Sureler

Göster

Fâtiha Sûresi 3. Ayet

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِۙ

3- (Rahman) rahmeti tüm varlıkları kapsayan, (Rahim) çok merhametli,

Rahman

 ‘Rahman’, herkese olan fıtri rahmeti ifade eder. Cenâb-ı Hakk’tan ayrılmama, ehline ihsan ve hayır iradesi, ikabı (azabı) terk, hayra isabet, belayı kaldırmak, yolu beyan (tebyin) eden, yüce ve değerli nimet sahibi, kuldan suduru düşünülmeyen nimetleri ihsan eden. Bir kan pıhtısından bülbül gibi insan yaratması onun sonsuz ilim, kudret ve rahmetine işâret değil mi?

‘Rahman’; rahmeti her şeye vâsi olan. Bütün yaratıklarına umûmi ihsan eden, iki cihanda kullarına rızık veren, iki cihan saadetine hidâyet eden.

‘Rahman’da cebrilik vardır. Allah kainatı yaratırken bize sormamıştır. İşte bu cebrilik Allah’ın vahidiyetinin lafz-ı celâlden sonra gelen Rahman’ın muktezasıdır.

‘Rahman’, sırf Cenâb-ı Hakk’a has bir isimdir.

‘Rahman’, çocuğa tek başına isim olarak konulmaz. Resûlullah ‘Konursa, o çocuk şeytan olur’ demiştir.

Allah’ın tüm isim ve sıfatları Rahman ismine bağlıdır. Meselâ Allah ‘Hâdi’dir. Eğer sonsuz merhamet sahibi olmasaydı kullarını hidâyete ulaştırmazdı.


‘Rahman’ kelimesinin Kur’an’daki manaları:

   1- Yaratmak (Mülk, 3)

   2- Öğretmek (Rahman, 1-4)

   3- İzin vermek (Taha, 109)
 

‘Rahman’ ismi Kur’an’da 57 yerde geçer. ‘Allah’ isminden sonra ikinci has isimdir.

‘Rahman’, lugatta ziyade acıyıcı, manasını ifade eder. Acıyıcılık ise acınması gereken bir mahluka başka bir mahlukun acıyıp tesirlenmesi demektir. Bu tesirlenme neticesinde acıdığı kişiye ihsan ve iyilikte bulunur.

Rahmet, kalp inceliği manasındadır. Allahu Teâlâ kalp vs. aza ve cevarihten münezzeh olduğu için kalp inceliğinin lazımı ve gayesi olan ihsan manasında mecaz olarak zatını Rahman ve Rahim sıfatlarıyla tavsif buyurmuştur. Şu halde Rahman ve Rahim demek, in’am ve ihsan edici demektir. Çünkü rahmetin asıl manası olan kalp inceliği ihsana sebeptir.

Rahmet in’am fiilini intac eder. Cenâb-ı Hakk tegayyür ve infialden münezzeh olduğundan, Onun için mecazidir. Bizim için acıma manasına olan rahmet, Cenâb-ı Hakk için irade-i hayr manasını taşır.

Varlıkların birbirine cazibesi, elektromanyetik olaylar ve interaksiyon hep Rahman tecellisinin hikmetidir.

290 defa ‘yâ Rahman’ diyerek duâ edenin dileği gerçekleşir.

Namazlardan sonra ‘Rahman’ ismini yüz defa okumak rızâ-i ilâhiye ve rahmetin yağmur gibi yağmasına vesile olur.

Rahîm

✧ Rahman Allah’tır. Çünkü bu kelimenin içerdiği şeyler kullardan meydana gelmez. Halbuki ‘Rahîm’ sıfatı, kullar için de kullanılır.

✧ Rağbet edicinin kalbi mutmain olsun diye, biri diğerinin ardından gelmiş.

✧ Rahman, yaratılmışların erzak ve maslahatlarında vus’ata şumulle rahmet sâhibi. Mümin ve kâfire umûmi. Rahim ise müminlere hastır. Nitekim âyette «ve kâne bi’l-müminîne rahîma.» (Ahzap, 43)

✧ Rahmet-i cemil ve dâimi ihsan sâhibi Rabb-i Celil’dir.

✧ ‘Rahim’, esirgeyip, bağışlayan; kendisinden istenildiğinde veren, istenmediğinde öfkelenendir. Oysa insan, kendisinden bir şey istendiğinde öfkelenir.

✧ ‘Rahim’, devamlı rahmettir. Zîrâ ‘faîlün’ sigası, kerim, zârif gibi dâimi sıfatlarda kullanılır. Sanki şöyle denmiştir: Azimü’r-rahmet, dâimü’l-ihsan.

✧ ‘Rahim’ kelimesinin Kur’an’daki manaları:

    1- Ana rahmi (Ali İmran, 6)

    2- Sevgi (akrabalık bağı) (Enfal, 75)

✧ Rahmetten çıktığı için nimete de rahmet denmiştir. Rahmanın takdimi mübalağa içindir.

✧ ‘Rahim’ ismi sabah namazından sonra yüz defa okunursa bütün yaratılanlar o kimseye merhamet eder.

✧ 288 defa ‘yâ Rahim’ diyen her türlü tehlikeden korunur.

✧ ‘Rahim’ ismi okunan su, ağaç köküne dökülürse meyvesi bol olur.

✧ ‘Rahman’ sıfat-ı müşebbehe, ‘Rahim’ ism-i fâil. Rahmetin fiilî kısmı. Karşılık vermek, ceza.

✧ Rahmet, hamd ve senâ zevkini artırır. Şu halde rahmete karşılık hamd etmek fıtrî bir vazifedir.

Rahmân, yüce ve değerli nitelikler içindir. Bunun hemen ardından da Rahim sıfatı geliyor. Bunun sebebi, kulun istekte bulunurken, Allah’dan değersiz bir şey istemesinin edebe aykırı olduğu vehmini def etmek içindir. Bu bakımdan ‘sen, ayakkabının bağından, çorbanın tuzuna varıncaya kadar herşeyini Allah’dan iste’ demek gibi bir anlam bulunmaktadır.

Rahîm, Rahmân’dan daha şiddetli, özel bir merhamettir ki, muhâtaplarını tüm dış tesirlerden muhâfaza ederek koruyan, kollayan anlamına gelir.

Rahmân ve Rahîm arasındaki derece farkını, ana ile çocuğu arasındaki merhamet bağıyla ifâde etmek mümkündür. Rahmân, ananın dünyadaki çocuğuna merhameti; Rahîm ise ananın rahmindeki çocuğuna merhameti gibidir. Çocuk ana rahminde iken onun özel koruması altındadır. Ona hiçbir dış etki tesir etmez. Çocuk dünyaya geldiğinde, ona şefkatle muâmele ederek yaptığı yaramazlıkları bile bağışlar ve onu korumaya devam eder. Fakat çocuk yine de dış tesirlere açıktır.

Yâni buna göre Rahmân özelliği tüm yaratıkları kapsar; Rahîm özelliği ise, sadece kendi hidâyetine tâbi olarak rahmine sığınanlara âittir.

Arapça ‘Rahmân’ kelimesi, mübâlâğa sigasıyla rahmet ve merhamet anlamlarını ihtivâ etmesine rağmen, bu ifâde bile Allah’ın sınırsız sıfatlarını ifâde etmekte yetersiz kalır. Bu nedenle bu yetersizliği kapatmak için aynı kökten türeyen bir kelime olan ‘Rahim’ kelimesi kullanılmıştır.

Bu âlemin durumu, hayır ile şerden, sevilen ve sevilmeyen şeylerden meydana gelmiş bir karışımdır. Şer her ne kadar çok ise de, hayır daha çok; hastalık çok ise de, sıhhat ondan daha fazla; açlık çok ise de, tokluk ondan daha çoktur. Bu durumda her akıllı insan, nefsinin dâima değişiklikler ve halden hale geçişler içinde olduğunu müşâhade eder. Sonra bu değişikliklerde baskın çıkanın, esenlik, huzur, güzellik ve rahatlık olduğunu görür. Yokluğundan sonra bir şeyin meydana gelmesini netice veren bu değişiklikler, kâdir bir ilâhın varlığına delâlet ederler. Bu değişikliklerde gâlip gelenin rahatlık ve hayır olması, bu ilâhın Rahîm, ihsan sâhibi ve kerim olduğuna delâlet eder.

Rahmân vâhidiyetin, Rahim ise ehadiyetin tecellisidir. Mesela güneş vahidiyetiyle bütün çiçeklere aynı anda ışık ve renk verirken, ehadiyetiyle de her çiçeğin yanında, her cam parçasının içindedir. Rahman olmasa var olmayacaktık. Rahim olmasa Allah’ın sanatını inceleyemeyecektik.

Suyun soğumakla ağırlaşması, moleküller arasındaki Rahman sırrından doğar. Ancak buz soğukla ağırlaşmamakta, aksine hafifleşerek dünyamızdaki hayata imkan vermektedir. Fizikteki bu kanun da Rahim tecellisidir.

Dünyanın kendi etrafındaki dönüş sürati evvela bir cazibe şeklinde vardır. Bu Rahmân tecellisidir. Fakat sonradan bu dönüş yirmidört saatlik bir gündüz gece ayarında sistemleştirilmiştir. Bu da Rahim sıfatının tecellisidir.

 Rahman                        

• Kullarla ilişki                 

• Günahı af.                     

• Korumak.                       

• Tevfik.                           

• Kullardan sudûru tasavvur olunan nimetleri verici.                 


✾ Rahim

• Fıtri rahmet, herkese.

• Cenâb-ı Hakdan ayrılmaz.

• Ehline ihsan ve hayır irâdesi

• İkâbı terk, hayra isâbet.

• Belâyı kaldıran.

• Yolu beyan, tebyin.

• Kuldan sudûru düşünülmeyen nimetleri ihsan eden.

Bu isimler Besmele’de zikrolunduğu halde, Fâtiha’da tekrar gelmesi, rahmet ve inayet-i ilâhiyenin herşeyden ziyade olduğuna, rahmetin çokluğuna işâret içindir. Rabbimiz âdeta şöyle diyor: ‘Rahman ve Rahim olduğumu iki kere söyledim ki benim rahmetle olan yardımımın, başka şeylerle olan yardımımdan daha çok olduğunu bilesin.’

Bu tekrarın hikmetleri:

1- Besmele’de geçen ‘Rahmân ve Rahim’ sıfatlarından anlaşılan iki rahmet, Allah’ın (celle celâlühû) Zâtına âittir. Buradaki rahmetler ise, kâmil sıfatlara mensuptur (yüksek sıfatlarla alâkalıdır).

2- Bu tekrar, Besmelenin Fâtihadan olmadığına işâret etmektedir. (Hanefi mezhebine göre böyledir.)

3- ‘Rahmân ve Rahim’ kelimelerini tekrar etmekle Allah (celle celâlühû) kullarını kendisini çok anmaya teşvik etmiştir. Zaten Allah’ı (celle celâlühû) çok sevmenin alâmeti, O’nu çok zikretmektir.

4- Allah (celle celâlühû) bütün âlemlerin Rabbi olduğunu zikrettikten sonra ‘Rahmân ve Rahim’ oluşunu tekrar ederek, bu Rabliğini ya Rahmâniyet, ya da Rahîmiyet sıfatıyla yaptığını beyan etmektedir. Bu sıfatlardan sonra da, cezâ gününün mâliki olduğunu zikretmektedir.

5- Bu tekrarlar, kulun bu rahmetlere hamd ederek kavuşacağına işâret eder. Zira beşerden Allah’a (celle celâlühû) ilk hamd eden, Âdem (as) olmuştur. Şöyle ki; o aksırınca ‘Elhamdülillâh’ dedi. O anda Allah (celle celâlühû) tarafından ‘Yerhamüke Rabbüke’ (Rabbin sana rahmet etsin) hitabına mazhar oldu.

6- Bu tekrar, tâlil içindir. Yani Allah (celle celâlühû) bu sıfatları takındığı için, bütün hamdlerin kendisine mahsus olduğunu beyan etmiştir. Zira bütün iyilikler O’ndan olduğu için, bütün hamdler de sâdece O’na mahsustur.

Esmaü’l Hüsna, Rahman ve Rahim’in tefsiridir.

Rahman ve Rahim; Latif, Rauf, Vedud, Veli isimleriyle anlam yakınlığı içindedir.
 

Abdullah İbnü Ömer rivâyet etti: Gazvelerin birinde Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraberdik. Derken bir kavme uğradık. ‘Siz kimsiniz?’ diye sordular.

‘Bizler Müslümanlarız’ dedik. Bir kadın tandıra yakacak atmakla meşguldü ve yanında oğlu vardı. Tandırın alevi yükseldikçe kadın çocuğunu uzaklaştırıyordu. Sonra kadın Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yanına geldi ve: ‘Sen Allah Resûlüsün öyle mi?’ dedi. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Evet’ deyince, ‘Anam babam sana feda olsun! Allah (celle celâlühû) Erhamü’r Rahimin değil mi?’ diye sordu. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yine: ‘Elbette!’ buyurdu. Kadın: ‘Anne çocuğunu asla ateşe atmaz! Daha merhametli olan Allah (celle celâlühû) kullarını nasıl cehenneme atar?’ dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağlayarak başını eğdi. Sonra başını kaldırarak: ‘Şüphesiz Allah (celle celâlühû), hak yoldan sapıp ona itaat etmeye tenezzül etmeyen ve tevhid kelimesini söylemekten imtina eden, kaçınan azgın kulundan başka kullarına azab etmeyecektir’ buyurdu.
 

Allah’ın Rahmeti

«İbrâhim dedi ki: Rabbimin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?» (Hicr, 56)

«De ki: Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.» (Zümer, 53)

«Ey Rabbimiz! Rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru.» (Gafir, 7)

Bâzı olaylar vardır ki, insan bunu rahmet olarak değerlendirirken, bir külfet ve cezâ olabiliyor. Bâzen de bir külfet ve cezâ olarak kabul ederken, bir rahmet olabiliyor. Nitekim âyette şöyle buyurulmuştur: «Hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir.» (Bakara, 216)

Küçük bir kötülüğe uğramaktan korkarak büyük bir iyiliği terk etmek, en büyük kötülüktür. İnsanlara bir takım sorumluluklar yüklenmesi, ruhların bedensel ilişkilerden arındırılmasına yöneliktir. Nitekim cehennemin yaratılması, kötüleri iyilerin amellerine özendirmek; şeytanların yaratılması da kullar arasında dürüst ve samimi kimseleri ortaya çıkarmak içindir.

İnsan tabiatının hoşlanmadığı bir çok şeyde gizli sırlar ve hikmetler yatabilir. Eğer Allah’ın (celle celâlühû) rahmeti olmasa ve bu rahmet gadabını geçmeseydi, kâinatın varlığından söz edilemez ve Allah’ın Mün’im (nimet verici) isminin de bir anlamı olmazdı.


Hadîs-i Șerîfler...

✦ Eğer mümin, Allah katındaki cezâ miktarını bir bilse hiç Cenneti ummaz. Eğer kâfir, Allah’ın rahmetinin bolluğunu bir bilse rahmet ümidini hiç yitirmez.

✦ Allahu Teâlâ’nın yarattığı hiçbir şey yoktur ki ona galip geleni yaratmış olmasın. Rahmetini de gadabına galip kılmıştır.

✦ Nefsimi kudreti elinde bulunduran Allah’a (celle celâlühû) yemin ederim ki, Allahu Teâlâ kuluna, şefkatli bir annenin yavrusuna olan merhametinden çok daha şefkatli ve merhametlidir.

✦ Allah’ın (celle celâlühû) rahmeti gönlü kırık olanların yanındadır.

✦ Dilini tutana, zamanının kıymetini bilene, istikamette olana Allah (celle celâlühû) rahmet eder.

✦ Allah’ın rahmeti olmadıkça sizden birini ameli cennete sokamaz.

      ✽      ✽      ✽

Hayrı getiren sadece Allah’ın rahmetidir. İyilik hazinelerinin tamamı Allah’ındır. Bu hazinelerin kapısı ise, rahmettir. Kapı, kendi anahtarından başka anahtarla nasıl açılabilir ki? Allah’ın rahmet kapısının anahtarı ise, kulluk etmek ve yakarmaktır. Kim bu anahtarı korur ve onunla gelirse, kapılar açılır ve hazinelere girer. Kim de o hazinelere girerse, orada gönüllerin arzuladığı ve gözlerin lezzet duyduğu sayısız nimetler bulur.

Allah’u Teâlâ Tevrat’ta Hz. Mûsâ (as)’a şöyle vahyetti:

‘Ey Mûsâ! Muhammed Ümmeti senede bir ay oruç tutar. Bu da Ramazan ayıdır. Onların tuttuğu her bir güne karşılık, Cehennem azabıyla onların arasına yüz gün uzaklığında bir mesafe koyarım. Onların yaptığı tatavvu (güzel ve müstehab) olan amelin karşılığında farz amelin mükâfaatını veririm. Bu ay içinde, onlardan günahlarına bir kere dahi samimi olarak tevbe edenler için bir gece ayırdım. Bu gecede ya da bu ay içinde ölürse otuz şehit sevâbı alır.

Ey Mûsâ! Muhammed ve Ümmeti benim kutsal beldeme (Belde-i Haram) koşuyorlar. Âdem (as)’ın haccını, İbrâhim (as)’ın sünnetini yapıyorlar. Onlara, Âdem (as)’a verdiğimi vereceğim. İbrâhim (as)’ı dost edindiğim gibi onları da dost edineceğim.

Muhammed (as) ve ümmeti zekât veriyor. Bu zekât ile onların ömürlerini uzatacağım. Âhirette de onlara mağfiret edeceğim, ebedi olarak Cennette kalacaklar. Ey Mûsâ! Ben, çok verenim. Oysa bana ibâdet edenden çok şey istemem.

Evet, ey Mûsâ! Ben onlara bir şeyi farz kıldığımda, yerine getirilmesini isterim. Oysa diğer ilâhlar kullarına benim yaptığım muameleyi yapmazlar. Ey Mûsâ! Ben anlatılamayacak kadar cömert bir Rabbım. Ey Mûsâ! Rahmetim, Ahmed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ümmeti için şart olmuştur.’

Allah (celle celâlühû) Dâvud’a şu emri verdi: Günahkârları müjdele. Hiçbir günah, bağışlamamdan, affımdan büyük olamaz. Sıddıkları korkut; amelleri ile övünmesinler. Çünkü bir kişiye adâletimi ve hesabımı tatbik edersem, o ancak helâk olur.

İnsan 70-80 senelik koca bir ömrü isyan ve günahla geçirmiş olsa; ne kadar kötü, ne kadar gaddar, ne kadar merhamet ve şefkatten yoksun olsa bile, onun bütün kusurlarını ‘tevbe ettim’ sözüyle silen Allah’ın (celle celâlühû) rahmetine, kerem ve ihsanına hayran olmamak mümkün mü?

 Rahmet-i ilâhi olmadıkça hiçirşey vücut bulmaz.

Allah’ın insanlara karşı rahmeti o kadar çok olur ki, Allah’ın rahmetinin ve şefaatçilerinin şefaatinin bolluğunu gören şeytan bile ümitlenip ortaya çıkacaktır.

Allah’ın rahmeti, insan merhameti gibi değildir. Çünkü insan merhametinin mizacında, gam ve keder vardır.

Mahlûkun merhameti elemle karışıktır. Hakk’ın rahmeti ise, gam ve gussâdan münezzehtir.

Allah’ın rahmeti, vehme bile sığmaz, yalnız eseri gözükür.

Allah’ın rahmeti, eserleri ve meyveleri meydanda olduğu için onları herkes görür.

Günah işlemek kulu rahmet-i ilâhiden uzaklaştırır.

Allah (celle celâlühû), kullarını, kendi emirlerini ifa etmekte tembelce hareket edeceklerini bildiği için, emirlerini kulları üzerine farz ve vâcip kıldı. Bu farz ve emirlerde kullarını zincirle cennete çekmiş bulunuyor.

Allah her fakirin gözeticisi, her düşkünün yücelticisi, her zayıfın kuvveti ve her dertlinin sığınağıdır. Halid b. Velid

Rahim lafzı, Besmelede ve Fâtihada olmak üzere, her rekâtta ikişer kere tekrar edilir. Tek bir rahmetin zikri, Hz. Meryem’in kurtulmasına sebep olunca, ömür boyu bu kadar rahmeti zikretmek, müslümanların cehennemden, rezil rüsvay olmaktan kurtuluşlarına sebep olmaz mı?
 

Âlemlerdeki Rahmet

Ruhu’l Beyan Tefsiri’nde anlatıldığına göre karga, yumurtadan yeni çıkan yavrusu kızıl et gibi olduğundan korkup kaçar, sinekler de gelip yavrunun başına üşüşürmüş. Karga yavrusu da başına üşüşen sinekleri yutar ve onlarla gıdalanırmış. Tüyleri bitmeye başlayınca da ana karga yavrusunun yanına dönermiş. Bu yüzden Allah'a: ‘Ey yuvasındaki âciz karga yavrusuna bile rızkını veren’ diye nidâ edilir. Nesillerini devam ettirebilmeleri için hayvanlara sevgi veren Allahü Teâlânın kudreti sonsuzdur.

Yırtıcı kuşlar ve bazı hayvanlar yavrularına hiçbir zarar vermeden uzak yerlere götürürler. Yarasalar emin yer bulana kadar 2-3 gün yavrularını sırtlarında taşırlar.

Aksilokop hayvanı yumurtladıktan hemen sonra ölür, yavrusunu hiç görmez buna rağmen yumurtadan çıkacak yavrusuna gösterdiği ihtimam dikkate şayandır. Yavrusu bir sene gıdasını temin etmeye muktedir değildir. Bundan dolayı anne, bir ağaç parçasında uzunca bir oyuk meydana getirir. Çiçek yapraklarını ve bazı yumuşak dalları buraya doldurmaya başlar ve oraya bir yumurta bırakır. Sonra ağaçtan çıkardığı tozları hamur haline getirip tavan yapar. Bundan sonra başka bir yuva yapmaya koyulur. Buraya bıraktığı yiyecekler, bu yavruya tam bir sene yeter.

Eşek arısı toprakta kazdığı çukura yumurtasını bırakmadan önce avladığı hayvanları da yumurtanın yanına bırakır. Sonra üstünü örter.

Yapılan araştırmalarda, bir serçenin yeni çıkmış bir yavrusu için günde 1217 kere gıda aramak için sefer yaptığı tespit edilmiştir.

Küçük kurtçuklardan bazıları vardır ki yavruladığında karınca ısırmasın diye yavruyu iki gün havada tutar. Çünkü yavru başlangıçta et parçasıdır sonra kademe kademe gelişir.

Yavrularının kaybolması üzerine hayvanlardaki üzüntünün, araştırmalara göre insanlardan daha çok olduğu tahmin edilmektedir.

At, yavrusu öldüğünde acı acı kişner, gözlerinden yaşlar akar, ölüsünün başına kimseyi yaklaştırmaz. Gömdükten sonra başında bekler. Yemeden içmeden kesilir. Bazılarında bu üzüntü, ölümle neticelenir.

Kanguru, tehlike görünce yavrularını karnındaki torbaya doldurup kaçar.

Akrep yavruları, anne akreplerin vücutlarının içinde gelişirler ve ince bir keseye dolanmış olarak doğarlar. Anneleri bu doğum kesesini, kuyruğunun ucundaki iğnesiyle yırtarak açar. Yavru akrepler serbest kalır kalmaz annelerinin sırtına tırmanırlar. İlk başta zayıftırlar ve sık sık yere düşerler. Ayaklarının altındaki özel tabanları, onların tekrar tırmanmalarına yardımcı olur. Yavrularına karşı aşırı derecede koruyucu olan anne akrep, gece avlanmaya giderken de yavrularını beraberinde götürür.

Su kuşlarından olan Grebeler yavrularını sırtlarında taşırlar; bu nedenle ebeveynler yavrular için âdeta yüzer bir yuva gibidir. Yavrular anne babalarından birinin sırtına çıkar. Anne, yavrularının üstünden düşmemesi için kanatlarını hafifçe yukarıya doğru kaldırır ve başını yana doğru uzatarak yavruları gagasına aldığı besin parçalarıyla besler. Fakat Grebeler'in yavrularına verdikleri ilk şey gerçek bir besin değildir. Grebeler yavrularına ilk olarak su üstünden topladıkları ya da göğüslerinden kopardıkları tüyleri yedirirler. Her yavru oldukça fazla miktarda tüy yutar. Peki acaba bu ilginç ikramın sebebi nedir?

Yavruların yedikleri bu tüyler sindirilemez, ancak yavrunun midesinde birikir. Bir kısmı bağırsağa açılan noktada keçeleşir. Balıkların kılçıkları ve diğer besinlerin sindirilmeyen kısımları burada birikir. Böylece sivri kılçıkların veya böceklerin sert bir parçasının yavruların midesinden geçerken, bağırsakların narin çeperlerine zarar vermesi önlenmiş olur. Bu tüy yeme tecrübesi, kuşun tüm hayatı boyunca devam edecektir. Ancak ilk yedirilen tüyler yavruların sağlığı açısından alınan önemli bir tedbirdir.
 

Kapına her varlık muhtaç, Lütfundan bize kapı aç
Hergün yeni bir rahmet saç, Rahmeti vâsi Allahım. M. Balcı

 

Penguenlerin kuluçkaya yattıkları dönem kutup kışına rastlar. Üstelik kuluçkaya yatan da dişi değil, erkek penguendir. Penguen çiftini bu zamanda -40°C'ye kadar düşen soğuğun yanında bir de buzul dağları zorlayacaktır. Kış boyunca buzullar gittikçe büyüyecek, kuluçka yeri ile en yakın besin kaynaklarının bulunduğu deniz kıyısı arasındaki mesafe fazlasıyla artacaktır. Bu mesafe bazen 100 km'yi geçer.

Dişi penguenler sadece bir yumurta yumurtlar ve kuluçka görevini erkeklerine devredip denize dönerler. Erkek kuluçkaya yattığı dört ay boyunca hızı zaman zaman 120 km'yi bulan kutup fırtınalarına karşı koymak zorundadır. Bu süre içinde sürekli yumurtaların başındadır, bu yüzden avlanamaz. Zaten en yakın yiyecek kaynağı birkaç günlük mesafededir. Dört ay boyunca hiçbir şey yemeden yatan erkek bu süre zarfında yarı yarıya kilo kaybeder. Ama asla yumurtayı terk etmez. Aylarca aç kalmasına rağmen av bulmaya çıkmaz, açlığa katlanır.

Dört ay sonunda yumurtalar kırılmaya başladığında, dişi geri gelir. Bu dört ay boyunca, yavrusu için çalışmış, kursağında yemek biriktirmiştir. Kursağındakileri boşaltarak bakım işini üstlenir. Bahar geldiğinde buzul erimeye başlar ve buz tabakası üzerinde denizin ortaya çıktığı delikler belirir. Artık anne ve baba bu deliklerden balık avlayarak beslenir, yavrularını da aynı yiyecekle beslerler.

Yavrunun beslenmesi için ebeveynler bazen uzun süre hiçbir şey yemezler. Ayrıca her yerin buzlarla kaplı olduğu ortamda yuva yapma olanağı yoktur. Anne ile babanın, yavruyu buzun soğuğundan korumak için yapabilecekleri tek şey, yavruyu ayaklarının üstüne koyup, karınlarıyla ısıtmaktır.

Şefkat konusunda babaların önde olduğu bir diğer örnek: Kedibalığı. Kedi balığının dişisi yumurta zamanında yumurtalarını rasgele ortalığa serpiştirir. Onu takip etmekte olan baba bu yumurtaları ağzıyla toplar ve tam iki veya üç hafta bunları dişlerinin arasında patlatmadan sımsıkı saklar. Rahmet-i ilâhinin verdiği babalık şefkati ile, bu süre zarfında hiçbir şey yemediği gibi, dalgınlıkla ağzını açsa yumurtaları yutması işten bile değildir. Baba ve yavrular yalnız rahmetle beslenirler ve zamanı geldiğinde babanın ağız boşluğunda çatlayan yumurtalardan yavrular sağ sâlim çıkar.

Alytes obstetricans türü kurbağalarda dişi kurbağa sadece yumurtalarını bırakır. Bu yumurtaları baba kurbağa görüp gözetir. Yavrular yumurtadan çıktı mı, onları sırtına alan veya karnına yapıştırarak yüzmeye alıştıran yine babadır.
 

     Çıkarırısın inci mercan, gemilere medar umman
     Sonunda yok olur her can, Gafûru’r Rahim Allahım. M. Balcı

 

Babalık şefkati konusundaki asıl rekor, Güney Amerika’da yaşayan ‘Rhinoderma’ ismindeki küçük kurbağa türündedir. O kadar ki, dişisinin bırakıp gittiği yumurtaları, erkek bir saniye bile terk etmez ve bu bekleyiş en az yirmi gün sürer. Nihâyet yumurtaların birinden bir embriyon çıkınca, babanın ilk işi onu yutarak, omuz-boyun bölgesindeki ses torbasının içine yerleştirmektir.

Derken embriyonlardan yirmi tane kadarı burada istiflenir ve değişim safhalarını orada geçirmeye başlarlar. Ses keseleri şeffaftır ve tıpkı torba biçiminde bir akvaryuma benzemektedir, Rahmet-i Sonsuz tarafından ses keselerinin içine yavruların beslenmesini sağlayacak bir sıvı yerleştirilmiştir.

Küçükler büyüdükçe burası onlara dar gelmeye başlar ve nihâyet büyüme işi bir yerde durur. O vakit baba için kurtuluş günü geldi demektir. Bacaklarının üzerinde şöyle bir doğrulur ve ağzını mümkün olduğu kadar açarak içindeki kurbağaları teker teker dışarıya boşaltır. Bütün bu eziyet ve sıkıntılar, erkek kurbağaya sevk-i İlâhi ile verilmiş olan babalık şefkatinin neticesidir.

Merhametliler merhametlisi belki de babanın gösterdiği bu merhameti zayi etmemek maksadıyla, kurbağaların öldürülmesini yasaklamıştır.

Bunun daha ileri bir derecesi, ‘denizatı’ veya ‘deniziğnesi’ dediğimiz, suda dikine yüzen, sert kabuklu ve vücudu halka halka olan balıklarda görülür. Bunların dişisi ile erkeği dikine olarak karşı karşıya geldikleri vakit, birbirlerinin etrafında sanki raks ederler.

Aslında bu bir kovalamacadır ve dişisi erkeğin peşindedir. Zaman zaman birbirlerine değdikleri de olur. İşte bu birkaç saniyelik dokunmalar esnasında dişi, erkeğin karnında taşımakta olduğu kanguru cebine benzer bir yere içinde bulunan iki-üç yüz yumurtalık bir paket bırakıverir. Ondan sonra da bu bir anlık eşinin yanından uzaklaşıp gider. Bir süre sonra babada hamileliğin ilk belirtileri başlar: Vücudu yuvarlaklaşır ve kırkbeş gün süre ile karnı burnunda dolaşır. Sonunda vakti gelince bir sürü minik denizatını doğuruverir.

Kuzey Amerika’nın orta ve güney kısımlarında, yumurtadan yeni çıkan yavru su kaplumbağaları ile levrek balıkları, gölde birlikte yaşar. Levrekler, yavru su kaplumbağaları büyüklüğündeki diğer canlıları, mesela karidesleri yerken bu minicik kaplumbağaları yememektedir.

Kaplumbağa yavrularının kendilerini levreklerden nasıl koruduğunu araştıran ilim adamları, şu tespite ulaştılar: Levrek, kaplumbağa yavrularını yutmaya kalktığında, minicik yavru çenesiyle sesler çıkararak ve pençeleriyle de levreğin ağzını tırmalayarak balığı rahatsız edip; levreklerin ağzından kurtulmaktadır.

Bunun sebebini araştıran zoologlar, yavrunun gövdesinin altında parlak ve koyu renkte şekillerin olduğunu gördüler. Muhtemelen bu şekiller levreklerin hafızasında unutamayacakları acı bir ikaz hatırası olarak kalmakta, aç olmalarına rağmen bir daha onlara saldırmamaktadırlar. Rahmet-i Sonsuz, büyüyünceye kadar korunabilmeleri için kendilerine böyle bir savunma mekanizması ihsan etmiştir. Zira kaplumbağalar, levreklerin kendilerini yiyemeyecekleri kadar büyük bir hale geldikleri zaman bu şekiller de yok olmaktadır.

      ✽      ✽      ✽

İki arkadaş kampa giderler. Gece çadırlarında uykuya dalarlar. Birkaç saat sonra biri uyanır ve arkadaşını dürtükler.

– Yukarıya bak ve ne gördüğünü söyle!

– Milyonlarca yıldız görüyorum.

– Bu sana neyi gösteriyor?

– Astronomik olarak; milyonlarca galaksinin ve dolayısıyla milyarlarca gezegenin varlığını gösteriyor. Yıldızların konumuna bakarak; saatin dört olduğunu çıkarıyorum. Teolojik olarak; Allah’ın bu muazzam kudretini ve kendi acizliğimizi görüyorum. Meteorolojik yönden de; yarın havanın çok güzel olacağını tahmin ediyorum. Peki sen bunu bana neden sordun?

Diğeri bunları dinledikten sonra, arkadaşına serzenişte bulunur:

– Yapma arkadaşım. Baksana! Çadırımızı çalmışlar!

      ✽      ✽      ✽

Üstünde yaşadığımız dünyayı ve kâinatı düşündüğümüzde; o kadar muhteşem bir düzen ve intizam görürüz ki, milyonlarca yıldan beri tekrarlanıp duran bu olağanüstü güzelliğin, tesâdüfen meydana gelmesi imkânsızdır. İsterseniz bâzı örnekler verelim:

1- Yerkürenin kabuğu şimdiki durumundan birkaç ayak uzunluğunda daha kalın olsaydı, karbondioksit oksijeni emerdi. Böylece dünyada canlılar yaşayamazdı.

2- Atmosfer tabakası şimdikinden daha ince olsaydı, her gün atmosferin dışında meydana gelen akkor göktaşları (meteor) yeryüzünün her tarafına çarparak yanabilecek her şeyi yakıp kül edecekti.

3- Güneşimiz şimdiki ışığının yarısını verseydi, donardık. Aksine bir kat daha fazla verseydi, yanar kül olurduk.

4- Ay, şimdikinden 20 bin mil daha yakın olsaydı, her gece meydana gelen iki med (deniz kabarması) olayı yüzünden, bütün yeryüzü dağlarıyla birlikte suların altında kalırdı.

5- Geceler şimdikinden on kat daha uzun olsaydı, yaz güneşi gündüzleri ekinlerimizi kavuracak, gece soğuğu da donduracaktı.

6- Havadaki oksijen % 20 yerine % 50 veya daha fazla olsaydı, dünyada yanmaya müsâit herşey, bir şimşek çakmasıyla tutuşup kül olacaktı. O durumda tutuşan bir dal, çevresindeki tüm ormanları mutlaka yakardı.

7- Yağmur olmasaydı, yeryüzü, üzerinde hayat bulunmayan bir çöle dönerdi. Rüzgârlar, denizler ve okyanuslar olmasaydı hayattan eser kalmazdı. Su, tuzdan süzülmeden buharlaşsaydı, hayat olmazdı. Yine buhar, havadan hafif olmasaydı hayat olmayacaktı.

8- Suları tatlı olsaydı okyanuslar kokar; bu koku yüzünden de dünyada hayata yer kalmazdı. Zira tuz, kokuşma ve bozulmayı önler. Klor, sodyumla birleşmemiş olsaydı tuz bulunmayacak, bu yüzden de hayat olmayacaktı.

9- Dünyanın ekseni, şimdiki 23 derece eğim yerine düz ve hareketsiz olsaydı, okyanus ve denizlerden buharlaşan sular, dünyanın sâdece iki yerine, kuzeyle güneye yağmur hâlinde inecek; buz kütleleri oluşacak, yaz ve kış hep devam edip gidecekti. Neticede canlılar ve insanlar yok olacak, hayat olmayacaktı.

10- Dünya Merkür gibi olsaydı, sadece bir tarafı sürekli olarak güneşe karşı dönecek; güneş etrâfındaki dönüşü sırasında kendi ekseni etrâfında ancak bir kere dönebilecekti. Başka bir tâbirle, dünyanın bir tarafı her zaman gece, öbür tarafı da her zaman gündüz olsaydı, hiçbir kimse gece ve gündüz boyunca hayatını sürdüremeyecek, böylece hayat kalmayacaktı.

11- Çekim kânunları olmasaydı, atom ve atomun parçaları nereden bulunacaktı? Güneş nasıl güneş, yer nasıl yer olurdu? Şâyet vârolsaydılar şimdiki yerlerinde nasıl duracaklardı? Yerlerinde durmuş olsalardı, dünyada hayat nasıl olur, insan nasıl yürüyüp hareket ederdi?

12- Çekim kânununun olmasıyla birlikte, dünya ay kadar küçük, ya da şimdikinin dörtte biri kadar olsaydı; onu koruyan atmosfer tabakasıyla denizin koruyuculuğu ortadan kalkacak, ısı derecesi öldürücü seviyeye yükselecekti.

13- Elektronlar, protonlarla birlikte birbirine yapışık olsaydı, dünya yumurta büyüklüğünde olurdu. O zaman insan ve diğer varlıklar olamazdı.

14- Elementler birbirleriyle uyuşup kaynaşmasalardı, ne toprak, ne su, ne ağaç, ne hayvan, ne de bitkiler olurdu...

15- Isı kânunu mevcut olmasaydı, yeryüzü soğumayacak ve yaşamaya elverişli hâle gelmeyecekti.
 

Rahmetli hocam Fahri efendi hazretleri anlatmıştı;

‘Üsküdar’a her hafta vaaza giderken iskelede bildik bir poğaçacıdan poğaça alıyordum. Bir tane de, her hafta aynı yerde hazır bulunan bir köpeğe...

Köpek paketi açmadan poğaçayı alıp gidiyordu. Merak edip araştırdım, meğer bu köpeğin sahibinin gözleri görmez olmuş, o bu poğaçaları sahibine götürüyormuş. Kudret-i İlâhiye karşısında şaşırmamak mümkün mü?’
 

Kıyâmet Günü Allah’ın (celle celâlühû) Rahmeti

✧ Kulum, rahmetime kavuşmayı severse, ben de onun rahmetime kavuşmasını isterim. Benim rahmetime kavuşmaktan hoşlanmayan kulumun ise, rahmetime kavuşmasından hoşlanmam. Hadîs-i Kudsî

✧ ‘Rahmetim gadabımı geçti’ buyuran Yüce Rahman, bu rahmetin ancak yüzde birini dünyada, doksan dokuzunu âhirette ihsan edeceğini bildiriyor. Bu bizim gibi günahkar, biçare kullar için muazzam bir sığınak. Çünkü o zaman her zamankinden çok buna muhtacız. Çünkü elimizden bütün imkanımız kaybolmuş, fırsatlar kaçmış, alemin düzeni bozulmuş, O’ndan başka barınak, sığınak kalmamış. Ne feryadımıza imdat eden, ne perişanlığımıza acıyan kimse yok. Çareler tükenmiş, ümit kapısı kapanmış, Kebirü’l Müteal’den başka kimsede güç, takat, imkan yok. Kimseden bedel alınmaz, kimseye fidye ödenmez. Acizliğin, imkansızlığın doruk noktası. Rabbimizin engin rahmeti olmasa halimiz nice olur? Bize kim acır? Ana-babanın evladından kaçtığı gün bize kim imdat eder?

✧ Aziz ve celil olan Allah (celle celâlühû) semavat ve arzı yarattığı gün, yüz rahmet yaratmıştır. Bunlardan birini arza indirmiştir. İşte bunun sayesinde bir anne çocuğuna karşı şefkat duyar, hayvanlar, kuşlar birbirlerine şefkat duyarlar. Allah geri kalan doksan dokuz rahmeti, kıyâmet günü için saklamıştır. Kıyâmet gününde onları yüze tamamlayacaktır. Hadîs-i Şerîf

✧ Kesilecek kuşa bile merhamet eden kimseye, Hz. Allah kıyâmet günü rahmet eder. Hadîs-i Şerîf

✧ Benim ümmetime merhamet olunmuştur. Onların azâbı, dünyada fitne ve zelzele olur. Kıyâmet günü gelince, her birine bir kâfir verilir ve cehennem için ‘bu sana fedâ olmuştur’ denir. Hadîs-i Şerîf
 

Merhamete Dair...

Merhamet, insanların başka yaratıklara iyilik etmeye ve onlara acımaya yönelten bir duygudur. Yaratılmışların hepsine sevgi ve şefkatle yaklaşma, onlara iyilikte bulunma, onları koruma ve kurtarma, onlara zor durumlarda yardım etme, bağışta bulunma, gerektiği zaman affetme gibi bütün güzel davranışlar merhamet anlayışından, merhamet duygusundan kaynaklanır.

Merhamet ve rahmet, muhtaç ve belaya uğramış birini sıkıntıdan kurtarmayı ve beraberinde ona iyilik etmeyi, yardımda bulunmayı hedef edinen bir acıma duygusudur. Bu duygu, şefkat ve acıma ile başlar, yardım ve nimet vermekle sonuçlanır.

Merhametli kişi ayrım yapmaz. Çünkü merhamet, karşı tarafın kimlik ve kişiliğini gözetmeden herkese eşit dağıttığımız bir acıma duygusudur. Merhametin zıddı egoizmdir. Bu iki duygu, tahterevallinin iki ucu gibidir. Merhamet arttıkça bencillik, bencillik arttıkça merhamet azalır.
 

Hadîs-i Șerîfler...

✦ Cennete ancak merhametli olan girer.

✦ Merhamet ve ibâdetin en hayırlısı gizli sadaka vermek ve inziva köşesinde ibâdet etmektir.

✦ Allah’a en sevimli kul, iyaline merhametli olandır.

✦ Küçüklerimize acımayan ve büyüklerimize saygılı olmayan bizden değildir.

✦ Bir kimse, dünyada din kardeşinin bir ayıbını örterse, Allah da (celle celâlühû) dünya ve âhirette onun ayıbını gizler. Bir kimse, din kardeşinin dünyalık sıkıntılarından birini kaldırırsa, Allah da (celle celâlühû) onun Kıyâmet günü sıkıntılarından birini alır. Kul, müslüman kardeşinin yardımında oldukça, Allah da (celle celâlühû) onun yardımındadır.

      ✽      ✽      ✽

✧ Merhamet hem zekayı aydınlatırken hem de kalbi ısıtır.

✧ Her tutku ölür, her aşk tükenir; fakat merhamet duygusu her şeyden fazla yaşar. Onu hiçbir şey yıpratmaz. Yaşam, onu durmaksızın besler.

✧ Bağışlanmak ve merhamet karşılıklıdır.

✧ İmanın ilk meyvesi merhamettir. Ondan uzak bir gönül canlı değildir. Her hayrın başı olan besmele ve Fâtiha, Allah’ın Rahman ve Rahim (merhamet) isimleri ile başlar.

✧ En güzel huy merhamet, yumuşaklık ve inceliktir. En kötü huy kibir, alay ve cefadır.

✧ İnsanların Hak katında değeri arttıkça merhameti de artar. Gönenli Mehmed Efendi

✧ Rahmet ve merhamet, musibet nisbetindedir.

✧ Merhametin gereği defi mazarrat, celbi menfaattır. Hoşgörü, diğergamlık, değer vermek, üretmek, çoğaltmak, dengelemek, sahip çıkmak, korumak hep merhamet eseridir.

✧ Kendine şefkatli davranan başkasına zulmetmez. Hz.Ali

✧ Katı kalp, korku ve şükür için akıtılan gözyaşıyla yumuşar. En sevimli kalp yumuşak ve ince olandır.

✧ Kuvvet merhametle, kurtuluş doğrulukla beraberdir.

✧ Muhakkak Allah yeryüzündekilerin duâsından dolayı kabirdekilere dağlar kadar rahmet verir. Dirilerin ölülere hediyeleri duâ ve istiğfardır. Hadîs-i Şerîf

✧ Merhamet ancak ilim ve takvâ ile elde edilir.

✧ Kulun iyi ve ermişlerden olmasının alâmeti, bütün müslümanlara karşı şefkat ve merhametinin çok oluşudur. Merhamet, din rütbelerinin en yükseklerindendir. Hasan-ı Basrî


     Yaratan rahmetini kahrından üstün saydı

     Ne olurdu halimiz gözyaşı olmasaydı? N. Fâzıl


✧ Sana kötü huylu bir kimse anlatıldığı zaman ona acımak sûretiyle iyiliğine ihtimam göstermezsen ondan daha kötü biri sayılırsın. Yanında iyi bir kimse anlatıldığı zaman Rabbine kulluk tadını kalbinde bulamazsan kötü bir kimsesin. Şakik
 

Merhametten mazarrat

• Ölçüyü kaçırdığında

• İfrat ve tefritte

• Namaza seslemeye kıyamayınca

• İslâm dışı kıyafetlere göz yumunca

• Saygısız davranışlarına tepki göstermeyince

• Günah işlemesine yardımcı olunca

• Allah için tepki gösterenleri yalnız bırakınca

• Kötü alışkanlıklara göz yumunca

• Bütün arzulara cevap verince

• Yapabileceği şeyi yapmayıp, sorumluluktan kaçmaya alıştırınca

• İsrafa, vakit harcamasına, çok yiyip, çok uykusuna, çok giymesine engel olmadıkça

• Farz olan ilimleri öğrenmekteki gevşekliğine göz yumunca

• Darılıp küsmesini önemseyince.
 

✧ Allah’ın zikri dışında kalan konuşmaları uzatmayınız, sonra kalbiniz katılaşır. Katı kalp ise Allah’tan uzaktır. Ancak siz bunu anlayamazsınız. Rabbinizin güzel vasıflarını taşımaya çalışınız, kulların ayıbını görmeyiniz. Onları görmek isterseniz, kendinizi kul kabul ediniz de öyle görünüz.

✧ Belaya çarpılmışlara merhamet duygusu besleyiniz. Afiyet üzerine olunca da Allah’a hamd ediniz. Mâlik b. Enes

✧ Kendine merhameti olmayanın başkalarına merhameti olmaz. Sâdık dost, dostunun sevincine ve üzüntüsüne ortak olandır.

✧ Kulun iyiliğinin alâmeti, bütün Müslümanlara karşı şefkat ve merhametinin çok oluşudur.

✧ Acıma duygusu bireyde yoksa, toplumda; toplumda yoksa, bireyde olmaz.

✧ Bütün yasaları, tasarıları, inançları tek bir sözcüğe indirgerseniz sonuç merhamettir.

✧ Herkesin acımasız olduğu bir dünyada, acıyı acıda olandan başkası duymaz, bilmez, görmez, algılamaz.

✧ Müslüman, insanlarla alakasında haşin ve gaddar değil, müşfik ve mülayim olur.

✧ Merhamet duygusu eğer kalplerden çıkarılsa, akıl ve zeka o insanların kötülüklerini artırdıkça arttırır. Onları dehşetli canavarlar haline getirir.

✧ İnsanlara merhameti öğretiniz; bir gün size de lazım olur.

✧ Merhameti kalpte muhafaza etmek için mümkün olduğu kadar kalbi temiz tutmaya, mânevi kirlerden tevbe ve istiğfarla arınmaya gayret etmek gerekir.

✧ Dünya ve içindekiler insandan merhamet bekler.

✧ Allah’ın (celle celâlühû) cehennem ateşinden korumasını isteyen kimse, müminlere karşı çok merhametli ve ince kalpli davransın. Hz. Ebûbekir

✧ Allah (celle celâlühû) her fakirin gözeticisi, her zayıfın kuvveti ve her dertlinin sığınağıdır. Halid b. Velid

✧ Çokluk, israf, merhameti yok eder.

Merhamet; muhtaca ilgi, bilgisize bilgi, dertliye hakkı ve sabrı tavsiye, güçsüze yardım, yaşlıya danışmak, hürmet ve ilgi, saygıya layık olana saygı, kederliye teselli, aç olanı doyurmak, gadaplıya sabır, alttan alma, kötülüğe iyilik, şüpheciye delil, çocuklara zaman ayırma, isteyeni boş çevirmeme, günahkara nasihat

En az merhamet gösterenler, en büyük günahları işleyenlerdir.

Seni seveni araman, seni arayanı hatırlaman nefsinin emridir. Asıl kişi o kimsedir ki, sevmeyenleri sever, aramayanları sorar. Ahmed Eflâki
 

      Dehşeti maziyi getir yâdına

     Kimse yetişmez yarın imdadına.

     Merhametin yok diyelim nefsine

     Merhamet etmez misin evladına?
 

✧ Rahmet Umûmi Olursa Rahmettir. Hadîs-i Şerîf

✧ Allah (celle celâlühû), sonsuz merhamet sahibidir. İnsanları bu merhameti sebebiyle yaratmış ve onlara sayısız nimetler vermiştir. ‘Rahman’ ismini kâinat sayfalarında okumak mümkün.

✧ Ağaçlar çamur emip, meyvelerine özsu içiriyor. Hayvanlar, yavruları uğruna yüzlerini yerlere sürüyor. Bitkiler ve hayvanlar, ellerine verilen nimetleri insanlara takdim edebilmek için âdeta birbiriyle yarışıyorlar.

Bizim yaşayabilmemiz için güneş parlıyor, rüzgâr esiyor, yağmur yağıyor, mevsimler değişiyor. Dünyanın efendisi olan insanlar uğruna bulut su taşıyor, toprak bitkilere annelik ediyor. Bahar ve yaz sofraları bizim için seriliyor, meyve ve sebzelerde hep büyük bir rahmet sergileniyor.

Bu durumda iki ihtimâl var: Ya bütün varlıklar insanı tanıyor, ihtiyaçlarını biliyor ve onlara acıdığı için yardıma koşuyor. Veya bizi bilen, merhametiyle bütün unsurları emrimize veren bir Rabbimiz var.

Akılsız, şuursuz ve câhil yaratıkların insanı tanıması ve ihtiyaç anında imdadına koşması ise mümkün değildir. Şu halde, o Rahman’ın şefkatiyle nimetleniyoruz.

✧ Kim insanlara acımazsa, Allah da ona acımaz. Fudayl b. İyad

✧ Oturup kalktığın kimselerle kaba ve sert olmak yerine yumuşak ve şefkatli olmayı tercih etmek, Allah’ın (celle celâlühû) merhamet sıfatının, kahır sıfatı üzerine geçtiğinin delillerindendir. Sen, merhamet, şefkat ve yumuşaklık meydanında yarış et ki, rahmeti, gazabının önüne geçmiş olan Allah da sana rahmet ve merhamet etsin.

✧ Merhametin olmadığı yerde insan yoktur.

✧ Ebû’l-Hüseyin en-Nûri bir gün yıkanmak için suya girdi. Öteden bir hırsız geldi. Nûri’nin elbiselerini çaldı. Nûri suyun ortasında elbisesiz kalmıştı. Fazla beklemedi, hırsız biraz sonra döndü, elbiseleri aldığı yere bıraktı. Ebû’l-Hüseyin bir elbiselere baktı, bir de hırsızın işlemeyen sağ eline. Sonra: ‘Ya Rab! Bu adam elbiselerimi geri getirdi. Onun kolunu iyileştir!’ diye duâ etti. Allah, adamın koluna can verdi, kolu felçten kurtuldu.

✧ İnsanlık bir vücuttur. Bir kişiye yapılan haksızlık herkese yapılmıştır. Kim olursa olsun tanısın ya da tanımasın biri zulme uğradığı zaman hemen tepki gösterilmelidir. İnsan, sürüden birini kurt kaptığı zaman, önce ürküp sonra otlanmaya başlayan koyunlar gibi olmamalıdır.

✧ Haksızlık öyle aç bir canavar ki, bir iki tane kurban yetmez. Sıra diğerlerine gelir. İnsan, haksızlık yaparak kurt; haksızlığa uğrayarak kuzu olmamalıdır.

✧ Hayvana karşı yapılan haksızlık da büyük suçtur. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir gün yüzü dağlanan bir eşek görünce: ‘Bu yüzü dağlayana Allah lânet etsin’ buyurdu.

✧ Abdullah b. Mesud’un dünya tatlısı bir oğlu vardı. Bir gün serçe çocuğun başına pisledi. Çocuk da serçeyi öldürmek isteyince, babası engelledi ve: ‘Abdullah ailesinin ölümünü ve ardından tüm soyunun tükenmesini, şu serçenin haksız yere ölümüne eşit tutarım’ dedi.
 

Kerem sofrasını kaldırma

Dere kenarında gezinen bir çocuğun ayağı sürçtü, birden suya düşüverdi. Çocuğu suda çırpınırken gören ananın canı yandı, su kenarında çırpınmaya, yanıp yakılmaya başladı.

Su akmakta, çocuk da suyun içinde bata çıka gitmekteydi. Derenin ucu gide gide bir değirmenin arkına vardı. Çocuk arka kapılacağı sırada ana suya atladı, çocuğunu çekip sudan çıkardı.

Dere kenarına çıktıklarında, ana çocuğa öyle bir sarıldı, onu öyle bir bağrına bastı ki, görenler yıllardır hasret kaldıklarını sanırdı...

Ey, şefaati yüzlerce ana kadar büyük Peygamber! Ben de dibi gözükmeyen, kıyısına varılmayan bir suya düştüm. Şaşkınlık girdabına yakalandım, hasret suyunun arkına doğru sürüklenip gitmekteyim. O çocuk gibi ben de şaşkınlık içinde bata çıka ilerliyorum.

Ey kendi yolunun yolcularına acıyan, onları esirgeyen; lütfet de senin suyuna dalan, boğulmak üzere olan bu biçâreye bak! Şu yaralı gönlüme acı, kereminle bu sudan çek, kurtar.

Ey, hakkıyla idrak edilemeyen, övenlerin öğütlerinden çok uzak olan Yüce Resûl! Kimsenin eli senin atının terkisine erişememiştir. Benim gibiler ise geçtiğin yolların toprağında oturup kala kalmıştır.

Kim, senin dostlarının uğruna toprak olmazsa, seni sevenlere düşmandır. Ki, dostların doğrulukta senin sırdaşın, ikincisi adâlet güneşi, üçüncüsü haya denizi, sonuncusu da âlimler ve cömertlerin padişahıdır.
 

Sıla-i Rahim

Rahmet kelimesi ‘Rahim’ kökünden türemiştir. Bu da bize sıla-i rahimi hatırlatır.

Sıla, Arapça bir kelimedir. Ulaşmak-kavuşmak, iki şeyin birbirine birleşmesidir. Rahim ise, hısımlık-akrabâlık mânâsınadır. Bu iki kelimeden terekküp eden sıla-i rahim de, ana-baba ve yakınları ziyâret etmek mânâsına gelmektedir.

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Anne ve babadan hangisine ikramda bulunayım?’ diye soran birisine, ‘Annene, annene, annene; sonra babana, sonra sırası ile en yakınına’ buyurmuştur. Yani, annenin ihtiyacı babanın ihtiyacı üzerine, babanın ihtiyacı da sâir yakınların üzerine takdim edilir. Akraba ile alâkalanmak ve onlara yardımda ise, önce en yakın olanlar tercih edilir. Yakınlıkta müsâvi iseler, en muhtaçlarını, bu noktada da müsâvi iseler, en müttaki olanını tercih etmelidir.

Bizlere düşen, ana-babamıza itaat etmek, ziyâret edip hizmetlerinde bulunmak; vefâtlarından sonra da dostları ile münâsebeti devam ettirip akrabâlarımızla da alâkayı kesmemektir. Sıla-i rahmi yerine getirmek, bizzat ziyâret ile yapılacağı gibi, mâli yardımda bulunmak veya mektup-telefon ve benzeri haberleşme vâsıtalarıyla görüşerek de yapılabilir.
 

Hadîs-i Șerîfler...

✦ Aralarında akraba ile ilişkisini kesen biri bulunan topluluğa rahmet inmez.

✦ Akraba ziyâreti kadar sevabı peşin gelen bir iyilik yoktur. Allah’ın işleyene dünyada çabuk cezâ vermesi yönüyle -âhirete kalan hâriç- şu günahtan daha layıkı yoktur: Çeşitli yollardan insanlara sataşmak, akraba ziyâretini bırakmak.

✦ Akraba ziyâretini kesen, benimle oturmasın, ayrılsın.

✦ Resûlullah’a biri geldi; şöyle dedi: ‘Benim akrabalarım var. Kendilerine gidiyorum ama onlar bana gelmiyorlar. Bana haksızlık ediyorlar; affediyorum. Bana kötülük ediyorlar; iyilik ediyorum. Oların bu yaptığına karşılık ben de aynısını yapayım mı?’ Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Hayır olmaz. Onlara karşılık aynısını yaparsan onların ettiğine ortak olursun. Faziletli yanı al. Onlara sen git. Sen böyle yaptıkça Allah’tan sana yardım gelir.’

      ✽      ✽      ✽

✧ Akraba ziyâretinde sevilen on haslet vardır.

    1- Allah’ın rızâsı. Çünkü akraba ziyâretini Allah emretmiştir.

    2- Akrabaları sevindirmiş olur. ‘Amellerin en sevimlisi, bir mümini sevindirmektir.’

    3- Meleklerin ferah duyması.

    4- Müslümanlardan güzel övgü gelir.

    5- Şeytan kedere boğulur.

    6- Ömür artar.

    7- Rızka bereket gelir.

    8- Ölmüşleri sevindirmiş olur.

    9- Sevgiyi artırır.

    10- Öldükten sonra, bol ecir alır.
 

Merhametin İnsana Yansıması

♥ Merhamet eğitimi kalbin katılığını, kasvetini, kabalığını, ğılzatini ortadan kaldırır.

♥ Merhamet eğitimi kalbin pasını silen, üzerindeki lekeleri izale eden, ilâhî rahmet ile arasındaki kilidi açan, her türlü perdeyi, kılıfı kaldıran bir eğitimdir.

♥ Merhamet eğitimi kalbe rikkat, re’fet ve şefkat kazandırır, yürekleri işgalden kurtarır, gönülleri özgürlüğe kavuşturur.

♥ Merhamet eğitimi kalbin basiretini açan, eşyaya ve kâinata kalp gözü ile bakmayı sağlayan bir eğitimdir.

♥ Merhamet eğitimi; kalpleri kin, öfke, intikam, şehvet, ihtiras gibi hastalıklardan temizler.

♥ Merhamet eğitimi kalplerden kalplere şefkat ve merhamet şebekesi kuran bir eğitimdir.

♥ Merhamet eğitimi yalnızca bir öğretim işi, bilgi yükleme ameliyesi değildir.

♥ Merhamet eğitimi okulla dershane arasında şaşkına dönmüş zihinlerin test çözerek elde edeceği bir eğitim de değildir.
 

Merhamet olmazsa...

Birçok psikolog şefkat etkisinin, bebeklerin doğdukları andan itibaren kucağa alınmaya karşılık vermeleri nedeniyle, doğuştan geldiğini kabul etmektedir. Soğuk davranışa maruz kalan çocuklar genellikle mutsuzluk, hatta acı çekme belirtileri gösterirler.

Son zamanda yapılan araştırmalarda sarılacak bir annesi veya anneye benzer yumuşak bir anne ikamesi (yapay anne) bulamayan maymun yavrularında ağır depresyon belirtileri gözlenmiştir.

Sevgi yetersizliği ile büyüyen çocuk aşağılık duygusuna sahip olur. Kendine güveni olmaz. Başkalarının yönlendirmesiyle hareket eder. Arkadaşlarının ve çevresindeki kişilerin sevgisini kazanabilmek için suç da olsa her davranışı yapmaya hazırdır. İçedönüklük ve saldırganlık gibi olumsuz davranışlar gösterir.

Şefkat

Şefkat, kendini ve diğer insanları kabullenmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Şefkat, her türlü hakkın ötesinde herkese hak etmediği ama onu aydınlatan sevgiyi verir. Şefkat duygusal olgunluğun son ifadesidir. Kişi, kendini anlamanın en derin noktalarına ve zirvesine, ancak şefkat sayesinde ulaşabilir

Şefkatli olmak, duygusal beraberliğe girmek demektir. Şefkat öfkeden daha güçlüdür, sevgiden ve korkudan daha kuvvetlidir.

Şefkat, insan olarak kişinin gücünün ölçüsünü gösterir. Şefkat zayıfların duygusu değildir. Şefkat ve merhamet -Efendimizin sıralamasıyla- ancak enaniyetten, horgörüden, kibir, ucub, hased, riyâ engellerini aştıktan sonra elde edilen ulvi bir duygudur.

Merhamet duygusu potansiyel olarak insanda bulunsa da icraatı için bu erdemlerin oluşması ve yerleşmesi şarttır. Etkilenmekle merhameti karıştırmamak gerekir.

Yapılan bir araştırmada, normal insanlarla din âlimlerine, yanan insanların görüntüleri izlettirilmiş, beyinlerindeki etkilenmeler takip edilmiş. Sıradan insanların beyninde tiksinme bölümü harekete geçerken, din âlimlerinde beynin merhamet kısmının aktif hale geldiği görülmüştür.


Gönül çalamazsan aşkın kapısın, ne kapıya dokun, ne teli incit.

Eğer çekemezsen gülün nazını, ne dikene dokun, ne gülü incit.

Bülbülü dinle de, gelesin cûşa, meyvesiz ağacı taşlama boşa

Kanaat et, sabır ile hür yaşa, ne yaprağı düşür, ne dalı incit.
 

✧ «Onlara acıyarak tevazu kanadını indir...» (isra:24) «Ve müminlerden, sana tabi olanlara (koruyucu) kanatlarını ger.» (Şuara, 215)

✧ Sizin hayırlınız ailesi ve çocuklarının, akraba ve yakınlarının yüzünü güldürendir. Hadîs-i Şerîf

✧ Şefkat ve merhamet acıları tatlıya doğru çeker.

✧ Muhabbet, şefkat ve rikkat insanlık vasfıdır. Hışım ve gadab ise hayvanlık sıfatıdır.

✧ Şefkatsiz kalp, rahmetsiz bulut gibidir.

✧ Bütün canlılar, sevecenlik karşısında boyun bükerler, uslanırlar, sevecenliği kutsarlar.

✧ İslâm; Allah’a (celle celâlühû) itaat, mahluka şefkattir.

✧ Bilmediğini öğretmek şefkattir. Şefkat aklı başında olanların kalbini sana doğru çeker.

✧ Izdırapları paradan çok şefkat dindirir.
 

Zünnûn-u Mısrî şöyle anlatır: Evde bulunuyordum. Birden kalbimde bir velvele koptu. Öyle ki, kendime hakim olamaz hâle geldim. Bunun üzerine evden çıktım, Nil kenarına vardım. Birden koşmakta olan bir akrep gördüm, onu izlemeye koyuldum.

Akrep tam nehrin kıyısına varınca, orada kenarda durmakta olan bir kurbağa gördüm. Birden akrep kurbağanın üzerine atlayınca kurbağa yüzmeye ve gitmeye başladı. Bunun üzerine bir kayığa binerek, kurbağayı tâkip etmeye başladım. Kurbağa Nil’in karşı kenarına ulaşmıştı. Kıyıya varınca akrep indi ve koşmaya başladı, ben de tâkip ettim.

Birden ağacın altında uyumakta olan bir genç gördüm; bir de ona doğru gelmekte olan bir yılan. Yılan bu gence yaklaşınca, akrep de yılana yetişmişti. Birden akrep yılanın üzerine atladı ve yılanı soktu. Yılan da akrebi soktu. Her ikisi de öldü, adam ise kurtuldu.
 

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Şefkat ve Merhameti

Beşeriyetin şefkat ve merhamete daha muhtaç olan sınıfına, yoksullara, zavallılara karşı kalbi son derece yumuşaktı. Onların kırık ve mahzun gönüllerini alırdı. Hele masum yavrucukları, küçük çocukları daima sever, okşardı.

Onun sevgisi, yalnız insanları kucaklayan bir sevgi değildi. Bu hudutsuz sevgi, hayvanları bile şefkatinden mahrum bırakmıyordu.

İçeri girmek isteyen kediye kapıyı açar, içeri alırdı. Hastalığa yakalanmış bir horozun tedavisiyle meşgul olmuştu. Atını kendisi tımarlayıp okşardı.

Bitki ve ağaç sevgisini de ehemmiyetle tavsiye ederdi. Susuz kalmış bir ağacı sulayan kimseye Allahu Teâlâ’nın ecir ve mükâfat vereceğini haber vermiştir.

Hz. Peygamber büyük ordusuyla Mekke’ye doğru ilerlerken, yolları üzerinde yeni doğmuş yavrularını emziren köpek gördüler. Peygamberimiz hemen Cuayl b. Surâka’yı çağırdı ve süt emen yavruların önünde durarak onları atlardan korumasını istedi. Emir hemen yerine getirildi, böylece İslâm’ın kâinatı kuşatan rahmetinden yavrular da nasibini aldı.
 

     Ümmetine sevgi, şefkat kucağı

     Hidâyetin hiç sönmeyen ocağı

     Merhametin en özü en sıcağı

     Sana mahsus benim yüce Efendim! Medine Balcı
 

Af

Rahmet kelimesinin sözlük anlamlarından biri de Af’tır.

«Affa sarıl, iyiliği emret, câhillerden yüz çevir.» (A’raf, 199)

Kıyâmet günü af isteyen kulun amel defterine bakılır; ne kadar kimseyi affettiyse, o kadar affa mazhar olacağı kitaplarda geçer. Kur’an’da çok ayetlerin sonu «Muhakkak Allah Gafurdur, Rahimdir» diye biter. Bu iki sıfatın arasında atıf harfi yoktur; yani bu iki sıfat birbirine bağlıdır, affedebilmek için merhametli olmak gerek, merhamet ne kadar azsa kabalık o kadar fazladır.

Kaba, sert, haşin insanlar ellerine bir intikam alma fırsatı geçti mi, onu çok kötü bir şekilde değerlendirirler. Kendi günahlarını, kendi günahkârlıklarını unutur, başkalarını cezalandırıp terbiyeye kalkışırlar. Kimsenin kimsenin günahından mesul olmadığını bilmezden gelirler. «De ki: O her şeyin Rabbi iken ben Allah’tan başka bir Rab mı arayacağım? Herkesin kazanacağı kendisinden başkasına ait değildir, hiçbir günahkâr başkasının günahını taşımaz. Sonunda dönüşünüz yalnız Rabbinizedir ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri O size haber verecektir.» (En’am,164)

Affetmekten, pişmanlık, geri adım, iyiye doğru gidiş, sevgi, minnet, saygı doğarken, baskıdan çoğu kez kin, nefret, kötülüğe devam hırsı doğar. Yüce Allah «Ey kendilerine zulmedip aşırılığa sapmış olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz; mukakkak ki Allah bütün günahkârları bağışlar; şüphesiz O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.» (Zümer, 53)

‘Rahmetim gazabımı geçmiştir’ diye kullara bu konuda yol yordam ve büyüklük alâmetini göstermiştir. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Hizmetçimi kaç kere affedeyim’ diye soran sahabiye ‘günde yetmiş kere’ buyurarak affetmenin önemini bildirmiştir.
 

Hadîs-i Șerîfler...

✦ İnsanları affedenler hesapsız olarak cennete gireceklerdir.

✦ Affetmek insanın ancak şerefini yükseltir. Affediniz ki Allah (celle celâlühû) sizi izzetlendirsin.

✦ Affetmek zaferin zekâtıdır.

✦ Müslümanın özrünü kabul etmeyen, Kevser’de yanıma gelemez.

✦ Allah katında en aziz kul intikama gücü yeterken affedendir.

      ✽      ✽      ✽

✧ Gördüğünü gizlemek, şüphe ettiğini açıklamaktan daha güzeldir. Aff-ı ilâhiye; kusur örten, hoş görülü olan, sırrı ifşâ etmeyenler mazhar olacaktır. Bir sırrını açmak, avret yerini açmaktan daha beterdir.

✧ Af, kötüleri de iyi edebilir. Zaten iyi insanlar da affı sever.

✧ Kerem, dostların kusurlarını bağışlamaktadır.

✧ Birinin suçunu affedip bağışladıktan sonra pişman olma. Cezâlandırdığın zaman da sevinme. Hz. Ali

✧ Affetmek, güçlüyü daha güçlü yapar.

✧ Hiç kimsenin hatasını yüzüne vurmayınız. O hatayı işleyenin hatasını, başka birini misal göstererek anlatınız.

✧ Kendine zulmeden için mağfiret dileyenden şeytan ümidini keser. (Tevrat’tan)

✧ Allah katında en makbul kul Allah’ın (celle celâlühû) ahlâkıyla ahlâklanmış olan kuldur. Çünkü Cenâb-ı Hakk ayıpları şiddetle örten, günahları mübalağalı bir şekilde affeden, kulun kusurlarından vazgeçendir. Bundan dolayı sen kim oluyorsun da senin gibi veya senden üstün insanın kusurlarından vazgeçmezsin?

✧ İntikam alıp sonunda pişman olmaktansa, affedip pişman olmak daha iyidir. Cafer b. Muhammed

✧ Suçludan öc almak adâlet, bağışlamak fazilettir.
 

Allah’ın Rahmet Tecellileri

Tek bir merhamet, mâhlûkat âlemini islâh etmeye kâfi gelmez. Allah’ın rahmetinin sonu yoktur. Günahlar ise, mahdut ve sayılıdır. Sınırsız olanın yanında, sınırlı ve mahdut olan yok olur.

Allah’ın (celle celâlühû) yaptığı bütün iyiliklerin başlangıcı; bizi bütün şer, çirkinlik, noksanlık ve eksikliklerin kaynağı olan ‘adem’ den (yokluk) çıkarıp, bütün hayır, kemâl, hüsün ve cemâllerin kaynağı olan ‘vucud’ a (varlığa) kavuşturmasıdır.

En büyük iyiliği ise, kendisi tarafından gönderilen Peygamberler ve onlara indirilen kitaplar, özellikle Peygamberler Peygamberi Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve bütün kitapları içine almış olarak ona indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim vâsıtasıyla Zât-ı Pâk-ı Subhâniyesinin mârifetine delâlet etmesidir.

İnsan ‘Tehallakû biahlâkillah’ (Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın) kavli şerifinin gereğince, Allah’ın bu büyük sıfatlarından nasibini alarak, Allah’ın kullarına acımalıdır. Nitekim bir hadiste: ‘Yeryüzündekilere acıyın ki, göktekiler de size acısın’ buyurulmuştur.

Kul Rahman ve Rahim isimlerinden şöyle nasiplenmelidir: Evvelâ, gizli ve âşikâr kendisine acımak sûretiyle çok merhametli olmalıdır. Sonra da, başkalarının meşru isteklerini elde etmede yardımcı olmak, onlara doğru yolu göstermek ve onlara şefkatle bakmak sûretiyle başkasına merhametli olmaktır.

Nitekim terbiyeci büyüklerden birisi şöyle demiştir: Ey yavrum! Yaratıkların tümüne merhamet et, onlara şefkat ve merhamet gözüyle bak. Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat et, her yaratılanda, onu yaratanın hakkını gözet.

      ✽      ✽      ✽

Allah'ın rahmetine kavuşmanın hüsnü zannında bulunmak, Allah için yapılan kulluğun iyi olmasından doğar. Hadîs-i Şerîf

Allah kendisinden sakınanları, korkuları ve amellerinden ötürü emniyete eriştirmez. Bilâkis onlara şefkat ve rahmet nazarıyla bakar, zâtındaki cömertlik sıfatından ötürü onları emniyete ve huzura eriştirir. Hiçbir kederliye de, nefsinin işlediği günahlara üzüldüğü için sevinç ve ferahlık vermez. Bilâkis tüm kullarına acıdığı, rahmet ettiği ve onları sevdiği için ferahlık ve saadete ulaştırır. Ebû Cafer

Her gün bin rahmet iner; 999’u âlimlere, bir tanesi diğer insanlara.

Allah (celle celâlühû) hiç kimseye, taatından dolayı teşekkür etmez. Hiç kimse Allah’ın rahmetinin dışında bir şeyle istekte bulunmaz. Allah (celle celâlühû), insanların hayırlarını ummaz ve şerlerinden korkmaz. Rahmeti gereği onlara merhamet eder, tuzak kurduklarında O da tuzak kurar, hile yaptıklarında hilelerini başlarına geçirir. Yalanladıklarında yalanlarını ortaya çıkarır, yüz çevirdiklerinde arkalarını alır ve onların hiçbir şeyinden korkmaz. Şâyet kendisine dönerlerse, dönüşlerini kabul eder.

Kulların yakarışlarından başka hiçbir şey, Allah’ı kendilerine merhamet ettirmez. Hiç kimse tuzakla, hileyle ve aldatmacayla Allah’tan (celle celâlühû) hayırlı bir şey koparamaz. Hayrı getiren sâdece Allah’ın rahmetidir. Allah’tan gelen hayra uymayan insan, onun dışında hiçbir açık kapı bulamaz.
 

Rızâ

Kainatın en üstün ve en şereflisi olarak yaratılan insan, hem dünyasını hem de âhiretini kazanmak mecburiyetindedir. Bu nedenle Müslüman, dünyası için çalışacak, ona hakim olacak, fakat dünyanın esiri olup âhiretini inkar etmeyecektir.

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: «Servet ve oğullar dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise, Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha layıktır.» (Kehf, 46)

 Müslüman yeme, içme ve servet edinme hususunda aşırıya kaçmamalı, hakka rızâ göstermeli ve orta yolu seçmelidir. Hakka râzı olmak, elinden gelen gayreti sarfettikten sonra, başkalarının hak ve kısmetine göz dikmeden gönül huzuru içinde yaşamaktır. Hakka râzı olmak bitmez bir hazine, tükenmez bir servet, gerçek bir zenginliktir.

 Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünya servetlerine aldanmayı, dünyevi kazançları gaye edinmeyi, sadece sözleriyle önlemeye çalışmamış, bizzat kendi yaşantısı ile bu konuda örnek olmuştur. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istediği her şeyi bulma imkanı varken, dünya hususunda mütevaziliği, kanaatkarlığı ve elde olanla yetinmeyi hiçbir zaman terk etmemiştir. Hz. Âişe validemiz (ra) şöyle der:

 ‘Resûlullah üç gün peşpeşe doyasıya yemek yememiştir. İsteseydik biz de doyabilirdik. Fakat Allah (celle celâlühû) Resulu, diğer ihtiyaç sahiplerini kendine tercih ederdi.’

 Peygamber Efendimiz asıl zenginliğin mal çokluğu ile değil kalp zenginliği ile olduğunu belirterek, Müslüman olup yetecek kadar malı olan ve Allah’ın (celle celâlühû) verdiğine râzı olan kimselerin kurtulacağını haber vermektedir.
 

Gönül nere gidem senin elinden, kalp gözüm kapandı nefsin dilinden

Eğer yürür isen Hakk’ın yolundan; ne yolcuyu eğle, ne yolu incit.

Mürşidini çağır, yolda kalırsan, mürşid olmayınca, menzil alınmaz

Çalıştığın halde bir yol almazsan; ne mürşidin eğle, ne kalbin incit.
 

Bütün olacakları tedbir ve takdir ettim. Sun’u bedimi tahkim ettim (muhkem kıldım). Bunlara rızâ gösterene, Bana ulaşıncaya kadar rızâ vardır. Bunlara kızana, Bana ulaşıncaya kadar gadap vardır. Hadîs-i Kudsi

‘Niçin’ ve ‘Nasıl’ diyene yazıklar olsun! Hadîs-i Kudsi
 

Kıyâmet günü Allah (celle celâlühû) ümmetimin bazılarında kanatlar yaratır ve mezarlarından kalkıp doğruca cennete giderler. Orada enine boyuna uzanıp yer içer ve zevk-ü sefa ederler. Melekler onlara şöyle der:

- Hesap gördünüz mü?

- Hayır, hesap falan görmedik.

- Sırat köprüsünden geçtiniz mi?

- Hayır, Sırat falan geçmedik.

- Cehennemi gördünüz mü?

- Hayır, cehennem diye bir şey görmedik.

- Siz hangi peygamberin ümmetisiniz?

- Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetiyiz.

- Allah aşkına sizin ameliniz neydi, onu bize anlatır mısınız?

- Bizdeki iki haslet sayesinde bu mevkiiye yükseldik.

- O haslet ne idi?

- Yalnızlıkta Allah’dan utandığımız için isyan etmezdik. Allah’ın bize taksim ettiği az da olsa ona rızâ gösterirdik.

- O halde bu sizin hakkınızdır.
 

✧ Kul, nimet ve felâkette sevinci aynı olduğu vakitte Allah’dan râzı olur.

✧ Kişinin rızâ-i bariyi gözetmesinin alâmeti, hizmetinin karşılık bulup bulmamasıyla ilgilenmemesidir.
 

Haris b. Sülemi anlatıyor:

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yanındaydık. Abdest almak için su istediler. Kapta su gelince eliyle kaptan su alarak abdest aldı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) işini bitirince kabı alıp içindeki suyu içtik.

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu görünce, şöyle dedi:

- Niçin böyle yapıyorsunuz? Allah ve Resûlünün sizden râzı olmasını istiyorsanız: Size verilen emânetleri hakkıyla muhafaza edin, konuştuğunuzda doğru söyleyin, komşularınıza iyi muamele edin.
 

Sevgi

Sevgi, menfaat değil, merhamet içeren bir durumdur. Sevmek çıkar maksatlı değil, rızâ maksatlı olmalıdır.

İslâm dini insan sevgisini, hoşgörüyü, insan haklarına saygıyı kalplere yerleştirerek, kalplerde huzur ve barışın sağlanması amacıyla birçok kurallar koymuştur. Milletçe huzur ve barış içinde yaşayabilmemizin şartlarından biri de, birbirimizi sevmemiz ve saygılı olmamızdır.

Müslümanlar din kardeşleri için iyi düşünceye sahip olmalı, kendisi için sevip istediği iyi şeyleri, din kardeşleri için de arzu etmeli, kendisi için hoşlanmadığı bir şeyi başkaları için de arzu etmemelidir. İslâm dini birbirimizi sevmeyi, başkasının hakkına saygılı olmayı, gerçek mü'min olmanın şartı saymıştır.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.’
 

Bekle dost kapısın sadık yar isen, kadere boyun eğ ehli din isen

Sahra çöllerinde Mecnun değilsen, ne Leyla’yı çağır, ne çölü incit.
 

Müslümanlar, İslâm dininin verdiği engin tevâzu ile kendilerinden farklı olan toplumlara karşı sevgi ve hoşgörülü davranarak fethedilen topraklarda da kendilerinden hala övgü ile söz ettirmektedirler. Dünya üzerinde varlığımızı devam ettirebilmemiz, milli birlik ve bütünlüğümüzü korumakla mümkündür. Bunun şartı da Müslümanlar arasındaki sevgi bağının ve kardeşlik duygularının kuvvetli olmasıdır.

Kur’an’ın emri, peygamberimizin tavsiyesi budur. Müslümanın görevi de dinimizin kardeşlik konusundaki emirlerine uygun hareket etmek olmalıdır.

      ✽      ✽      ✽

✧ Sevgi ve saygı, yumurtanın akı ve sarısı gibidir; birbirini tamamlar, ama ayrı ayrı şeylerdir.

✧ Bir işe sevgiyle başlarsak, mutluluk kendiliğinden gelir.

✧ Kim kıskanırsa kördür. Kim nefret ederse sağırdır. Kim kızarsa topaldır. Yalnız kim severse, onun her şeyi tamamdır.

✧ Sevgi; en hırçın ruhu evcil, en evcil ruhu hırçın kılar.

✧ Sevgi hak edenin, umut sabredenin, mutluluk bekleyenin, zafer beraberliğin sembolüdür.

✧ Muhabbetin kesilmesi şeytanın hoşuna gider. Zira şeytan Allah (celle celâlühû) için sevip kardeşlik edenlere hased ettiği kadar iyilik üzerinde yardımlaşanlara hased etmez. O bütün imkanları ile kardeşlerin arasını bozmaya çalışır.
 

Sevgi Yemeği

Bir tutam sevgi tatmak istiyorsanız aşağıdaki târifi deneyebilirsiniz:

Bir bardak dolusu arkadaşlığa, bir kase dolusu düşüncelilik ilâve edin. Buna bir tutam yumuşaklık ve biraz da nezâket tozu katın. Bir kaşık ümit, bir büyük ölçek yardımlaşma, fazla miktarda ılımlılık ve bir tutam da alçak gönüllülük ile çırpın.

Bir sadakat kasesi içinde bir ölçü inanç, iki ölçü akl-ı selim ve birkaç damla sevgi ile karıştırın. İki kaşık tebessüm, bir kaşık incelik ve bir fiske iltifat ilâve ederek şevkle hiç durmadan karıştırın ve şükranla tadlandırın.

Ve yürek ocağınızda derin bir anlayışla bir ömür yaşatın. Sofranızdan hiç eksik etmeyin. Âfiyet olsun.
 

Rahmet Rehberi (sünnete tabi olmak)

Gayb âleminden şuhud âlemine gelen insan garip bir yolcudur. Nerden geldiğini, niçin geldiğini, nereye gideceğini bilemez. Bu nedenle her şey garip, her şey yabancı olur. Çöllerde susuz kalandan daha fazla bir rehbere, bir öndere muhtaçtır. İşte Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), her konuda rehberdir. Rehber, arapçada Resûl kelimesinin karşılığıdır.

Yabancı bir memlekete giden bir yabancı turist için rehbere ihtiyaç vardır. Bu rehberler gelen yolcuyu karşılar, tanıtır, ağırlar ve uğurlar. Resûl-ü Zişan da dünyaya gelen bir insanı ezanla karşılamayı, isim koyarak tanıtmayı, görevini telkin ederek başıboşluktan kurtarmayı ve nihâyet duâ ve cenaze teşyii ile ebedi âleme uğurlamayı bil fiil yapan, teşvik ve telkin eden yüce bir rehberdi.

Bir de eğitim rehberleri vardır ki; belli bir bilgisi olan elemanı gezdirir, alıştırır, tanıştırır ve bilgi alır. Kainatın rehberi olan Resûl-ü Kibriyâ fıtri imanla bezenmiş insanı görevleriyle tanıştıran, vazifeye alıştıran, imanını pekiştirip kulluk görevine başlatan bir eğitim rehberidir.

Bir de iş rehberi vardır ki; işletmeye yeni giren elemana işletmeyi tanıtır. Resûl-ü Ekrem bu anlamda da İslâma yeni girenlere en güzel tarzda İslâmı tanıtıp sevdirir. İslâm ile şeref bulmuş bahtiyarları, bu Yüce Rehber, haleti ruhiyelerine, zeka seviyelerine, yörelerine, törelerine, rütbelerine, bilgilerine, karakterlerine göre eğitir. Onların yolunu fetheder, ihtiyaçlarını giderir, şefkat ve tevâzu kanatlarını açar.

Bize düşen âlemlerin Rabbinin seçip bize gönderdiği ‘Muhammedün Resûlullah’ diye (Feth, 29) bizzat rehberliğini ilan ettiği, insanların en akıllısı, en şereflisi, en mümtazı, en bilgilisi ve en güzel ahlâklısı olan Şanlı Resûle uymaktır. Aksi halde, havaalanında rehberini bulamayan bir yabancı gibi şaşkın ve perişan oluruz. Dünya canavarına yem olur, ebedi saadetimizi kaybederiz.
 

    Hayra koşan, şerden kaçan, bize nurlu yolu açan

    Alemlere rahmet saçan, Peygamberin izindeyiz.

    O’nu sev sen, O’nu tanı, O’dur tende canlar canı

    İki cihanın Sultanı, Peygamberin izindeyiz.
 

✧ Bir kimse, sünnetimi ihya ederse, beni ihya eyler; Beni ihya eden, bana muhabbet eyler; Bana muhabbet eden ise, kıyâmet günü benimle berâberdir. Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiş, bana isyan eden de, Allah’a isyan etmiş olur. Hadîs-i Şerîf

✧ Öyle zaman gelecek ki üç şeyden daha değerlisi bulunmayacak:

    1. Dertleşeceğiniz bir arkadaş,

    2. Helâl bir dirhem,

    3. Amel edeceğiniz bir sünnet.  Hadîs-i Şerîf

      ✽      ✽      ✽

✧ Hz. Ali (ra) şöyle diyor: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den takip ettiği usulü sordum, şöyle buyurdular:

Mârifet sermayem, akıl dinim, sevgi temelim, iştiyak merkebim, zikrullah yoldaşım, güvenç bitmeyen hazinem, hüzün arkadaşım, ilim silahım, sabır elbisem, rızâ ganimetim, acz iftiharım, zühd sanatım, yakin gücüm, sadakat, itaat, kesbim, cihad ahlâkımdır. Göz aydınlığıma gelince şüphe yok ki namazdır.

✧ İnsanlığın rehberi sayesinde Ashâb-ı kirâm, sadece sohbet (vaaz) ile nihâyetsiz kemâlata vâsıl oldular.  İmâm-ı Rabbânî

✧ Sünnet-i Seniyye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemâlâtın mâdeni ve menbaıdır. Sünnet-i seniyyeye uymayı kendine âdet edinen, âdetlerini ibâdete çevirir. Bütün ömrünü semeredâr ve sevapdâr eder. Sünnet-i Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın.  S. Nursi

✧ Müslüman yol levhası gibidir. Allah’ın arzu ettiği yere götürür.
 

    Müjdecim, kurtarıcım, Efendim, Peygamberim

    Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim. N. Fazıl
 

Allahu Teâlâ amellerden iyi olanını, iyi olanın da ihlâslı, samimi olanını, samimi olanın da ancak sünnete uygun olanını kabul eder. Ebû Ali Sakati


✧ Sünnete uyan;

• Bütün müminlerin kalbi ona muhabbet edip, o kimseyi aziz ve muhterem tutar.

• Fasıkların kalplerinde heybetli görünürler.

• Rızıkları geniş olur.

• Dinde gayet inanılır ve güvenilir olurlar.

✧ Allah’a ulaşan en emin yol; bütün iş, hareket ve ibâdetlerde Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetine tabi olmaktır.

✧ Allahü Teâlâ bir kuluna hayır murat ederse, onun kalbine sevdiği kullarının sevgisini verir. Bir insanın ehl-i saadet mi ehl-i felâket mi olduğu buradan da anlaşılır. En sevdiği kul, Peygamber Efendimizdir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ehl-i sünnet âlimlerimiz Peygamber Efendimizin vârisleridir.
 

Kor Parçası

Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcasının oğlu Abdullah ibni Abbas (ra) anlatıyor: Resûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir adamın parmağında altın bir yüzük gördü. ‘Biriniz bir kor parçasını eline almak mı istiyor?’ diyerek onu adamın parmağından çıkarıp attı. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) kalkıp gittikten sonra o adama; ‘Yüzüğünü al, ondan uygun bir şekilde faydalan’ dediler. Adam, ‘Hayır, Allah’ın elçisinin kaldırıp attığı şeyi asla bir daha elime almam’ dedi.

 

Sünnet düşmanlığı

«Onlar, Allah'ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. “Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” derler. Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isterler.» (Nisa, 150)

Bazı inkârcılar tarafından sünnet aleyhinde çeşitli iddialar ortaya atılıp şöyle söylenmektedir: ‘Peygamber de bir insandı, o da hata yapabilir, Kur’an’da var mı sen ondan haber ver.’

Evet Peygamber de bir insandır, onlardan da zelle sadır olabilir. Ancak hiçbir peygamber hata üzere devam ettirilmez. Ânında Allah (celle celâlühû) tarafından ikâz olunurlar.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mesele ile karşılaştığı zaman, önce Cenâb-ı Hakk’tan gelecek olan vahyi zâhiri bekler. Bu, âyeti kerime, hadîs-i kudsî veya hadîs-i şerîf şeklinde olabilir. Vahyi zâhir gelmeyecek olursa, kendi içtihadıyla amel eder. Eğer içtihadında bir zelle sadır olursa, anında ikâz olunur. Dolayısıyla yapmış olduğu içtihatları bizzat Allah (celle celâlühû) tarafından tasdik olunmuş olur.

Asırlar önce aynı sual, İmran bin Husayn’a da sorulmuştu. Onun cevabı ise şöyleydi: ‘Sen son derece ahmak birisin. Kur’anda, beş vakit namazın nasıl kılınacağını, zekâtın nasıl verileceğini görebiliyor musun? Kitabullah bunları farz kılmış, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise tefsir etmiştir.’

Ayrıca dinimizdeki bütün hükümleri Kur’anda bulma gayreti içine girip, Kur’an kendisine indirilmiş olan zatın tatbikatına nazar etmekten kaçınmak, bir binayı tek direk üzere oturtmaya benzer. Halbuki Kur’an’la hadisle baktığımızda, her ikisini de aynı yerde buluyoruz. Her ikisi de vahiy. Aralarındaki fark;

Cebrail (as) tilavetiyle olana Kur’ân-ı Kerim,

Cebrail (as) işâretiyle olana Hadîs-i Kudsî,

Cebrail (as) vasıta olmadan, Allah’ın ilhamıyla Peygamber Efendimize zâhir olana da Hadîs-i Şerîf diyoruz.

İnsanların kafasını karıştırıp, itikadına leke getirmek isteyenlerin çıkacağını Resûlullah biliyor ve bir mucize olarak bunu haber veriyor: ‘Benim sözlerimden bir söz rivâyet edilirken, koltuğuna yaslanıp şöyle söyleyen bir adamın çıkması yakındır: ‘Önümüzde Allah’ın (celle celâlühû) kitabı var. Onda helâl olarak bulduğumuzu helâl, haram olarak bulduğumuzu haram kabul ederiz (yani başka bir şeye lüzum yok)’

Ey ümmetim Size söylüyorum! Dikkat edin ve gözünüzü açın, Resûlullah’ın haram kıldığı Allah’ın haram kıldığı gibidir.’
 

Beri gel, serseri yol, O’nun ümmetinden ol

Sel sel kümelerle dol, O’nun ümmetinden ol

 

Sen hiçliğe bakan yön, hep zifir, arka ve ön

Dosdoğru Kâbe’ye dön, O’nun ümmetinden ol

 

Gel dünya mundar kafes, gel gırtlakla son nefes

Gel arşı arayan ses, O’nun ümmetinden ol

 

Solmaz solmaz bu bir renk, ölmez ölmez bir âhenk

İnsanlık hevenk hevenk, O’nun ümmetinden ol! N. Fazıl

 

 

Hükümdarların en sevimlisi, âdil olanı, halkına sevgi, şefkat ve merhametli davrananı değil mi? Târihe baktığımızda çok zorba, diktatör, zâlim hükümdarları görüyor, yaptıkları haksız davranışlardan hâlâ içimiz sızlıyor, kalbimiz ürperiyor. Bulundukları mevkiileri, ellerindeki imkânları nefis ve hevâlarına kurban eden bu zorba zâlimler, merhamet duygularını sırf kendilerine yönlendirip, tahtına, tacına, saltanatına zararı dokunacağını umduğu her şeyi cezâlandırıp, zindanlarda çürütüp katletmişlerdir.

Bu zâlimlerin tecessüm etmiş zulüm örnekleri olarak, Mısır piramitlerini görüyoruz. Ağır taşları taşımaktan kemik veremi olmuş mazlum insanların önce dillerini kesip sonra öldüren zâlimler, kendileri de ölüp cehennemi boylamadılar mı? Yaptıkları vahşetleriyle birlikte nefretle anılmıyorlar mı?

«Yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, o inkâra saplanmış olanlardır. Onlar iman etmezler.» (Enfal:55)

Kâinatı yaratan merhametli Sultan, zerreden kürreye her şeyi lütfuyla, merhametiyle, ikrâmıyla, ihsânıyla kuşatmış; her mevsim ayrı nimetleriyle dâimi sûrette karşılıksız, ivezsiz-garezsiz, tüm mahlûkuna ezelden ebede hayır ve rahmet irâde buyurup, sevdiğini-sevmediğini ayırmadan tüm mahlûkunu nimetlere gark etmiş; verdiği nimetleri iyiye kullananlara daha büyük ebedi nimetleri vererek mükâfatlandırmayı vaad etmiştir.

‘Her şey zıddıyla tanınır’ kâidesiyle, zâlim, gaddar, acımasız, insafsız insanların gayr-i insâni davranışları karşısında yufka yürekli, şefkatli, merhametli, candan, fedâkar, cömert, yardımsever müminleri, Allah dostlarını, Sahabileri ve hepsinin üstâdı olan Resûlün, şefkat kanadıyla ümmetini nasıl sarıp kuşattığını düşünüyoruz. Bu merhamet izlerinden, asıl merhamet sâhibi Rahmânirrahîm’i anlıyor, O Yüce Sultanın önünde şükranla başımızı secdeye koyuyoruz.
 

     Siliver günahımı karakaplı defterden

     Cennetinden bana da bir damlacık yer ayır

     Görüyorsun yorgun düştüm netameli seferden

     Yalvarırım Allah’ım beni de kayır
 

O, bütün merhametlileri merhametli yaratan ve yaratıkları arasında merhameti serpiştiren, merhametli olmayı telkin eden, her hayırlı işe başlarken Rahmân ve Rahîm ismini anmamızı ve bu feyizden bereketlenmemizi tavsiye eden Yüce Zattır.

Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeye muhtaç kullarına bütün ihtiyaçlarını temin fırsatını veren, yemeyen yediren, zarûri ihtiyaçların dışında her türlü zevkleri meşrû yollardan tatmin imkânı sağlayan Erhamürrâhimîn...

Kışın ortasında bile çiçeksiz kalmayalım diye, karı delip yeryüzüne çıkan kardelenleri halk eden, cennetten kullarına demet demet çiçek bahşeden, sevgisiyle gönülleri gülistana çeviren Mâşuk-u Hakîki...

Ana sütünü bebeğin gelişmesine göre ayarlayıp kıvama koyan, kanguruları analarının cebinde besleyip büyüten Kerim Sultan, serin rüzgârları estirip çiçekleri aşılayan bulutları sevk eder. Ruhları ferahlandıran, havayı temizleyen, Süleyman’ı diyar diyar gezdiren Rahmân, gökten melek eşliğinde tertemiz su indiren, ihtiyaçtan fazlasını dağlarda menbaalarda saklayan, arıtan, ihtiyaca göre dağıtan Mevlâ, aynı rüzgârla rahmetten nasiplerini almakta direnen, inatlaşan, şirretleşen Âd ve benzeri gurupları da helâk ederek, şerlerinden âlemi kurtarmak sûretiyle Rahmetini icrâ buyurmuştur.

Yüce Kur’anını Resûl-ü Keriminin (sallallâhu aleyhi ve sellem) pak kalbine indirmek vâsıtasıyla nice ölü kalpleri gül bahçesine çevirdi. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habibi ve ona inen Kur’ân-ı Azîm bereketiyle, Arabistan çölü, milyarların hasret gözyaşlarıyla sulanan bir âb-ı hayat oldu. Rahmetiyle suladığı çorak arâziler, binbir çeşit çiçeklerle, akıl almaz sanat eserleriyle, renk renk, şekil şekil, râyihâ râyihâ bezenip, akıllara durgunluk verdi.

Yüce Rahmet, yarattığı irili ufaklı milyonlarca çeşit hayvanatı, yer üstünde yer altında, denizde, inde, yuvada, kozalakta, kovanda, kafeste, ağılda, ahırda, kümeste, bayırda çayırda, ovada yaylada, daha bir çok ilginç mekânlarda yarattı, çoğalttı, barındırdı, doyurdu. Her bir mahlûkun sindirim sistemine, kapasitesine göre yiyecek hazırlayıp, onları seçip ayıracak, toplayıp dağıtacak, arayıp bulacak iç güdüler nasip eyledi. Her biri, kendine yarayanı eliyle koymuş gibi arayıp bulup, varlığını sürdürmekte.

O Yüce Rahmet, karanlık dünyayı gündüz güneş, gece ay ve binlerce yıldızlarla aydınlattı. ‘Kullarım fazla ışıktan rahatsız olmasınlar’ diye, yıldızları gece lambası gibi astı.

Türlü kuş sesleri, kuzu melemeleri, ateş böcekleri, kır çiçekleri, bahar meltemleri, sabah rüzgârları, yaz yağmurları, arı vızıltıları, bahar dalları, muz salkımları, şelâle şırıltıları, yaz gecesi mehtapları, yazın pamuk tarlaları, kışın ak ak karları, dizi dizi dağları, yerden çıkan pınarları, sarı yeşil baharları ile dört mevsim, yedi iklim güzellikleriyle bütün insanlığa rahmetini döşeyen Aziz Sultan ferman ediyor: «Biz ne güzel döşeyicileriz.» (Zariyat, 48)

Bu iki mübârek isimle duâ eden kimse, Allah’ın rahmetini celbetmiş olur.
 

Hz. Âişe şöyle anlatır: Bir kere babam (Ebû Bekir ra): Sana bir duâ öğreteyim mi? Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu bana öğretmişti, İsâ (as) da onu havârilere öğretirdi. Eğer üstünde Uhud dağı kadar borç olsa, elbette Allah (celle celâlühû) (bu duâ bereketiyle) onu sana ödettirir, buyurmuştu’ dedi. Ben de: Buyur öğret, deyince, babam: ‘Şu duâyı oku’ buyurdu:

‘Allahümme fârice’l-hemmi, ve kâşife’l-ğammi, mücîbe da’veti’l-mudtarrîne, Rahmâne’d-dünya ve’l-âhireti ve Rahîmehumâ ente terhamünî ferhamnî birahmetin tuğnînî bihâ an rahmeti men sivâke’

(Ey dertleri açan, gamları kaldıran, zorlananların duâlarını kabul eden, dünya ve âhiretin Rahmânı olan Allah’ım! Bana Sen merhamet edersin. Başkalarının acımasına muhtaç etmeyecek bir merhametle bana acı.)
 

Af, merhamet, yakınlık, iletişim, hayır, iyilik, nimet, bolluk, saygı, başbuğ, efendi, yüksek, değirmeni döndüren, idare eden, götüren, anlamlarına gelen ‘Ra-hi-me’ Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan sonsuz rahmetini, re’fetini, şefkatini anlatan, mecazen kullanılan mübârek bir kelime. Biz bu hislerimizi merhamet diye ifade ettiğimizden bizim anladığımız dilden konuşarak rahmetini belirtme rahmetinde bulunuyor (müşakale).

Bu kelime iştikak-ı kebir olarak da sevindirmek, coşturmak, memnun olmak, haram etmek, namusunu korumak, mahrem, rüzgar, mızrak, büyüklük, gibi anlamları olan, mana yüklü bir kelime.

Rahman-Rahim aynı kökten gelen iki lafız olmakla beraber farklı manalarla (kemâl-i ittisal olarak) birbiriyle girift, birbirini tekit eden sigaları ayrı olan Esmaü’l Hüsna’dan iki güzel isim.

Sûrede gazabını hatırlatan bir kelime olmasına karşılık rahmetinin gazabını geçtiğini göstermek için rahmet lafzının Besmeleyle birlikte dört kere gelmesi de mânidar. Rahman-Rahim isimlerini bu manalarla düşünüp değerlendirirsek, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin en büyük eseri, afv u mağfiret etmesidir ki, kelimenin kendi bünyesinde bu mana mevcuttur. O, ezel-i ervahta tâ kıyâmete kadar açık duracak olan tevbe kapısını yaratıp, kullarına rahmet ve mağfiretinden ümit kesme kapılarını kapatmış «Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah' ın rahmetinden ümit kesmez » (Yusuf Sûresi, 87) buyurarak geniş rahmetini ilan etmiştir.

O kullarını seven Vedûd, herşeyi bilen Alîm, yalvarmaları işiten Semi’, hallerini gören Basîr, canı gönülden afv-u mağfiret dileyenleri bağışlayan Afüvv’dür. Ümmeti için çok endişelenen Habibullah'ı teselli ve ümitlendirmek için Cenâb-ı Hakk’ın Miraçta uçsuz bucaksız bir umman olan rahmet denizini göstermesi de hem Habibine, hem ümmetine büyük bir rahmet olmuştur.

Şöyle ki; denizin kenarında bir ağaç, ağacın üzerinde bir kuş, kuşun ayağında bir çamur. ‘Habibim! Bu gördüğün umman Benim rahmet denizim. Bu ağaç bütün mükevvenat, bu kuş insanlar, ayağındaki çamur da günahlar. Bu çamurun ummana düştüğünü düşün...’ (En iyisini Allah bilir.)
 

    Bu mülkün sultanı Sensin, kullara ferman eylersin
    Uymazsanız çıkın, dersin, insü cinne hükmedersin. M. Balcı

 

Rahmet kelimesini yakınlık, iletişim anlamıyla düşündüğümüzde şu tecellileri görürüz: İnsanların birbirine düşkün, sevgili, himaye edici olmaları için birbirinden zuhura getirip can bağı kurmuş. Ebeveyn evlat arasında müthiş bir sevgi, şefkat ağı kurmuş ve bu bağların kopmasını da şiddetle yasaklamış. Anne-baba-evlattan oluşan bir aile meydana gelmesi için evliliği helâl, zinayı haram kılmış.

Aile ağacını dallandırarak yakın akrabaları mahrem kılıp aralarında sıla-i rahim denilen akraba bağlarını teşekkül ettirmiş.

Ayrıca nikahtan, sütten olan yakınlıkları da akraba çemberine alarak can bağı-nikah bağı-süt bağından oluşan bir birlik oluşturmuş. Bu fıtri kanunlar, emsalsiz tüzükler, hep kullarına olan rahmetinden değil mi?

Kadın erkeğe nisbetle güçsüz olduğundan onu kollayıp, korumaya, sıkıntılı zamanında yardımına koşmak için dört erkeği vazifelendirmiş: Babası-erkek kardeşi-eşi-oğlu. Bu ne büyük şefkat, ne geniş rahmet!

Bu isim iletişim manasını da taşıdığından, rahmetin iktizası olarak; akrabalığın yanısıra komşuluk, dostluk, kardeşlik, mürüvvet, vatandaşlık gibi insanlar arası iletişimi sağlayacak emirler ve istismarı engelleyecek yasaklar ihsan etmiş.

Birbirinizi çekiştirmeyin, haksız yere birbirinizin mallarını yemeyin, gıybet etmeyin, çekişmeyin, yetim hakkı yemeyin, faiz yemeyin, kumar oynamayın, içki içmeyin, bu hükümlerden sadece birkaçı.

İçerik giriniz