahveden, nasıl kâr edebilir, söyle bana?’

Boş vakitlerini okumakla değerlendiren kimse, fikir rahatlığını kaybetmez.

En büyük sermaye ömür olduğunu bile bile bu lakaytlık niye? Gerçekten âhirete inanıyorsak nasıl boş vakit geçiriyor, nasıl uykuyla, eğlenceyle, luzumsuz gezip dolaşmalarla vakit geçiriyoruz?

İnsan ömrü dönüş bileti satılmayan seyahat.

Ömür bu kadar kısa iken, amelleri kısaltıp, emelleri uzatma.

Bir gün boyu otur düşün, Hakka yarar var mı işin?

Günah haram budur aşın, yiyip içip oh çekersin

Be hey gafil sen neylersin?

Başın gururla havada, gönlün eğlence sefada

Öldüğün gün musallada, acz ile boyun bükersin

Be hey gafil sen neylersin?

Dünya malı almış aklın, bin hileyle döner çarkın

Bir kafirden nedir farkın? Yalan söyler dil dökersin

Be hey gafil sen neylersin?

İsraf

«İşte böyle israfçı ve şüphecileri Allah (celle celâlühû) sapıtır.» (Ğafir, 34)

İmamı Birgivi, ‘Sefihlere, rüşde erinceye kadar mallarını vermeyin.’ (Nisa-5) âyetini delil alarak, israfı akıl hafifliğinden saymıştır. Nasıl ki çocuklar akılları yetmediği için eline aldığı şeylere cam demez, mobilya demez, bebek demez, nine demez vurar kırar incitir. İşte nefis ve hevâsına düşkün insanlar da zevki, keyfi, tembelliği uğrunda, nice

israflar yapıp sonunda sefalete düşerler ve düşürürler.

Üç şey çok kıymetli ve muhteremdir, kıymeti bilinmelidir; alınteri, gözyaşı, kan. Her israf, alınterine yapılmış bir zulümdür.

Genelde israfı, kendi kazanmamış hazır bulmuş kimseler yapar. Yeni yeni eşyaları atıp yenisini alır. Sıhhatini israf için, paket paket sigaralar tüketir. İçki, uyuşturucu, kumar, oyun ve eğlence uğrunda aklını, sıhhatini, şahsiyetini, ailesini, çevresini harcar bitirir. Aklını ilme, kültüre, tefekküre kullanmayıp ya fitne fesat üreticisi ya da ‘şeytanın çalışma odası’ haline getirir.

İsrafın en acısı, ömrün israfıdır. Âyetlerde sık sık,

«feenna tü’fekun / Nasıl harcanıyorsunuz» (Ğâfir:2) diye ikaz edilir. Gençliğin eğlenceye mahsus olduğunu söyleyenler, ahmaklardır. Gençlik çağı, ilerideki hayatında faydalı olacak iyi alışkanlıkların kazanılma yıllarıdır. Bu yüzden eğlence yerlerine yaklaşmak şöyle dursun, onlara karşı savaşa girişmek, bütün rehâvet ve konfor görüntülerinden uzaklaşmak gerekir. Çünkü sefâhat, sefâletle biter.

t

Gönlünün çektiği her şeyi yemen israftandır. Hadîs-i Şerîf

Dilediğini ye, dilediğini giy. Ancak iki huy seni aldatmasın; israf ve kibir. Hadîs-i Şerîf

İsraf, bir nimeti gereğinden fazla kullanmak, telef etmektir.

İsrafsız kalınacak ev, seni güneşten ve yağmurdan koruyandır.

İsrafsız yemek, açlığı gideren, fakat tam doyurmayan yemektir.

İsrafsız giyecek, avret uzuvlarını örten, soğuk ve sıcaktan koruyandır.

İsrafsız gülmek, sâdece tebessüm ederek, hiç ses duyulmadan olandır. Vüheyl b. Verd

İsraf zillete, manen dilenciliğe ve sefalete sebeptir.

Sözünü ve fikrini ancak yerinde kullan. Her doğru her zaman güzel olmaz. Sözün ve fikrin hedefe ulaşması, ancak yerinde kullanılmasıyla mümkündür.

İsrafçı adam, kendine lâzım olmayanı alır, kendine âit olmayanı giyer, kendine lâyık olmayanı yer. Vehb b. Münebbih

Parayı düşünerek harcamak, yarı kazançtır. Hasan Basri

Sade sudan zerde olmaz, bal kazana girmeyince

Hazır para tez tükenir, arkasından gelmeyince.

Cimrilik

İnsanlar her bakımdan birbirine muhtaç ve birbiriyle yardımlaşmak zorunda. İnsanların birbiriyle yardımlaşıp, birbirlerinin işlerini görmeleri için, Allah bazısının rızkını geniş, bazısının rızkını dar etmiş. Zengini, fakir ve ihtiyaçlı olana vermekle görevlendirmiştir.

İhsan ve ikramdaki gâye, sadece maddi ihtiyaçları karşılamak değil, insanların en çok muhtaç olduğu sevgi ve ilgiyi de temin etmektir. Yakın akrabaları, komşuları, arkadaşları, dostları, faziletli insanları, zaman zaman hediyelerle hatırlamak, gönüllerini almak, onlara hatırlanma sevinci tattırmak, ilgi göstermek de temel görevlerimizdendir.

Kardeşinin yanında bulunan anne ve babasına yıllar geçse de küçük bir hediye ile iltifatta bulunmayan kişi, dostları tarafından bu hatası yüzünden ikaz edildiğinde: ‘Onun ihtiyacı yok, onun herşeyi var, kardeşim çok zengin’ türünden, özrü kabahatinden büyük bir yolla kendini savunur. Oysa ihtiyaçlıya verilen şey sadakadır, ana-babaya zekât ve sadaka verilmez, çünkü evlât onlara her hâl-ü kârda bakmak zorundadır. Düğünler, bayramlar, kandiller, hediye vermenin tam zamanıdır. Hediye için zengin fakir ayrımı yapılmaz. Hediyeleşmek, kini giderir, sevgiyi artırır, insanı, ucu cehenneme uzanan cimrilik hastalığından kurtarır.

Hediyeyi geniş çerçevede düşünmek; ana-baba, dost, akraba dışında, İslâm’a ısındırmak için kullanmak da görevlerimiz arasındadır.

‘Ben ona hediye verdim, o da bana vermeli’ tarzında bir düşünce, İslâm’ın istediği hediyeleşmeyi ortadan kaldırarak, hediyeleşmeyi alışverişe benzetmiş olur. ‘O bana vermişti, ona vermem gerekir, öbüründen bir şey görmemiştim’ biçiminde borç ödemeye döner. Tercihi, daha çok sevap kazanacağımız, daha çok emeği geçen, bizim için sıkıntıya katlanan kimselere öncelik verme yönünde yapabiliriz. Takvâ sahiplerini, ihlâslı ve dindar öğrencileri gözeterek onlara maddi ve mânevi destek sağlamalıyız. Zengin de olsa; yetim, dul, yalnız, garip, hasta, dertli kimselere hediye vererek, onların mahzun ve kırık gönüllerini hoş etmeliyiz.

t

En ağır hastalık cimriliktir. Hadîs-i Şerîf

Cimriler, aldatıcılar, hainler, kötü huylu insanlar cennete giremez. Hadîs-i Şerîf

Cimriden hâcet dileyen, ıssız çölde balık avlanmaya kalkan kimseye benzer. Hasan-ı Basrî

Esir bir kişinin esiridir, cimri ise fayda umduğu kimselerin hepsinin esiridir.

Ben veririm muhabbete akçemi; sen yel savur rüzgara ver

Muhabbete vermediğin malını; hekime, hakime, nara, kara ver. Seyrani

Tohumu ambarda saklayanın, buğdayını fareler yer.

Cimriyi toplamak ve toprak hariç hiçbir şey doyuramaz. Sadi

Cimrilik: Buhul. ‘be’ (belâ: nefsi ile belâda), ‘ha’ (hüsran: çalışma ve gayreti ile hüsranda), ‘le’ (levm: kimseye faydasızlığı ile kötülenme ve kınanmada)

Cömerdin yemeği ilaç, cimrininki derttir.

Kötü huyların en kötüsü cimrilik ve hasettir. Çünkü ikisi de başkasına zarar verir.

Cimri, şu akibetlerden kurtulamaz:

1- Malı kötüye kalır.

2- Zâlim gasp eder.

3- Şehvet yoluna harcar; boş yere malı yok olur.

4- Malı çalınır.

5- Belaya, hastalığa tutulur, ona harcar.

6- Yanar, kaybolur, malını bulamaz, hayrını göremez. (Hz. Ebûbekir)

İnsanların en cimrisi, içinde saadet ve mutluluk olan şeyi özüne esirgeyendir.

Cimri fakir gibi yaşar, zengin gibi hesap verir.

Fatih Sultan Mehmed Han bir yaz günü yemek yerken

 sineklerden rahatsız olur.

– Acaba sineksiz bir yer var mıdır? diye sorar.

Nedimlerden biri;

– Vardır, efendimiz, der.

Padişah;

– Neresi? diye sorunca, nedim şu cevabı verir;

– (Cimriliğiyle meşhur İshak Paşa için) İshak Paşa kulunuzun mutfağı!

Cemati terk

Cemaat; korkuların, kederlerin dağıldığı, huzurun, sekinenin, rahmetin, bereketin indiği mübarek ortam. Çünkü gayesi, hedefi muhterem; Allah’ın rızâsı. Ya namaz, ya ilim, ya zikir, ya yardımlaşma; niyet hayır, âkıbet hayır.

Bu kadar hayırların merkezi olan ehl-i sünnet ve’l cemaatı, takvâ üzere kurulmuş meclisleri, medreseleri, tekkeleri terk etmek, zarar üstü zarar olmaz mı? Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in, cemaati terk eden kimselerin evini yakmak istediğini ifade buyurması, işin vehâmetini anlatmaya kâfidir.

Kim, müezzini işitir ve kendini engelleyen bir özrü olmadığı halde (korku ve hastalık) cemaate katılmazsa, kıldığı namaz (tam bir sevapla) kabul edilmez. Hadîs-i Şerîf

Sizden her birinizin evinde mutlaka bir mescid var diye namazı evlerinizde kılıp, mescidlerinizi terk ederseniz, Peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz. Peygamberinizin sünnetini terk edince de, küfrân-ı nimete düşmüş olursunuz. Hadîs-i Şerîf

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabdan Mihcan’ın (ra) cemaate iştirak etmediğini görünce, ‘Senin cemaatle namaz kılmana ne mâni oldu, yoksa sen Müslüman değil misin?’ dedi. Mihcan: ‘Evet Yâ Resûlullah, ben Müslüman birisiyim, lâkin ben bu namazı evimde kılmıştım’ dedi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Namazı evinde kılmış bile olsan, namazı cemaatle kıl’ buyurdu.

Allah (celle celâlühû), Resûlüne korku namazında bile cemaati emretmektedir, öylesi ağır şartlar altında bile terki için özür tanımazsa, emniyet halinde daha şiddetli bir vâcip olduğu anlaşılır. Ebû Sevr

Hazerde ve köyde, ezanı işiten hiç bir mümine, cemaatle namazı terketmeye ruhsat yoktur. Atâ ibn Ebi Rebah

Sabaha kadar uyumayıp, sabah cemaate gitmemektense, sabaha kadar uyuyup sabah namaza gitmek efdaldir.

Her kim, cemaat halinde bulundukları halde onlardan ayrılırsa, İslâmiyet bağını boynundan çıkarmış olur.

Cemaatle namaza gereken önemi vermeyen kimsenin;

1- Allah (celle celâlühû) rızkındaki ve çalışmasındaki bereketi kaldırır.

2- Yüzünden sâlih kimselerin simâsını çeker, alır.

3- Diğer amellerini kabul etmez.

4- İnsanların kalbinde, sevilmeyen kimse hâline gelir.

5- Rûhu aç ve susuz olarak alınır.

6- Kabirde şiddetli bir sorgu-sual, karanlık ve gazab-ı ilâhi ile karşı karşıya kalır. Rûhu’lBeyan

Bir kimsenin cemaatten mahrum kalmasına sebep, günahlarıdır. Süleyman-ı Dârâni

Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlar çarşıda alış-veriş yaparlar, müşterileri etrâfını sardığı halde ezan okununca, alım-satımı bırakıp derhal namaza koşarlardı. Ne yazık ki şimdi, alış-veriş namaza tercih ediliyor. Fudayl b. İyad

Zarar – Ziyan

Cenâb-ı Hakk, «Mahlukatın en şerlisi iman etmeyenlerdir» buyurarak, zararın nereden geldiğini haber veriyor. İnsan ve cinden gayrı kâinatta ne kadar canlı varsa, hepsi görevini aksatmadan yaparak her biri aleme bir fayda sağlar. Biz bu faydaları anlayamasak bile...

Ama kendisine cüz’i de olsa irade verilmiş ins-ü cin, kendilerine gösterilen yola gitmedikleri takdirde hem kendilerine, hem kâinata, hem insanlığa zarar vermektedir.

Haramları yaparak, farzları yapmayarak bedenine, aklına, ruhuna, nesline, nefsine zarar verir, nimetleri ziyan eder.

İnsan öldürür, yaralar, sarhoş olur evine kan kusturur, sigara içer hem bünyesini, hem ülkesini zehirler, dumana boğar.

Kumar oynar, kendini ve arkadaşlarını sefalete, rezalete sürükler.

Haram rızık kazanır, çocuklarının, ailesinin mâneviyatını mahveder.

Ürettiğine hile katar, malzemeden çalar, aldatır, aldanır.

İsraf yapar, kendini ve insanlığı fakr-u zarurete düşürür.

Gıda maddelerine hile yapar, hormonlu ürünlerle toplumu kanser vs. hasta eder.

Genlerle oynar, tohumları kısırlaştırır, ziraatı mahveder.

Ana babaya saygıyı, evlatlara sevgiyi terk eder, yediden yetmişe insanlığı hüzne boğar.

Kısacası insan bozulunca her şey tuhaflaşır, anormalleşir. Âyette «Onlar nesli de ekini de helak ederler» (Bakara; 204) buyrulmuştur.

t

Amalığın en zararlısı, kalb körlüğüdür. Hadîs-i Şerîf

En ağır günah ve en zararlı varlık, yalan söyleyen dildir. Hadîs-i Şerîf

Yolda insanlara zarar verecek şeyleri gideriniz. Hadîs-i Şerîf

Ruh ve nefiste mürekkep insanın, alabildiğine ehl-i keyf olması, hem kendine, hem çevresinde bulunanlara zarar verir. Zamanlı, planlı, disiplinli olmamak, ömrü israf etmek; sıkıntıya, bunalıma düçar olmak demektir.

Üç huy vardır ki, kimde bulunursa, onun zararınadır: Sözünde durmamak, hile yapmak, zulmetmek. Hz. Ebûbekir

Allah’dan korkun ve insanlardan sakının. Çünkü onlar, bindikleri devenin sırtını deler yara eder, bindikleri atı çökertir, girdikleri kalbi harap ederler. Ebû’d-Derdâ                                

Korkak tâcir; ne kâr getirir, ne zarar.

İnsanlar, başkalarına ya korkudan, ya da hınç duydukları için zarar verirler.

Üç şeyi kaybettik, bunların yokluğu bize zarardan başka bir şey getirmez:                                           

1- Haramdan korumak sûretiyle güzel yüz.                                           

2- Diyâneti korumakla güzel söz.                                           

3- Vefâkârlıkla samimi arkadaşlık. Yahya b. Muaz

Acımasızlık, insanı ilkelliğe götürür.

Âlim kişi, söze söylememesinden zarar geleceğinden korktuğu zaman başlar.

Zarar zararla telafi edilmez.

En küçük bir bidattan bile kaçınmayandan siz kaçın ki, zararı size dokunmasın.

Sekiz kişi ihanete uğrarlarsa, yalnız kendilerini ayıplasınlar:

1- Davet edilmediği halde ziyafete giden.

2- Ev sahibine emir vermeye yeltenen.

3- Düşmanlarından hayır bekleyen.

4- Düşük kimselerden fazilet uman.

5- Konuşmaları sırasında iki kişinin arasına giren.

6- Yöneticiyi hafife alan.

7- Lâyık olmadığı yere oturan.

8- Sözünü, dinlemeyen birine kabul ettirmeye çalışan.

Saadet, akıllı, fazıl, âlim kişilerle konuşmandadır. Bilgisizin vereceği fayda zararın kendisidir.

Zararın neresinden dönersen kârdır.

Üç sınıf kimse var ki, kalplere kin eker, dargınlığı körükler, yaptıklarını yıkarlar:

1- İnsanların ayıpları ile meşgul olan kimse.

2- Başkalarını hor gören kimse.

3- Ameli ile gösteriş yapan kimse.

Her günahkâr, ahmak ve câhildir. Eğer ahmaklık ve cehâleti olmasa, Allah’a isyan etmezdi.

Kendi muhâsebesini yapmayan her insan ahmaktır.

Günahların büyük zararlarını tasdik, ancak Allah ve Resûlüne

yakınen inanmakla mümkün olur.

Yanlış ve yerinde olmayan sevgiler zarar verir.

Bir ümmet için şu üç şeyden daha zararlısı yoktur:

1- Dünya ve para sevgisi.

2- Baş olma sevgisi.

3- Devlet yöneticileri ile düşüp kalkmak. Ebû Hureyre

Çok ziyaret usandırır, az ziyaret dostluğa zarar verir.

İsyan gizli yapıldığı zaman, zararı sadece sahibine racidir. Âşikare olup islah edilmediği zaman, mazarratı umuma sirâyet eder.

En çok zayi olan şey on tânedir:

1- Kendisine bir şey sorulmayan âlim.

2- Kendisiyle amel edilmeyen ilim.

3- Kabul edilmeyen doğru görüş.

4- Evde olup kullanılmayan silah.

5- Bir cemaatin gözü önünde durduğu halde içinde namaz kılınmayan mescit.

6- Bir evde okunmayan mushaf.

7- Bir kimsenin elindeki faydalanılmayan mal.

8- Binmesini bilmeyenin yanındaki at.

9- Dünya isteyendeki zühd ilmi.

10- Âhiret seferi için hazırlık yapılmayan uzun ömür.

Kul uyanıkken Allah’dan korkuyorsa, rüyada gördüğü (ürkütücü) şeyler ona zarar vermez.

Akılsızlar, hırsızların en zararlılarıdır; zamanımızı ve neşemizi çalarlar.

Dostluğundan fayda görmediği kimsenin husumetinden sana bir zarar gelmez. Meymun b. Mihran

Görev Şuuru

Osmanlıların ilk Şeyhülislâmı Molla Fenâri (1350-1431) Şeyhülislâm olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu fark etti. Geri vermesi gerekiyordu, ama satın aldığı adam zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenâri) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü.

Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenâri ‘Senin zararını ben ödeyeceğim’ dedi. Adam hayretle kadıya baktı, ‘Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki...’ dedi. Molla Fenâri, ‘Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iâde ettirirdim. At da sâhibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim’ dedi ve ödedi.

Zulüm - Eziyet - Tahakküm

Adâletin zıddı zulüm, nurun zıddı zulümât; aynı kökten gelen bir kavram. Zulüm; yıkım, söndürme, haksızlık.

Haksızlık eden zâlim, haksızlığa uğrayan mazlum; her devre bu iki zümre hayat sahnesinde boy gösterir. Sonunda ne zâlim kalır, ne mazlum; ama acı izleri, dramlı öyküleri dillere destan olur. Herkes ettiğini bulur, daha kıyâmete kalmadan zâlim olanların cezası karşısına çıkar .

«Şüphesiz mü'min erkek ve kadınlara işkence edip sonra tevbe de etmeyenlere cehennem azabı ve yanma cezası da vardır.» (Buruc, 10)

Hadîs-i Șerîfler...

Sizin hayırlınız aile ve çocuklarının, akraba ve yakınlarının yüzünü güldürendir.

Sana gelmeyene git, sana kötü davranana iyi davran.

Af ve musamaha ile muamele ediniz ki, dünya ve âhirette af ve musamaha göresiniz.

Daveti kabul ediniz. Hediyeyi geri çevirmeyiniz. İnanan insanları dövmeyiniz.

Kim bir müslümana eziyet ederse sanki bana eziyet etmiş olur. Kim de bana eziyet ederse sanki Allah’a (celle celâlühû) eziyet etmiş olur.

t

Acımasızlığı ile övünenin övülecek başka bir şeyi kalmamıştır.

Zâlimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle söylemişlerdir. Daha zâlim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet, ‘daha kötüye daha kötü ceza verilir’ buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için bir tuzak hazırlıyorsun.

Zayıf daima adalet ve eşitlik ister; oysa bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir.

Bir âsude gönül düşmüştü yerlere.

Davranın bir kenara sürün dediler.

Bir yanda boğulanlar varken kedere.

Bakmayın defterini dürün dediler.

 

Kiminin kitaptadır gözyaşı teri.

Kiminin bir azaptır düşünceleri.

Şiirin kucağına sığınmış biri,

Beyinlere kelepçe vurun dediler.

 

Ruh yücelirken mâbedinde Allah’ın.

Bestelenirken şarkısı, dinmez âhın.

Muştusunu beklerken kudsî sabahın.

Geçtiler önüne, durun dediler.

 

Bir yiğit ki geceyi fecre bağlardı.

Yalnız dinine dost, milletine yardı.

Ağarmış çilesinden yorgun ağlardı.

Bu suçtur, hesâbını sorun dediler. Hâlid Bahtiyar

Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak. Adalet nimeti yerine koymaktır, her su isteyen tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi yerinde kullanmamak, layık olmayan yere koymak. Bu da ancak belaya kaynak olur.

Zerafet incitmemek, incinmemendir.

Tahakküm, ‘hâkimlik’ kökünden gelir. Baskı kurmak, emri

altındakileri idâre edeceğim diye zulmetmek, sadistçe nefsi arzularını yerine getirebilmek için başkalarının hukûkuna tecâvüz etme, ezme, eziyet etme, aşağılama, kendini zorla saydırma anlamına gelir. İnsanları, dalkavukluğa, irâdesizliğe, robotlaşmaya iter.

Otorite kurmak, toplumun ve şahsın menfaatına ise, İslâmi ve insâni hudutları aşmamak şartıyla etkili bir tutumdur. Ama şahsi menfaatler için başkasını zarara sokmak, hudûd-u ilâhiyi aşma ve insanlara zulmetme şeklinde olursa, unutulmayacak kadar kötü, affedilmeyecek kadar büyük bir zulümdür. Nefsin fravunlaşması demektir ki; azan kimse çok geçmeden belâsını bulur. Kanatlanan karıncanın eceli yakındır.

Her kim zâlimlikle bir karış yer koparıp alırsa, Allah kıyâmet gününde yedi kat yerden itibaren o arazi parçasını bu zâlim kişinin boynuna (halka yapıp) geçirir. Hadîs-i Şerîf

Kim bir zâlime yardım ederse, Allah o zâlimi ona musallat eder. Hadîs-i Şerîf

Memleketler, mülk ve saltanat, küfür üzerinde durabilir, ama zulüm üzerinde duramaz.

Bir dağ bir dağa zulmetse, zulmeden yıkılır.

Cefâ, vefânın zıddıdır. Kendine iyilikte bulunan kimselere, küstahça ve nankörce davranışlar cefâ olduğu gibi, düşünmeden ağır ve kırıcı konuşmak da cefâdır. Sahibine kopyalanarak geri dönecektir.

Hz. Zübeyr’in oğlu Urve anlatıyor:

Sahabeden Hişam b. Hakim bir defasında Suriye’ye gitmişti. Müslüman olmayan bazı çiftçilerin başlarına zeytinyağı dökülerek güneş altında beklemeye mahkum edildiklerini gördü.

- Bunlara niçin ceza verildi? diye sordu.

- Bunlar arazi vergisini ödemedi, dediler. Bunu duyan Hişam,

- And olsun ki ben Peygambr Efendimizin (sav) şöyle buyurduğunu işittim: ‘Dünyada insanlara haksız yere azab edenlere Allah da âhirette mutlaka azab eder.’

Sonra da valinin huzuruna çıktı. O sırada vali sahabeden Umeyr b. Sad idi. Hişam ona duyduğu hadisi okudu. Bunun üzerine vali çiftçilerin serbest bırakılmasını emretti.

Kul Hakkı

Yeryüzünde huzur içerisinde bir hayat sürdürmek, Allah’ın (celle celâlühû) sayısız nimetlerinden meşru ölçüler içerisinde yararlanmak, neslinin devamını sağlamak ve ihtiyaçlarını karşılamak, toplu halde yaşamaya bağlıdır. Cemiyet halinde yaşamak, karşılıklı hak ve sorumlulukları da beraberinde getirmektedir.

Bir gün bu fâni hayat son bulacak, gerçek hayat dediğimiz âhiret hayatı başlayacak ve herkes dünyadaki hayatından hesaba çekilecektir. Akıllı ve basiretli insan; Allah’a (celle celâlühû) ve O’nun kullarına karşı vazifelerini yapan, hak ve hukuka saygı gösterip, hesap gününe borçsuz ve günahsız olarak gitmeye çalışandır. Şu gerçek hiçbir zaman unutulmamalıdır: Kim iyilik ve kötülük olarak ne yaptıysa; mutlaka karşılığını görecektir. Nitekim Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerimde: «Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim zerre miktarı kötülük işlerse onu görür» (Zilzal 7-8) buyurmaktadır.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise: ‘Bir kimsenin diğer bir kimsenin haysiyetine, yahut malına tecavüzden dolayı üzerine bir hak bulunursa; altın ve gümüşün geçmediği hesap günü gelmeden helâlleşsin. Aksi takdirde, yaptığı haksızlık ölçüsünde, iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden kimseye yüklenir’ buyurmaktadır.

Şu halde diyebiliriz ki; Müslüman kul haklarına son derece titizlik göstermelidir. Bilerek veya bilmeyerek başkalarının haklarını alan kimse, o hakkı ödemek ve helâlleşmek sûretiyle kendisini kurtarmaya çalışmalıdır. Haksızlık edip de, hak sahibine hakkını vermeyenler; âhirette pişmanlık duyacaklar ve çetin bir azaba uğrayacaklardır.

Dünyadaki birçok kötülük, kavga ve cinayetlerin, insanlar arasındaki huzursuzlukların, kul haklarına saygı göstermemekten meydana geldiğini de unutmayalım.

Hapishanede Kılınan Namaz

Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci, Nişabur'a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar. Vâli dedi ki:

- Hepsini hapsedin!

Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp:

‘Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!’ diye duâ etti.

Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek'at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı. Hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:

- Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?

Müdür dedi ki:

- Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor, gözyaşları döküyor.

- Hemen o adamı buraya getirin.

Demirciyi vâlinin yanına getirdiler. Vâli hâlini sorup, durumu anladı ve dedi ki:

- Sizden özür diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel! Demirci de cevabında dedi ki:

-Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem.

- Neden gelemezsiniz?

- Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın!

Ayıp

İnsanların çekineceği iki şey, biri günah, diğeri ayıp. Her günah ayıptır, ama her ayıp günah değildir. Çünkü günahı vahiy bildirmiş, ayıp insanların örf, töre, an’ane, âdet ve geleneklerinden ortaya çıkmış. Bu durumda ölçümüz semavi bilgilerdir (âyet, kudsi hadis, hadîs-i şerîf).

Örfen ayıp sayılan şeyler bu ölçülere ters düşmedikçe uymak gerekir. Çünkü İslâm fıkhında örf de bir delil sayılır. Mesela mihri belli olmayan bir kadının mihrini tayin etmek gerektiğinde Kur’an, bu tayini örfe göre yapın der. Tabi ki bu örf, müminlerin örfü olmalı. Bu durum ancak tali meselelerde geçerli olur. İslâma ters düşen örf ve âdetlere uymak haram olduğundan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Ben âdetleri yıkmak için gönderildim’ buyurmuştur.

İnsanların alışageldiği saygı, görgü, nezaket kurallarına uymamak, edebe-adaba ters düşen haller, fiiller, sözler, güncel argolar, terbiye dışı sövmeler, ayıp ve günah cümlesindendir.

Ayıp olarak bir mümine şu üç huy yeter:

1- Kendisinin de yaptığı bir şey olmasına rağmen onun için insanları ayıplaması.

2- Başkasının ayıbını görüp kendi ayıbını görmemesi.

3- Lüzumsuz bir konuşma ile berâber oturduğu arkadaşına haksızlık ve eza vermesi.

En büyük ayıp, başkalarında gördüğümüzde beğenmediğimiz bir ayıbın kendimizde bulunmasıdır. Hz. Ömer

Mal ve ilim, her ayıbı örter. Fakirlik ve cehil, her ayıbı ortaya çıkarır. İbni Abbas

Bir hata işlediğiniz zaman Allah'tan bağışlanma dileyiniz. Çünkü hatalar, insanlar yaratılmadan önce yaratılmıştır. Bütün tehlike hatada ısrardadır. Ebû Abdullah Câfer-i Sâdık

Ey Ademoğlu! Sen imanın hakikatını ancak, sende bulunan bir ayıptan dolayı halkı ayıplamayı terkettikten sonra elde edebilirsin. Hasan Basri

Sofiliğin şartı insanların kusurlarını görmemektir. Ahmed er-Rufai

Daima başkalarının kusurlarını gören, bir gün rüsvaylık içinde ağzını açamaz olur. Feridüddin Attar

Herkesi kusurları ile anan bir kimsenin senden de teşekkürle söz edeceğini sanma. Sâdî

Allah (celle celâlühû) bir kula buğz ederse, ondan hayayı çeker, Allah’ın huzuruna ancak buğz edilmiş olarak çıkar.

Ve ondan emaneti çeker. Ondan emaneti çekince, rahmeti de çeker.

Ondan rahmeti çekince, İslâmın ipini de boynundan çeker.

İslâmın ipi boynundan çekilince, Allah’ın huzuruna inatçı bir şeytan olarak çıkar.

Sonra hain, sonra katı kalpli, sonra İslâmdan çıkar.

En sonunda da lânetlenmiş şeytan olarak çıkar.

Batı Hayranlığı

Son iki asırdır, çöken bir imparatorluğun külleri üzerinde arayış içinde bulunan aydınlarımız (!), meselelere çok farklı yaklaşmışlardır. 1899-1961 yılları arasında yaşamış, Türk fikir hayatının mümtaz kalem ve mücâdele erbâbından Peyâmi Sefâ, ‘Doğu-Batı Sentezi’ kitabında bu mevzuya hulâsaten şöyle yaklaşıyor:

‘Milletimizin, bir yabancı medeniyeti ya toptan reddetmek veya toptan benimsemek gibi iki reaksiyonun dışında üçüncü bir şansı daha vardır ki, o da bu milletin yabancı bir medeniyetle kendi milli ve dini geleneklerini uzlaştıran bir sentez yapabilmesidir. Hepsinin kültürlerini âhenkli bir birliğe kavuşturacak medeniyetler arası bir uzlaşma...

Batı medeniyetinin 20. asır içinde bir buhran geçirdiği muhakkaktır. Bu buhran, insanın maddi-mânevi bütün faâliyet arzlarını ve kendi kendine verdiği mânânın kökünü sarmış bir buhrandır.

... Batının bugünkü dinamizmini yapan fikir hummâsını paylaşmaktan kaçınmamız, bizi donmuş bir örnek önünde pasif kalmaya ve onu maymunca taklit etmekten başka hiçbir şey olmayan tehlikeli bir vaziyet içinde kısırlaşmaya götürür.

Kültürümüzün kıblesini Doğudan Batıya çevireli 200 yıl geçti. Batı dediğimiz zaman, onun devrini tamamlamış ve tarihe mâl olmuş dünkü medeniyet ve kültür anlayışını benimsiyoruz.

Her yeni medeniyetin eskilerine neler borçlu olduğu, onlardan hangi unsurları alarak yeni terkipler yaptığını biliyoruz.

Türkiye kendi milli ve mânevi değerlerini bu yeni sentezin içine katmadıkça, Batı medeniyetinin geride kalan eski modeli önünde hayran ve onu taklitten başka hiçbir ideali olmayan, üreticilikten mahrum bir seyirci hâlinde kalacaktır.

t

Opera, bale, batı Edebiyatı, batı müziği, metres hayatı, fuhuş, eş cinsellik, alkol, kumar vb. alışkanlıklar ile Hıristiyanlık, batı kültürüne aittir. Batılılar gelişmekte olan ülkelere kendi kültürlerini ihrac ederek onların milli kültürlerini tahrib etmek sûretiyle onları kolayca sömürecekleri ülkeler haline getirmeye çalışıyorlar. Hedef ülkelerden müslüman olanlarda dini inancı yıkmak için ayrıca, materyalizim, çok tanrılı dinler ile hıristiyanlık propagandası ve İslâm inancını saptırıcı yayınlar yapılıyor.

Batılıların hedef ülkeleri aldatmada en büyük şansı, o ülkelerde batı kültürünü benimseyerek kültürü beynelmilel sanan yarı aydınlardır. Halbuki kültürler millidir, başka bir ifade ile milletlerin kimlikleridir.

 Bizde ise, Osmanlı topraklarında tanzimat fermanlarına dayanarak 1890’a kadar 705’e varan misyoner okulları vasıtasıyla hem milli kültürümüz tahrib edilmiş, hem aydınlarımıza batı kültürü aşılanmış, hem de hıristiyan teb’a isyanı kışkırtılmıştır. Günümüzde batılıların kültür emperyalizmine maruz kalan ülkelerde, insanları buna alıştırmak için medyada ‘Çok kültürlülük’ konusu işlenmektedir. Bizde batının güdümündeki medya kesiminde ‘Türk mozaiği’den bahsedilmektedir. Bunlar tamamen batılıların tuzağından ibaret olup, bu sözcükler bilerek ortaya atılmakta ve bazı gâfiller de buna alet olmaktadır.

t

Ağzımız bir karış, gümrük hamalından deniz erine kadar her gördüğümüz Avrupalı yâhut Amerikalıya ‘amanın, adam dediğin böyle olur’ diye başımızın üstünde yer verir olduk. Bu, bize Tanzimattan kalan bir illettir. Yüzyıldan beri Garp hayranlığı ile dışarıdan habire şekil aldık, içeriden habire öz verdik. Durmadan iç zenginliği verdik, şatafat aldık. Ahlâk güzelliğini makyajla değiştik.

Herkesin bir deniz şehrine koştuğu bugünlerde, ben dağları özler oldum; dağların yalnızlığını, Allah’a yakınlığını... Yaz aylarının beşeri denizini, bir et yığını halinde uzayan plaj dedikleri kıyıları sevmiyorum. A. M. Dranas

Müşriklerin ateşiyle (kültürel değerleriyle) aydınlanmaya kalkışmayın

Batının bir başka yüzü

• Gırnata’yı müslümanlardan alan katolik V. Ferdinand 1483 yılında halka yıkanma yasağı koymuştur.

• İngiltere’de 1981’de yapılan bir araştırmaya göre her iki İngiliz’den birisinin Hz. İsa’nın (as) Allah’ın oğlu olduğuna inandığı ortaya çıkmıştır. Halkın %31’i ise Hz. İsa’nın (as) normal bir insan olduğunu düşünmektedir.

• Hristiyanlar, adı İncil’de geçmediği için yıllarca patates yememişlerdir.

• Köle tacirleri senelerce Afrika’daki insanları çalıştırmak üzere esir almışlar ve Avrupa’ya, Amerika’ya götürerek satmışlardır. Sâdece 16. yüzyılda Amerika’ya götürülen zenci köle sayısı 900.000 kişiyi bulmaktadır.

• Galile’nin teorisini ispatından yaklaşık olarak 400 yıl geçmesine rağmen her üç Fransız’dan biri hâlâ dünyanın döndüğüne inanmamaktadır.

• Dünya intihar rekorunu elinde bulunduran Danimarka’da günde ortalama elli kişi intihara teşebbüs etmekte ve bunların yaklaşık %10’u ölüm ile neticelenmektedir..

Kötü Huy

Her canlı, kendi cürmüne göre insana hizmet verir; meyvelerinden, etlerinden, sütlerinden, yapağılarından, ballarından, ipeklerinden, kuvvetlerinden istifade ederiz.

En şerefli varlık olan insan, bu hizmetlerden hiç birini yapmaz. Onun insanlığa vereceği hizmet, güler yüz, tatlı dil ve güzel ahlâktır.

Nefsine uyup gazap ve şehvetini dizginlemeyen insan, kötü ahlâkı, bet suratı, ağır diliyle zarar verir, gönül kırar, yuva yıkar, hile yapar, rencide eder, tahakküm kurar, ezer, üzer, akla hayale gelmedik kötülükler yapar ve mahlukatın en şerlisi diye adlandırılır.

t

Güzel huylu insanlara bazı haller ârız olunca, yumuşaklık, tevâzu ve güler yüz gider de bunların yerine sertlik, kabalık ve asık surat gelir. Bu sebepler şunlardır:

1- Riyâset.

2- Makamından düşmek.

3- Zenginlik.

4- İhtiyaç ve zaruret.

5- Kalbi meşgul eden, zekâyı ve fikri çalışmaz hale getiren üzüntü ve elem.

6- Vücuda hücum eden hastalıklar.

7- Yaşlanmakla kuvvetin zevale yüz tutması.

8- Bir şahsın diğer şahsa nefretinden hâsıl olan hususi buğz.

Kalp iyi ise, vücut da iyidir.

Kötü huylunun hâli kırık çömleğe benzer; ne bir faydası dokunur, ne de tekrar toprak olur. Vehb b. Münebbih

Çok konuşmak, çok yemek, çok uyumak gönlü katılaştırır. Ebû Bekr Verrâk

Zâhirin karanlığı, bâtının karanlık olmasındandır.

Günahların kökü, kalpte yerleşen kötü huylardır. Kalbini bunlardan temizlemeyenin zâhiri ibâdetleri tamam olmaz. Bir çok âfetlerle karşılaşır.

Şu beş şey kalbin devâsıdır:

1. Mânâsını düşünerek Kur’an okumak.

2. Karnı boş tutmak.

3. Geceyi ibâdetle değerlendirmek.

4. Seher vakti niyazda bulunmak

5. Sâlih insanların sohbetlerine katılmak.

Kötü huylarından her birini bir çalı farzet ki, onun dikenleri kaç kere senin ayağına battı.

Kötülükten kaçmak, iyilik yapmaktan daha büyük kazançtır. Hz. Ali

Kötü huy, öldürücü bir zehir, insan beynini öldüren bir tehlike, açıkta bir zillet ve rezâlettir.

Kalp bozukluğunun üç işâreti vardır:

1. İbâdet ve taatın zevkine varamaz.

2. Günahtan ve isyandan korkmaz.

3. Ölümden ders ve ibret almaz. Aksine gün geçtikçe dünyaya daha çok bağlanır.

Kötü huydan, haramdan sakınır gibi sakınınız.

Kalp, bir havuz gibidir. Beş duyu ırmaklarından oraya pis, bulanık ve mikroplu sular dökülür. Bu nedenle bu zâhir âzâları günahtan korumak üzerimize farzdır.

Gider;

1. Hased edenin dini gider

2. Gadab edenin aklı gider.

3. Gıybet edenin sâlih ameli gider.

4. Tama edenin hassâsiyeti gider.

Haya sıyrılmış, inmiş öyle yüzsüzlük ki her yerde

Ne çirkin yüzleri örtermiş meğer o incecik perde

Vefa yok, ahde hürmet hiç, emânet lafz-ı bî medlûl

Yalan râyiç, hıyanet mültezem her yerde hak meçhul

Ne tüyler ürperir yâ Rabb, ne korkunç inkılab olmuş

Ne din kalmış ne iman, din harab, iman serap olmuş. (M. Âkif)

Kötülüğü Yaymak

Günümüzde insanlar, içki, kumar, zina ve her çeşit fuhşu, yazılı, sözlü ve görüntülü olarak teşhir ve reklâm ederler. Bunlar toplumun bozulmasını, çocukların, gençlerin gayr-i ahlâki yetişmesini, ahlâksızlığın yaygınlaşmasının en büyük sebebini teşkil eder. Yasağı çiğneyen insanlar, kendilerini diskalifiye etmek için yaptıkları kötülüklere küçük-büyük, yakın-uzak, kadın-erkek demeyip teşvik ederler. İçinde yüzlerce çeşit zehir bulunan sigarayı arkadaşına ikram etmek, bunun en sık görülen örneklerindendir.

Sigara ikram etmekle, ‘Al, ben zehir zıkkım içiyorum, sen de iç’ demiş olur. Daha sigaraya gelinceye kadar neler, neler... Her gün okunan, görülen, duyulan yüzlerce fuhuş, uyuşturucu ve sahtekârlık haberleri ibret olarak yeter.

Allah bir şeyi yasak etmişse, o mutlaka kötü ve zararlı olduğu içindir. Allah, bize bizden daha merhametlidir. Bize düşen, O’nun emir ve yasaklarına riâyet edip ve bu konuda önder olmaktır. ‘Allah’ım, bizi müttakilere öncü eyle.’ Âmin.

Ölülerinizin (câhiliyet yoluyla) öldüğüne dair ölüm haberini yaymaktan kaçınınız. Çünkü bu câhiliyetin yaptıklarından biridir. Hadîs-i Şerîf

Televizyon; zinayı, içkiyi, haramları yaymak için dizi filmler, baleler, konserler ve benzeri gösterilerle iffeti, şerefi yıkmakla, namus mefhumunu sıfıra düşürmektedir. Zina ve benzeri ahlâksızlığa teşvik etmektedir. O halde onu seyretmek ve dinletmek haramdır.

Kim bir kötülüğü işitir ve yaparsa, o, yaydığı kötülüğü yapan gibidir.

Sırrı yaymak, tövbe etmeyi engeller. Sırrı açıklayıp yaymak yasaklanan şeylerdendir. Bu konuda hadisler çoktur. Eğer bunda zarar ve

eziyet vermek varsa haramdır.

Bâtıl

«Ey Kitap ehli! Neden Hakkı bâtıl ile örtüyor ve siz de bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?» (Âl-i İmran, 71)

Bâtıl, sözlükte; boş, boşa giden, doğru ve hak olmayan, devamlı olmayan, hükümsüz ve yok olan şeydir. Hak kavramının karşıtıdır. Haklı bir sebebe ve gerekçeye dayanmayan, zulüm ile olan ve hak edilmeyen şeye de bâtıl denir. Bâtıl, geçersiz, hükümsüz ve kalıcı olmayandır.

Fıkıhta ise; rükûn ve şartları tamamen veya biraz eksik olan ibâdetler ve hukuk işlemleri demektir. Meselâ, abdest almak, namazın rükûnlarından biridir. Dolayısıyla abdestsiz kılınan bir namaz bâtıldır.

Günah olan sözleri anlatmak da bâtıldır. Meselâ, ‘Falan kadına şöyle laf attım, o bana böyle dedi’ gibi hikâyeler anlatmak, içki masalarından, fâsıkların kepâzeliklerinden, zenginlerin zevk-i sefâsından, zâlimlerden, mezmum olan merâsimlerden bahsetmek. Bunlardan bahsetmek helâl değil, belki haramdır.

Günümüz insanlarının, gazap ve şehvet yüklü filmleri seyretmeleri, müstehcen neşriyatlara tenezzül etmeleri, insanı şerre meylettiren romanlar okumaları, internet vasıtasıyla tüm dünyanın faydası olmayan, üstelik dine, imana, ahlâka, âile yapısına son derece zarar veren her türlü çirkinlikleri duyması, görmesi, aktarması ve günahlara karşı bağışıklık kazanması, bâtıla dalmanın en çirkin örneğidir.

t

Kıyâmet günü insanların en büyük hatada olanları, dünyada en çok bâtıla dalanlarıdır. Hadîs-i Şerîf

Bâtıl, maksada ulaşmaya nispetle, varlığı yokluğu gibi kabul edilen şeydir.

Gösterişin varlığı, yokluğundan çok fenâdır. Atılması gereken sıfatı takviye eder ki bu bâtıldır.

Gafletle ibâdet, bâtıldır.

Bâtıl şeylere fazla kulak vermek, kalbin taatten zevk alma

duygusunu engeller. İbn Hubeyk

Zararları

• Boş sözlerle uğraşan kimse, bâtıla düşmekten emin olamaz.

• Bâtıla dalan insan, ehemmiyetsiz sandığı öyle sözler konuşur ki, bu sözler onu helâke sürükler.

Tedavisi

Bâtıl sözlerden kurtulmanın tek çıkar yolu, yalnız din ve dünya hususunda mühim olan sözlerle iktifa etmek. Bu tip sözlerin dinleneceği mekânlardan uzak durmak ve «Bir işten boşaldın mı, kalk yorul» (İnşirah, 7) âyetine kulak verip, güzel, anlamlı, faydalı ve verimli meşguliyetlerle programı yoğunlaştırıp, şerre meyle fırsat vermemek gerekir. Aksi halde ‘Tabiat boşluk kabul etmez’ kuralınca, boşluklar fena halde dolar. Bu kötülükler zamanla tutku haline gelir, içinden çıkılmaz bir vaziyet alır. «Hataları onu sarar»(?) âyetinin belirttiği kimse haline gelir.

Dalanlarla Dalma

«Cennetlikler günahkârlardan sorar; ‘Sizi cehenneme atan ne? Onlar derler ki ‘Biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu yedirmezdik, dalanlarla dalmıştık ölüm gelinceye kadar (böyle devam ettik)» (Müddessir 41-45)

«Her nefis kazancına bağlı bir rehindir. (Yaptığının sorumlusudur) Ancak defteri sağından verilenler öyle değil. Onlar cennetlerde, araştırıp soracaklar günahkarlara: Sizi Sekar’a getiren nedir? Onlar: ‘Biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmuyorduk, bâtıla dalanlarla birlikte dalıyorduk ve hesap gününü inkar ediyorduk ve hep böyle ölüm gelinceye kadar!’ diyecekler. Onlara şefaatçilerin şefaati fayda sağlamayacak. O halde niçin öğütten kaçıyorlar!’» (Müddessir:38-49)

İnsan, alışan bir varlık; hangi topluma girerse, hangi ortamda bulunursa bulunsun, kısa sürede oraya alışır, hatta bırakamaz hale gelir. Nasıl ki müsbet cemaatler fertlerin yükselmesini, değişmesini, hak yolda birleşmesini sağlıyorsa; bozuk toplumlar da bünyesine düşen kimseleri maddi-mânevi sömürüyor, bozuyor, insanlıktan çıkarıyor. Artık din, ahlak, karakter, ırz, namus, edeb, haya diye bir şey kalmıyor. Yandaşlarını çoğaltarak suç oranlarını azalttıklarını sanıyor, yalancı tesellilerin saçağına sığınıyor. Oysa Rabbimiz ‘Risliğin çokluğu hoşunuza gitmesin’ buyuruyor.

İnsanlar ile düşüp kalkmaktan ziyâde, Allah ile münâcaattan zevk almayan kimsenin ilmi az, kalbi kör ve ömrü boşa gitmiştir. ‘İnsanlar ile ünsiyet, iflâs alâmetidir.’ Mâlik b. Dinar

Dünyevi arzuları ve hırsı artan, buna karşılık âhiret kaygusu azalan ve bu duruma memnun olan birini gördüğünde, bil ki o kişi yüzüstü süründüğü halde farkına varmayan aldanmış biridir.

İnsan, ölüme hazırlanırsa, huyu güzel olur. Ölümü hatırlatmak, mümin için müjdeli haber gibidir.

Ölümü unutup, çok yaşama arzusuna kapılan, üç şeye hasret gider: Topladığına doymaz, umduğuna kavuşamaz, âhiret yolculuğu için yeterli hazırlık yapamaz.

‘Herkes yapıyor’ demek, dalanlarla dalmaktır.

• Halk çok amelle meşgul olurken, sen az da olsa iyi, güzel amelle meşgul ol!

• Halk nâfile ibâdetlerle meşgul olurken, sen farzları tam yapmaya çalış!

• Herkes dışını süslerken, sen içini-kalbini süsle.

• Herkes, dünyadaki faydasız şeyleri îmar ederken, sen âhiretini îmar et.

• Herkes, başkasının ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarınla meşgul ol.

• Herkes, insanlara yaranmaya çalışırken, sen Allah’ın rızâsını kazanmaya çalış!

• Herkes, fânilerle dost olurken, sen bâki olan Allah’la dost ol!

• Herkes, bir şeye güvenirken sen, yalnız Allah’a güven!

• Herkes, nefsini beğenirken, sen kötülemeye çalış!

• Herkes mal toplarken, sen cömert ol!

İbn-i Semmak, kendisinden nasihat isteyen kimseye elindeki bir bardak suyu göstererek şunları söyledi:

– Ölecek derecede susuz kaldığında, elindeki şu bir testi su, sâhip olduğun tüm servetin karşılığında sana verilecek olsa, acaba tüm servetini verip bu suyu alır mısın?

– Elbette alırım.

– O halde, bir yudum suya bile değmeyen servete, mal ve mülke sakın aldanma...

Lüzumsuz Sözlere Dalmak

İnsanın en değerli sermayesi vakitleridir. Bunları boş yere harcar ve âhiret için bir sevap hazırlamazsa, zayi etmiş olur.

Kişiye gereken; başkalarına zararı olmayan sözleri konuşmaktır. Mübah ile konuşurken her ne kadar günahkâr olmazsa da, Allah’ı zikir sayesinde yapacağı büyük kârdan mahrum olduğu için zarardadır. Çünkü mü’minin sükûtu fikir, bakışı ibret, konuşması zikir olur. Cennet hesap görmeyecekler için hazırlanmıştır. Bu sözleri konuşanlar, bu sözlerinden de hesaba çekilecektir.

Mâlâyâninin haddi; sükût etmekle günahkâr olmadığı ve hiçbir sûretle zarar görmeyeceği sözleri konuşmaktır. Meselâ: bir toplulukta hatıralarını, karşılaştığın halleri, hoşuna giden veya gitmeyen hususları ve gördüğün bazı zatları anlatman gibi.

Canı çatlatarak deve kükremiş gibi konuşmak, şeytanın gevelemesindendir. Hadîs-i Şerîf

Boş konuşmak geçimi zorlaştırır.                                          

Tanıdığın bir kimse yanından ayrıldığı zaman, onun ayrı bir yerde seni nasıl anmasını istersen, sen de onu öyle an. Kardeşinin sana ne şekil muâmele yapmasını istersen, sen de ona o şekilde muâmele et. İbn-i Abbas

Lüzumsuz söze dalmak; Allah’ın yardımını keser, kalbi karartır, bedeni zayıflatır, geçim sebeplerini zorlaştırır. Mâlik bin Dinar

Hayâsız ve lüzumsuz sözler; kulakları mânen sağır yapar ve kirletir, hakkı işitmez olur.

Güzel konuşmanın sırrı, lüzumsuz sözleri terk etmektir. Hz. Ebûbekir

İstihzâ, insanın vakarını kaybettirir, yüzünden hayayı kaldırır. Kin ve nefreti uyandırır, dostluğun tadını kaçırır, fakihin fıkhını zedeler, âdi kimselere lüzumsuz sözler söyleme cesareti verir.

Lüzumsuz söz kalbi karartır, bünyeyi zayıflatır.

Dünyada kendisine zühd ve az konuşma hasleti verilmiş bir adam görürseniz, ona yaklaşınız . O hikmeti kalbinize koyar. İbn Mace

Mümin adım attığı yerden çok dilini korumalıdır. Ebû’l Hazım

Çok az kimse dişleri sıkmanın, tehlikeli sözcükleri kıstırmak işlevi gördüğünün bilincindedir.

Mümin az söyler çok iş yapar. Münafık çok söyler, az iş yapar.

Söylediğin faydalı bir öğüt veyâ mahşer günü korkusuyla susup dile getirmediğin bir söz, malın sadakası olacak, belki de seni sıkıntı ve acılardan kurtaracak. Ebû Zerr

Akıl tamamlandığında söz noksanlaşır.

En güzel belâgat, söz söylemek gerekmediği zaman susmayı tercih etmektir.

Hakimler hikmeti, tefekkür ve sükut ile elde etmişlerdir.

Nazik olmak istersen, kardeşine itiraz etme, onunla boş konuşma, şaka yapma, ona bir söz verip de sonra cayma.

Dil sussa, gönül hikmet söyler.

Çok konuşan pişman, her susan sâlim olur.

Bir gece Hacerü’l Esved’in dibinde namaz kılıyordum. Kâbe ile örtüleri arasından şöyle bir ses duydum:

‘Allah’a ve sana şikâyet ediyorum ey Cebrâil! Çevremde ne kadar boş konuşup, hevâ ve eğlenceden söz ediyorlar. Böyle sürerse, öyle bir patlarım ki, taşlarımın her biri koparıldığı dağa fırlar.’ (Vüheyb b. Verd)

 

 

Lânet

Lânet, Allah’ın rahmetinden mahrum kalınmasını istemektir ki, çok ağır bedduâdır. Yapılması, bazı istisnalar dışında helâl değildir. Bir defasında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ebûbekir’i birine lânet okurken görür, hemen ikaz eder; ‘Sıdkla lânet bir arada olmaz.’

Özellikle nefsi hallerde, menfaat çatışmalarında, gazaplı, gergin hallerde lânet etmekten sakınmalı. Şunu bilmek gerekir ki, insan ömründe kimseye lânet etmese, defteri a’mâline günah yazılmaz.

Lânet, indiği yerin hepsini kapsayacağından Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devesine lânet okuyan kimseyi kervandan uzaklaştırır. En güzeli, dili kötüye, bedduâya, lânete alıştırmamalı. Ayrıca Allah ve Resûlünün diliyle lânetlenmiş fiillerden uzak durmalı. Mesela Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfinde peruk takanlara, dövme yaptıranlara lânet etmiş, Cenâb-ı Hakk da Kitabını gizleyenlere lânet etmiştir.

Hadîs-i Șerîfler...

Hz. Allah (başına gelen herhangi bir belâdan ötürü sabretmeyip) tırnaklarıyla yüzünü yaralayan, ceplerini yırtan ve ‘vay benim halime’ deyip üzüntülerini belirten kimselere lânet etsin.

Hz. Allah (başına gelen semavi bir musibetten dolayı rızâ göstermeyip) bağırıp çağıranlara ve onları dinleyenlere lânet etsin.

Hz. Allah, rüşvet verene, alana ve bu arada aracılık yapanlara lânet etsin.

Hz. Allah, içkinin kendisine, içene, içki kadehlerini orada dolaştırana, satana, sattırana, (üzüm gibi meyvelerin) suyunu sıkana, sıktırana, hamallığını yapana, yaptırana ve içkiden elde edilen paradan yiyenlere lânet etsin.

Hz. Allah, kızgın demirle yüzünü damgalayan kimselere lânet etsin.

Hz. Allah şu kimselere lânet etmiştir:

1- Faiz yiyen ve yedirene,

2- Yazıcılığını yapanlara,

3- Şâhitliğini yapanlara,

Bunlar bildikleri halde yaparlarsa, lâneti hak etmiş olurlar.

4- Peruk takan ve taktırana,

5- Saçların arasından beyaz kıl koparan ve kopartanlara.

Hz. Allah hırsızlık yapana lânet etmiştir. Çünkü (öylesine kötü bir şeydir ki) yumurta veya bir ip çalsa bile eli kesilir.

Hz. Allah, şair gibi uydurduğu kötü şeyleri millete en güzel bir sesle söyleyen hatiplere lânet etsin. (Bu hadislerde geçen lânet kelimesi, Allah'ın rahmetinden mahrum etmek anlamındadır. Fakat yerine göre ağır, yerine göre de hafiftir.)

Hz. Allah, kabirleri ziyaret ederek (sesli) ağlayan kadınlara, kabrin üzerine cami inşa eden ve mum yakanlara lânet etsin.

Hz. Allah kendini erkeklere benzeten kadınlara ve kadınlara benzeten erkeklere lânet etsin.

Hz. Allah vücudunun herhangi bir yerine dövme yapan, yaptıran, beyaz kıllarını yolan, güzel görünmesi için ön dişlerini açan ve Allah'ın yarattıklarını ameliyatla değiştiren kimselere lânet etsin.

Hz. Allah (safların arasında yer varken oturmayıp) ortasında oturan kimselere lânet etsin.

Anne ve babasına lânet edenlere, Allah'tan başka büyük şahıslara tazimen kurban kesenlere, büyük günah işledikten sonra yatmaya gelenlere ve (tarla, arsa gibi) yerlerin sınırını değiştirenlere Hz. Allah lânet etsin.

Gaipten haber veren, ok çeken ve kuş bırakanlara lânet olsun.

Altı kimseye ben de, Allah da, diğer peygamberler de lânet ettik:

1- Allah’ın (celle celâlühû) kitabına fazla bir şey katan

2- Kaderi yalanlayan

3- Kibir, kahır, zulümle Allah’ın (celle celâlühû) aziz kıldığını zelil, zelil kıldığını aziz kılan

4- Haramı helâl sayan

5- Sünnetimi terk eden

6- Ehl-i Beytime saygısızlık yapan.

t

Yağmur yağmayınca haşerat insana lânet eder.

p Ana babaya lânet edene

p Eşcinsellik ve hayvan tecavüzü yapana

p Amayı şaşırtana

p Hulle yapana, yaptırana

p Ana ile çocuğunun arasını ayırana Allah lânet eder.

Ebû Umeyr el-Hadrami, Abdullah b. Mesud’un yakın dostuydu. Bir gün İbni Mesud onu ziyaret etmek üzere evine gitti. Fakat Ebû Umeyr evde değildi. Abdullah Ebû Umeyr’in hanımından izin alarak içeri girdi, selâm verdi. İçecek bir

şey istedi. Ebû Umeyr’in hanımı içecek birşey getirmesi için hizmetçiyi komşuya gönderdi. Hizmetçi geç kalınca da,

- Allah ona lânet etsin, gecikti, diye söylendi.

Bunun üzerine Abdullah b. Mesud dışarı çıktı. Derken Ebû Umeyr eve gelip de onu dışarda görünce,

- Ebû Abdurrahman! Senin gibi biri asla kıskanılmaz. Kardeşinin eşine bir selâm vermedin mi? İçeri girip bir şey içmedin mi? dedi.

Ebû Umeyr olanları anlattı ve şunları söyledi:

- Ben Resûl-ü Ekrem’in (sav) şöyle buyurduğunu duydum: ‘Bir kimsenin ağzından lânet sözü çıkarsa lânet bakar, eğer gönderildiği kimse bu sözü hak ediyorsa yerini bulur. Eğer o kimse bunu hak etmiyorsa lânet şöyle der: ‘Ya Rabbi beni falan kimseye gönderdiler. Fakat ben onun lâneti hak etmediğini gördüm.’ Bunun üzerine ona şöyle denir: ‘Nerden geldinse tekrar oraya dön!’

Yolunu Kaybedenler

Hergün defalarca tekrarladığımız ‘sırât-ı müstakim’; en doğru yol, Allah’ın Kitabının gösterdiği, Resûlün rehberliğinde gidilen yol. Bu yolun menzili kayıtsız şartsız cennettir. Hatta tam manasıyla uyulursa, insanın dünyasını da cennete çevirir.

Bu yolda emin adımlarla yürümek için, dinimizin olmazsa olmazı olan, üzerimize farz kılınan itikat-ibâdet-ahlâk ilimlerini öğrenmemiz şarttır. Çünkü sadece akılla görevlerimizi idrak edemeyiz. Akıl; hüküm vermek, kural koymak, kanun çıkarmak için değil, Kânun-u İlâhiye ayak uydurmak için verilmiş. Sınırı belli;

‘İdraki meali bu küçük akla gerekmez,

Zira bu küçük terazi bunca sıkleti çekmez.’

Bizim Kânun-u İlâhi üzerinde akıl yürütmemiz; bakkal terazisiyle vagon tartmaya benzer. İşte hep doğru yoldan ayrılanlar, sapanlar, sapıtanlar, vahyi bırakıp nefsine ve aklına tapan kimselerdir. Hem kendilerini, hem de çevresini helak eden bu güruhtur.

t

Kafirlerin, hayvanlardan daha sapık olmaları:

1- Hayvanlar Allah’a itaât ederler, kafirler ise itaât etmezler.

2- Hayvanlar, Rablerini bilir ve O’nu zikrederler. Halbuki kafirler, Rablerini ne tanır ne de zikrederler.

3- Hayvanlar, kendi menfaât ve zararlarını gözetir, zararlı olan şeyden sakınırlar. Kafirler ve inatçılar ise, bâtılda direttiklerini bildikleri halde, küfürde ısrar edip böylece kendilerini cehenneme atarlar.

4- Hayvanlar, kendilerini devamlı bakan ve gözeten insanlara yönelirler. Kafir ise, kendisine sınırsız nimetler veren Rabbinden kaçar.

5- Hayvanlar, yol göstericileri olduğu taktirde, yollarını şaşırma nisbeti çok azalır. Kafirler ise, Peygamberler ve Kitaplar geldiği halde, sapıklığını artırmıştır.

Helâk

Efendimiz, ‘İnsanlar helak oldu, ancak alimler müstesna. Alimler de helak oldu, ancak ilmiyle amel edenler müstesna. İlmiyle amel edenler de helak oldu, ihlaslı olanlar müstesna. Onlar da büyük tehlike üzeredirler’ buyurarak, helâkın güzergâhını çizmiştir. Bize düşen, bu merhaleleri sırasıyla aşıp, sâhil-i selâmete çıkmaktır.

Öncelikle ilimle işe başlamalıyız ki, amelimizi şuurlu, bilinçli, yapılması istendiği gibi yapalım. Sonra da amelin iç şartlarını geçip, ihlâsı elde etmeye çalışalım, tâ ki en ileri hedefe varalım. Rabbü’l Âlemin’e tam teslimiyet göstermekle helâktan kurtulalım. Yüce Mevlâmız «Ölmeyin, ölmeyin, ancak müslüman olarak ölün» buyurarak âkıbetin fecaatına işâret ediyor.

Kendi tasarrufuyla şeriatın hududunu aşan helâk olur. Bunun için Allah’u Teâlâ buyurdu: «Her kim Allah’u Teâlâ’nın gösterdiği ölçü ve hududu aşarsa kendine zulmetmiş olur.» (Talak, 1)

Bu ümmetin helâkı, bilgiç münâfıkların ellerinden olacaktır.

Üç şey helâka götürür: Boyun eğilen cimrilik, peşinden koşulan hevâ, insanın kendisiyle övünmesi. Hadîs-i Şerîf

Esasları terkeden bu zavallılar kendilerini Allah’ın (cc) sevgisine erişmekten mahrum ediyorlar. M. b. Ebi’l-Verd

İnsanların iki sebepten helâk olduklarını görüyorum:

1- Devamlı nafile ile meşgul olup farzları ziyan ediyorlar,

2- Kalbe inmeyen bir ibâdet ile azâlarını yoruyorlar.

Bir kavimde yalanlama konusunda ısrar, şer ve kötülükte aşırı gitmek varsa, Cenâb-ı Hakk onları muhakkak helâk eder.

İnsanları iki sıfat helâk eder: Malın ve sözün fazlalığı.

Dünya bir kuşa benzer; iki kanadı koptuğu zaman düşer. Yeryüzünün de iki kanadı vardır; biri Mısır, diğeri Basra. Bunlar harap olursa dünya da batar.

Helâk edici günahlar:

1- Allah’ın kitabına ilâve yapmak veya noksanlaştırmak.

2- Kaderi yalanlamak.

3- Allah’ın aziz kıldığını zelil,

4- Zelil kıldığını aziz yapmak.

5- Haramı helâl saymak.

6- Allah’ın dinini yalanlamak.

İnsanoğlu Allah ile şeytan arasında bırakılmıştır. Eğer Allah kalbinde hayır olduğunu bilirse onu kendine bağlar. Yok eğer onda bir hayır görmezse kendi haline bırakır. Kim de kendi nefsinin eline bırakılırsa şüphesiz helâk olur.

Helâk sebepleri:

1- Allah’a şirk koşmak.

2- Sihir yapmak, yaptırmak.

3- Haksız yere insan öldürmek.

4- Faiz yemek ve almak.

5- Yetim hakkı yemek.

6- Harpten kaçmak.

7- Namuslu kadına iftira etmek.

Allah (cc) helâkını murat ettiği kimseden tevazuu, nasihatı ve kanaatı kaldırır. Hayır murat ettiği zaman, bu hasletleri ona nasip eder.

Helâk olan kavimler:

1- Nuh’un (as) kavmine umumi tufan.

2- Lut’un (as) kavmine korkunç yağmur.

3- Ad kavmine kuvvetli rüzgar.

4- Semud kavmine sayha ve sarsıntı.

5- Musa’nın (as) kavmine denizde boğulma.

Zâlimi zulmü ile başbaşa bırak; zîra onun helâkı için zulme devam etmesi, senin bedduâlarından daha tesirlidir.

Lût Kavminin helâk sebepleri:

1- Sokakta sakız çiğnemek.

2- Islık çalmak.

3- Toplumda misvak kullanmak.

4- Sarığı güzel sarmamak.

5- Çocuk oyuncaklarıyla oynamak.

6- Erkeklerin kına vs. ile süslenmesi.

7- Yaka düğmelerini açıp gezmek.

8- Sokaklara bir şey atmak.

9- Meclislerde birbirine yuvarlak bir şey atmak. (top, zar, vs. gibi)

10- Baldırları açık dolaşmak.

Âmin yâ Muîn!

«Bana duâ edin, ben de duânıza icâbet edeyim...» (Ğafir 60) buyuran, rahmeti, ğufranı, ihsanı geniş Rabbim. Biz bunca günah ve hatalarımızla, bitimsiz ihtiyaçlarımızla kimin kapısını çalalım. Senden başka sığınacak, yardım istenecek kimsemiz yok. Her şey fâni, her şey güçsüz, her şey Senin kapına muhtaç. Biz duâ etmekten, duâ ederken kalbiyle dilini bir tutmaktan bile aciz biçare kullarız. Bize öğrettiğin eşi, menendi olmayan Fâtiha sûresiyle ve içinde maddi-mânevi tüm ihtiyaçlarımızın cevabı olan, niyazları kabul eden Kur’anî duâlarla sana yalvarıyoruz. Duâlarımızı kabul buyur. Bütün gönlüyle duâ etme bahtiyarlığını nasip eyle. Duâsı müstecap olanlardan kıl.

Yüce Rabbim biz sırât-ı müstakim yolcularıyız. Yol selâmeti nasip eyleyip, Yüce Rehberimize bütünüyle tabi olarak ümmet-i icâbet olmayı nasip eyle. Âmin yâ Mûîn.

 ‘Âmin’in Anlamı

İlim ehlinin çoğuna göre ‘Âmin’ kelimesi, duâ anlamında kullanılan bir kelime olarak ‘Allah'ım, duâmızı kabul buyur’ demektir. Bazıları da: ‘Âmin’ yüce Allah'ın isimlerinden birisidir, demiştir. ‘Âmin’in anlamının, ‘Böyle olsun’ demek olduğu da ileri sürülmüştür. İbn Abbas şöyle demiştir: Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Âmin ne demektir?’ diye sordum, o: ‘Rabbim yap’ demektir, dedi.

Tirmizî der ki: ‘Âmin’in anlamı, ‘sen bizim umutlarımızı boş çıkarma’ dır.

Mukatil de ‘Âmin’in, duâ için güç ve bereket indirilmesine sebep olduğunu söylemiştir.

 ‘Âmin’i Söyleyiş Şekli

‘Âmin’ kelimesi iki şekilde söylenir. Birincisi Yâsin gibi ‘fâil’ vezninde med ile ‘Âmin’ şeklinde, ikincisi ise ‘yemin’ vezninde kasır ile ‘emîn’ şeklinde söylenir.

Şeddeli okunduğuna dair rivâyet de gelmiştir. O zaman bu kelime kasdetmek manasına gelen ‘emme’ den türemiş olur. ‘Bizler sana yönelmeyi kastediyoruz’, demektir. Yüce Allah'ın: «Beyt-i haramı kast ederek gelenlere de saygısızlık etmeyin» (Maide, 2) buyruğu da bu kökten gelir.

 ‘Âmin’ Deme Zamanı

Kur'ân okuyan bir kimsenin Fâtiha’yı okuduktan sonra -Kur'ân’ın Kur'ân olmayandan ayırd edilebilmesi için- ‘vele’d dâllîn’ kelimesinin ‘nun’ harfi üzerinde sekte yaptıktan sonra ‘âmin’ demesi sünnettir.

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘İmam ‘âmin’ dediğinde siz de âmin deyiniz. Çünkü her kimin âmin demesi meleklerin âmin demesine rastlar ise geçmiş günahları affolunur.’

Bu hadise göre; geçmiş günahların bağışlanması, şu dört şeyin gerçekleşmesine bağlıdır.

1- İmamın âmin demesi

2- İmamın arkasında namaz kılanların âmin demesi

3- Meleklerin âmin demesi

4- Cematin âmin demesi meleklerin âmin demesine denk düşmesi.

Bu denk düşme ile ilgili; duânın kabul edilmesi hakkındadır, denildiği gibi, zaman hakkındadır, duânın ihlâsla yapılması hakkındadır da denilmiştir. Çünkü Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ‘Duânızın kabul edileceğini bilerek Allah'a duâ ediniz. Ve bilin ki Allah gafil ve başka şeylerle oyalanan bir kalbin duâsını kabul etmez.’

  ‘Âmin’in Fazileti

Ebû Musabbih el-Makrai şöyle der: Ashaptan Ebû Züheyr en-Numeyri'nin yanında otururduk. Bizden herhangi bir kimse bir duâda bulundu mu; onu âminle bitir, derdi. Çünkü âmin bir sahifedeki mühür gibidir. Ebû Züheyr dedi ki: Bunun neden böyle olduğunu size bildireyim mi?

Bir gece Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte çıkmıştım. Israrla duâ eden birisinin yanından geçtik. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun duâsını işitecek bir şekilde durdu. Sonra; ‘Eğer mühürlerse duâsı kabul olunur’ dedi. Orada bulunanlardan birisi: Ne ile mühürleyecek ey Allah'ın Peygamberi? diye sordu. Hz. Peygamber: ‘Âmin ile’ dedi. ‘Çünkü o âmin ile duâsını bitirirse (kabulünü) gerektirmiş olur.’ Peygamber’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu soruyu soran adam duâ eden adamın yanına gitti ve ona: Ey filan, duânı mühürle (âmin diyerek bitir) ve (kabul olunacağına dair) sana müjde olsun, dedi.

Âmîn dört harftir. Allah her bir harften: ‘Allah'ım, âmin diyen herkes için mağfiret buyur’ diyen bir melek yaratır. Vehb b. Munebbih

‘Cebrail bana Fâtihatu'l-Kitab'ı bitirdiğim vakit ‘âmin’ demeyi telkin etti ve: Bu mektubun üzerindeki mühür gibidir, dedi.’ Bir diğer hadiste şöyle denilmiştir: ‘Âmin âlemlerin Rabbinin mührüdür.’

Hz. Ebûbekir dedi ki: Bu, Allah'ın kulları üzerindeki mührüdür, demektir. Çünkü yüce Allah onun vasıtası ile onların üzerinden afet ve musibetleri bertaraf eder. Tıpkı mektupların üzerine vurulan, mektubu himaye eden ve bozulup içindekinin dışarıya çıkmasına engel olan mühür gibidir.

Âmin, cennette bir derecedir. Hadîs-i Şerîf

Hz. Ebûbekir der ki: Bunun anlamı şudur: Âmin öyle bir kelimedir ki bunu söyleyen bu vesileyle cennette bir derece kazanır.

Mümin bir kul ‘âmin’ deyince Allah bu kelimenin her harfinden bir melek yaratır. Her meleğin üçyüz tüyü, bir ağzı ve dili bulunur.

Kıyâmete kadar Allah’ı tesbih ederler. Dünyada sadakatle ‘âmin’ diyene müjdeler olsun. Hadîs-i Şerîf

‘Âmin’ kelimesinin;

A ‘Elif’i Arşın köşesinde,

A ‘Mim’i Kürsinin köşesinde

A ‘Ye’si, Levh üzerinde

A ‘Nun’u Kalem üzerinde yazılıdır. Kim ‘âmin’ derse hepsi harekete geçip onun için istiğfarda bulunurlar. Cenâb-ı Hak ‘Şâhit olun ki ben o kulumu bağışladım’ buyurur. Hadîs-i Şerîf,

Ya Mûsâ! Ben Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetine dört harf verdim. Birincisi Tevrat’ta, ikincisi İncil’de, üçüncüsü Zebur’da, dördüncüsü Kur’an’dadır.

Bunun üzerine Hz. Mûsâ sordu:

- Ya Rabbi, onlar hangi harflerdir?

- ‘Âmin’ kelimesinin harfleridir. Bunu söyleyen dört kitabı okumuş gibi olur.

‘Âmin’ dört harftir. Kim ‘âmin’ derse Allah onu dört türlü beladan koruyup güven içine alır:

1- İmanın kalpten ayrılması

2- Hesap gününün korkusu

3- Sıratı geçememe endişesi

4- Cehennem derekesinde ebedi kalma belası Hadîs-i Şerîf

‘Âmin’ kelimesinin;

A ‘Elif’i, Cibril’in alnında,

A ‘Mim’i Mikail’in alnında,

A ‘Ye’si İsrafil’in alnında,

A ‘Nun’u, Azrâil’in alnında yazılıdır. Kim duâsında ‘âmin’ derse bu dört meleğin hepsi onun için istiğfarda bulunurlar. Allahu Teâlâ o kulu bağışlamadıkça başlarını secdeden kaldırmazlar.

İmam'ın ‘Âmin’ Demesi

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize hutbe irad etti. Sünnetleri açıkladı, nasıl namaz kılacağımızı öğretti ve şöyle dedi: ‘Namaz kıldığınız vakit saflarınızı doğru tutunuz. Daha sonra sizden herhangi bir kimse imam olsun. İmam ‘Allahu ekber’ dediği vakit siz de tekbir getiriniz. ‘Gazaba uğramış olanların ve sapıtanlarınkine değil’ dediğinde siz de ‘âmin’ deyiniz. Allah sizin duânızı kabul buyurur. Ebû Mûsâ el-Eş'ari

İmam ‘âmîn’i açıktan söyler. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘ve leddâllîn’i okuduğunda ‘Âmin’ der ve sesini yükseltirdi.

İnsanlar ‘âmin’ demeyi terketti. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise ‘Gazaba uğramış olanların ve sapıtanlarınkine değil’ dediğinde ‘âmin’ derdi. Onun âmin deyişini birinci saftakiler işitir ve bu ses ile mescid dolardı. Ebû Hureyre

İbn ez-Zübeyr ve onun arkasından namaz kılanlar öyle bir ‘âmin’ dediler ki mescidde bir ses kalabalığı işitildi.

İmama uyan bir kimse imamın ‘vele’ddâllîn’ dediğini işitmedikçe ‘âmin’i söylemez. Eğer uzak olup da onun ‘âmin’ dediğini işitmiyor ise demez. İbn Abbas der ki: İmama uyan onun sesini duyamıyorsa, okuma miktarını kendisine göre tesbit etmeye çalışır ve bitirdiğine kanaat getirdiği yerde ‘âmin’ der.

Bizden Öncekiler ve ‘Âmin’

‘Âmin’ kelimesi bizden önce yalnızca Mûsâ ve Harun (as)'a verilmiş ve öğretilmiştir. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Şanı yüce Allah benim ümmetime kendilerinden önce kimseye verilmemiş üç şeyi verdi. Selâm. Bu cennet ehlinin kendi aralarındaki selâmlaşmalarıdır. Meleklerin saf saf dizilmesi (gibi namazda dizilmek) ve âmin demek. Mûsâ ile Harun'un söyledikleri dışında (‘âmin’ öncekilerden kimseye verilmemiştir.)’

Ebû Abdullah der ki: Mûsâ (as) Fir'avn'a bedduâ etmiş, Harun (as) da âmin demiş idi. Şanı yüce Rabbimiz de Kitab-ı Kerim'inde Hz. Mûsâ'nın duâsını bize zikrettiğinde: «Sizin duânız kabul olundu» (Yunus, 89) dediğini bize bildirmekte ve Harun'un söylediğini zikretmemektedir. Hz. Mûsâ; Rabbimiz, diye duâ etti. Harun (as) da ‘âmin’ diyordu. Bu şekilde ona da duâ eden kişi adını vermiştir. Çünkü onun âmin demesini de onun duâ etmesi olarak değerlendirmiştir.

Âmin bu ümmete hastır. Çünkü Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Yahudiler, selâm ve âmin demekten dolayı sizi kıskandıkları kadar hiçbir şeyden dolayı kıskanmamışlardır. O bakımdan çokça âmin deyiniz.’

Kitap ehlinin bizleri kıskanma sebepleri şudur: Fâtiha Sûresi'nin başı Allah'a hamdetmek, O'na senada bulunmaktır. Daha sonra O'na itaat etmek, O'na yönelmektir. Arkasından bizi dosdoğru yola iletmesi için bir duâdır. Sonra da âmin demekle onlara bedduâ ediyoruz.

Tefsir giriniz
İçerik giriniz