4- Ceza ve mükâfat günü’nün mutlak Hükümdarına (hamd olsun)
Fâtiha sûresinin üçüncü âyeti ‘Mâlik’ ismini ve hususiyetlerini düşündürmektedir.
Mâlik; âdil, lütuf ve kahır sahibi. Mâlikliğin âhiret gününe tahsisi, dünyadaki tecellisinin izzetle perdelenmesi sebeplere bağlanmasıyla olur.
Bu âyet-i kerime hesap gününü şimdiden hatırlatırken aynı zamanda mâlikliğinin ezeliyetini, öte dünyada da mâlik olacağını gayet beliğ bir üslupla anlatıyor (kevni sabık alakası ve zamana isnad.).
Sanki şöyle diyor: ‘Ben size rahmetim, ihsanım, kudretim, tedbirimle dünyada sahip çıkıp idare ettiğim gibi, dünya gününde melikiniz olduğum gibi; âhiretinizde de, dinlilerin ebedi saadete kavuşacağı günde de Melik'inizim.
Sizi bu imtihan âleminde görüyor, işitiyor, yaptıklarınızı kayda geçiriyorum. Yarın mahkeme-i kübrada beni karşınızda bulacak, hayatın hesabını vereceksiniz. Ve size bütün nimetlerimi soracağım. (Tekasür, 8)
Dünyada size bahşettiğim nimetleri iyi kullanır, nefsinize hakim, vicdanınıza mahkum olur, gönderdiğim mesajlara kulak verirseniz, elbette karşılığını bulursunuz. Asla haksızlığa uğramazsınız. Çünkü o gün Melik'iniz benim.
Sizi başı boş bırakmadığım gibi gayesiz de yaratmadım. Hedefiniz; Allah’ın (celle celâlühû) kulluğunda her türlü tutsaklıktan, esaretten hür yaşamanız ve hür iradeyle bitimsiz nimetlere, sonsuz saadete ulaşmak olsun.
Kendinize mâlik olun. Nefis, şeytan tuzaklarına kapılmayın ki, Mâlike’l Mülk sizi rahmet gemisiyle sahil-i selâmete çıkarsın. Siz O’nun dinine yardımcı olun ki, O da size yardım etsin. (Muhammed:7)
Yönünü dünya ve âhiretin tek mâlikine dön. Gayrıya güvenme; çünkü onlar da aciz ve güçsüz. Gayrıdan bekleme; çünkü O’ndan gayrı her şey O'na muhtaç. Hulusi kalple onun teveccühünü kazanmaya yönel; çünkü O’ndan gayrı her şey fâni. «Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın yanındaki ise bâkîdir, elbette biz o sabredenlere yaptıkları amelin daha güzeliyle ecirlerini muhakkak vereceğiz.» (Nahl, 96)
‘Mâliki yevmiddin’ âyetinin meşhur ikinci kıraati de ‘Meliki yevmiddin’ dir. Mâlik ve Melik’in birbirlerine bazı yönlerden üstünlükleri vardır.
Bu âyeti ‘Meliki’ yerine ‘Mâliki’ olarak okumak, sevap yönünden daha faziletlidir. Çünkü bu durumda harf sayısı artmış oluyor. Mâlik denildiğinde, bu dünyadaki şeylere sâhip olan anlaşılır. Oysa ‘Melik’ denildiğinde, meliklere mâlik ve sâhip olan kimse anlaşılır.
‘Mâliki yevmi’d-dîn’ sözü, kulun dünya yurdundan âhiret yurduna, kötüler yurdundan sürurlar yurduna geçeceğine delâlet eder.
Sonra bu yola sulûk edenlere bir arkadaş, bir muhâfız, bir rehber gerektiği için ‘Sıratellezîne en’amte aleyhim’ der.
Hak Teâlâ rahmetinin kat kat olduğunu beyan edince, ardından âdeta şöyle demiştir: ‘Sakın buna aldanma! Çünkü ben din gününün de Mâlikiyim.’
İnsanın Melik’e muhâlefete kalkışması, dünyanın harap ve yaratılanların yok olmasına yol açar. O halde Melikler Meliki olan Allah’a (celle celâlühû) muhâlefete kalkışmak, acaba nasıl bir sonuç doğurabilir? Nitekim Allah (celle celâlühû) şöyle buyurmuştur: «Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir.» (Meryem, 90)
Cenâb-ı Hakk bu sûrede kendi isimlerinden Allah-Rabb-Rahman-Rahim-Mâlik’i zikretmiştir. Sanki O şöyle buyuruyor:
İlk önce seni yarattım, o halde ben İlâhım.
Seni nimetlerimle büyüterek terbiye ettim, o halde ben Rabbim.
Sonra sen isyan ettin ben isyanlarını örttüm, o halde Rahmanım.
Sonra sen tevbe ettin, ben de bağışladım, o halde ben Rahimim.
Sonra ise cezayı sana ulaştırmak gerekir. Bunun için ben din gününün yegâne sahibiyim.
‘Mâlik’ kelimesinin Kur’an’daki manaları:
1- Kudret ve kanun (Yusuf, 101)
2- Kainatın idaresi (Âraf, 185)
3- Siyasi egemenlik
4- Kral (Yusuf, 50)
5- Sahip olmak (Âli İmran, 26)
6- Melek adı (Zuhruf, 77)
7- İdare edilen (Nahl, 75)
8- Kendine sahip çıkmak (Âraf, 188)
Bu kelimenin ‘din günü’ne izafe edilmesi de çok münasiptir. Çünkü mahlukat mâlikin merhametine, himayesine ve gözetmesine en çok din gününde muhtaçtır. Böylece din gününün şiddetini de azaltır.
Bütün Kainatın Tek Sahibi ve mutlak hükümdarı.
‘Melik’ ismi, Kur’an-ı Kerim’de beş defa geçmektedir. İlim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır.
Yusuf Sûresinde Mısır kralı için ‘Melik’ kelimesi kullanılmış, Bakara Sûresi 246’da komutan Talut için yine ‘Melik’ kelimesi kullanılmıştır. Fâtiha Sûresinde ve Al-i İmran Sûresi 26’da ‘Mâlik’ ismi, Kamer sûresi 55’de ‘Melik’ ismi zikredilmiştir.
Görüyoruz ki, dünya yüzünde birçok hükümdarlar var, her hükümdarın bir yurdu, tebası, ordusu, idari teşkilatı var. Hiç bir hükümdar, yabancı bir kuvvetin yurduna saldırmasına, yurdundan bir parçasını koparmasına veya işlerine karışmasına tahammül edemez ve buna meydan vermemek için bütün kuvvetiyle çalışır.
Hükümdar, tebasıyla yakından ilgilenmek, onların ahvaline vakıf olmak, aralarında haklıyı haksızı, iyiyi kötüyü, hırsızı doğruyu, zâlimi mazlumu, sadığı haini bilmek ister. Bunun için inzibati kuvvetler, kanunlar, hakimler, mahkemeler, hapishaneler... gibi bir çok teşkilat vücuda getirmek, bu teşkilatı beslemek ve ayakta tutmak için tebasından vergiler almak mecburiyetindedir.
Arazisi ne kadar geniş, tebası ne kadar çok, ordusu ne kadar kuvvetli olursa olsun, dünya hükümdarlarından hiç birinin hükümdarlığı hakiki değildir. Belki Allah-ü Teâlâ (celle celâlühû) tarafından muvakkaten iktidar mevkiine getirilmiş mecazi birer memuriyetten ibarettir ve bunlar hakiki hükümdarı bildiren küçük birer izdir.
O izlerden hakiki hükümdar sezilir. Kainatta hakiki ve mutlak olarak hükümdarlık ancak Allahu Teâlâ’nın hakkıdır. Bu sıfatta O'na denk olacak başka bir hükümdar yoktur.
Ancak O'nun istediği olur, istemediği olmaz. Fermanını geri döndürecek, hüküm ve kazasını bozacak yoktur. Her dilediğini dilediği gibi yapar. Dilerse mülk verir, şah yapar, dilerse padişahken indirir atar, dilerse cebreder, dilerse serbestlik verir, dilerse küçültür, dilerse büyütür, dilerse sıkar, dilerse açar, dilerse yıkar, dilerse yapar, dilerse daha başka âlemler yapar, onlarda da dilediği gibi tasarruf eder.
Hükümdarlar tebasından vergi alır; Allah-ü Teâlâ mahlukatından bir şey almaz, her şeyi O verir. O kainata muhtaç değil, kainat O'na her lahza muhtaçtır. Yardımcıya, vezire, vekile, vasıtaya ihtiyacı yoktur.
Bütün dünya hükümdarları bir araya gelseler, O'nun iradesi inzimam etmedikçe hiç bir şey yapamazlar. O padişahlar padişahı, hükümdarlar hükümdarı, dünyayı bir çalışma yeri, âhireti de hesap günü olarak yaratmıştır. Mahkeme-i kübra oradadır. İyiler için cennetler, kötüler için cehennem hazırlamıştır. Herkes akıbetini görecektir. O günden ve o mahkemeden kaçıp kurtulacak bir sığınak da yoktur.
♦ ‘el-Melik’ ismi şerifi, emir sahibi olmak, maddi ve mânevi güçlü olmak için günde 90 defa okunur.
♦ Sabah namazının ardından 121 defa ‘Yâ Melik’ ismini zikreden fakirlikten kurtulur. Bu ismi hergün okumaya devam edenler, ilim ve mârifet sahibi olurlar.
♦ Bir kimse sabah namazından sonra ‘Yâ Mâlik’ okumaya devam ederse o kimse dünyalık ve âhiretlik olarak riyâsetten emin olur. Halkın gözünde hürmetli ve heybetli olur.
♦ Öğle vaktine yakın bir zamanda 90 (doksan) defa ‘Ya Mâlik’ ism-i şerifini okuyan kederden ve sıkıntıdan kurtulur.
Sa'd ibni Bilal der ki:
İki kimseyi Cehennemden çıkarırlar. Allahü Teâlâ: ‘Yaptıklarınızın karşılığını gördünüz. Çünkü ben kullarıma zulmetmem’ der ve Cehenneme götürmelerini buyurur. Biri zincirlerle ve bukağılarla acele acele yürür. Diğeri geride kalır. Her ikisi geri çevrilir ve ‘Niçin böyle yaptınız?’ denir. Hızlı yürüyen der ki:
- Emir dinlememenin ve kusur işlemenin neye mâl olduğunu anladım. Şimdi ondan korktuğum için hızlı yürüdüm. Diğeri,
- Rabbime hüsn-i zan ettim. Cehennemden çıkarınca, bir daha beni Cehenneme sokmaz diye ümîd ettim, der.
Allah (celle celâlühû) her ikisini de Cennete gönderir.
Malik, bir başka anlamıyla ‘hakim’ demektir.
Hadîs-i Șerîfler...
✦ Bir kimse, bir kişiye dâhi vali tâyin edilirse, kıyâmet günü getirilir, Cehennem köprüsü üzerinde durdurulur. Eğer iyi ise kurtulur. Kötü ise, Cehennem köprüsünden yuvarlanır. Derinliğine yetmiş yıl yuvarlanıp gider.
✦ Hakim, Kıyâmet günü, o kadar sıkı hesaba çekilir ki, iki kişi arasında hiçbir hüküm vermemiş olmayı arzu eder.
✦ Bir kimse, hakimliğe tâyin edilirse, bıçaksız boğazlanmaya alınmış gibidir.
✦ Sizden biri kadılık yapmak zorunda kalırsa, iki hasım arasında (mecliste, işârette ve nazarda) eşit davransın.
✦ Kadı öfkeli iken, adâletli hüküm veremez.
✦ Kadı, hükmünü vereceği zaman, ancak karnı tok, suya kanmış olmalıdır.
✽ ✽ ✽
✧ Allah (celle celâlühû), hakimlerin şu üç şeyden uzak olmasını ister:
1- Nefsin arzusuna tabi olmamaları,
2- Allah’tan korkup insanlardan korkmamaları,
3- Allah’ın âyetini az pahaya satmamalarıdır. Hasan Basri
✧ Hakim, sanatın inceliklerini ve güzelliklerini bilen, sağlam ve pürüzsüz yapan hikmet sahibi kimsedir. Gazâli
✧ Hakimin vasfı; nezaketle dinlemek, akıllıca cevap vermek, dilekçeyle tutuklamak ve bîtaraf karar vermektir.
✧ Ebû Hanife (ra) bir gün Halife Ebû Cafer Devanıki’nin yanına gitti. Orada şöyle bir teklifle karşılaştı:
- Ey Ebû Hanife! Devlet işlerinde bize yardımcı ol.
- Ben bu işte yararlı olamam.
- Sübhanallah nasıl olamazsın? Bize işimizde yardımcı ol.
- Ey Emire’l-mü’minin, eğer doğru söylüyorsam, sana dediğim gibi, yardımcı olamam. Eğer yalan söylüyorsam, yalancı birini bu işe tâyin etmen sana helâl olmaz.
1- Mâlik olduğu için, istediği gibi tasarruf eder; isterse verir, istemezse çeker alır. Ona kimse müdahale edemez.
2- Bütün mahlûkatın sahibi Allah’tır; her şey O’na boyun eğer.
3- Kulların hürriyeti, ancak Allah’a kullukla mümkündür.
4- Allahu Teâlâ kullarını yedirir, giydirir, her türlü ihtiyaçlarını karşılar, her şeyden haberdardır.
5- Cenâb-ı Hakk, sadece insanların değil, zerreden kürreye bütün varlıkların sahibi ve idarecisidir. Her şey O’nun tasarrufundadır.
6- Cenâb-ı Hakk, merhametlilerin en merhametlisidir; kulunu her türlü zararlardan muhafaza eder, hasta olanı reddetmez tedavi eder, zor durumdaysa kurtarır, açsa doyurur. Yani kulunu himaye eder.
Mâlikiyet, istilâ ve hâkimiyet derecelerinin en ileri şeklidir.
Mutlak ve kâmil anlamda Allah’ın mülkü, O’nun adâletiyle sağlanır.
Allah’ın yarattığı varlıklar içinde hükümdarlık mevkiini elde edenler, onun Melik ismine mazhar olan kişilerdir. Ancak bu krallar, şahlar, padişahlar, cumhurbaşkanları yönetimlerinde ‘Melik’ olan Allah’ın yönetim kurallarına uyarlarsa başarı sağlarlar. ‘Melik’ olan Rabbimiz, kulları arasında mü’min-kafir ayırımı yapmadan, dil, din, ırk ayırımı yapmadan can, ten, beden veriyor.
Kimsenin tekeline bırakmadan hava ve güneş veriyor.
Bu ismin gereği; kendisinin önü, sonu nereye varacağı belirsiz bir serseri değil, Alîm ve Habîr, Rahîm ve Kâdir bir hükümdarın hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu, hayatı boyunca, iyi kötü bütün söylediklerinin, yapıp ettiklerinin, görüp işittiklerinin muntazam kayıtlarla tesbit ve tescil edildiğini, mahkeme-i kübrada bütün bu dosyaların ortaya dökülüp hesâbı sorulacağını kati sûrette bilerek, giderini ona göre ayarlamaktır.
Yüksek mevkiler, hudutsuz salahiyetler çok defa insanı sarhoş eder. Öte taraftan mürailerin, dalkavukların uyuşturucu sözleri de insana kendisini düşünmeyi güçleştirir. İşte o zaman gurûra, hodgamlığa kayar. Kendisini hiç bir şey değilken amir yapan, hükümdar yapan, her şey yapan Hâlik-ı zü'l-celâlini ve buyruklarını unutur, isyan eder. Küfran-ı nimette bulunur, gadabına çarpılır ve bir daha da onu kimse kurtaramaz.
Bir gölge gibi olan dünyanın geçici nimet ve devletleriyle gevşeyip bayılmamalı, o nimeti vereni düşünüp daha ziyâde ayılmalı. O'nu veren Allah-ü Teâlâ’nın almaya da kadir bulunduğunu, kendisinin nihâyet muayyen bir zaman için ücretle tutulmuş bir çoban vaziyetinde olduğunu ve idaresi altındaki koyunların hasta olanına bakar, geride kalanlarını gözetirse ücret almağa hakkı olacağını, böyle yapmazsa cezaya çarpılacağını asla unutmamalı.
✽ ✽ ✽
✧ Dinin üç âfeti vardır: Fâcir fâkih, zâlim hükümdar, câhil müctehid. Hadîs-i Şerîf
✧ Bu âlemde hiçbirimizin hiçbir şeyi yoktur. Çünkü bırakıp gidiyoruz. Götürebildiklerimize bakınca, bıraktıklarımızın emânetçisi ve bekçisi olduğumuz ortadadır. Ancak mesele, bu bekçiliği kimin hesabına yaptığımızdır. Fâni zevkler uğruna mı bekçilik ediyoruz, sonsuzluk uğruna mı?
✧ Sultan-ı kainat birdir. Her şeyin anahtarı O’nun yanında, her şeyin dizgini O’nun elindedir. Her şey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulan her matlubunu bulur, hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtulur.
✧ Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi onların arkasında iş gören Kudret-i Ezeliye’dir.
✧ Hz. Süleyman’ın ‘Kimsenin ulaşamayacağı mal ver’ diye duâ etmesinin sebebi şudur: Saltanat, baş korkusu, can korkusu ve din korkusundan ibarettir. Biz insanlar için bunun gibi imtihan yoktur. Süleyman (as) saltanat hissinden müteessir olunca dünyanın bütün hükümdarlarına acıdı.
✧ Mecâzi dünya sultanlarına gelince; onlar da yaratılmış aciz kullar olduğundan, hiçbirisi hakiki melik özelliklerini gerçek manada taşıyamaz. Saltanatları belli bir zaman sonra zeval bulur. Genelde muhtaç, hırslı ve kibirli olduklarından adaleti sağlayamaz, herşeyi görüp bilmediklerinden zâlimi mazlumdan temyiz edemez.
✧ Beş şeye aldanan Âdemoğlunun durumu ne acaiptir.
1- Varlıklı olan kimseye şaşıyorum. Neden muhtaç olacağı âhiret için bir şeyler ayırmıyor?
2- Konuşan bir dile şaşıyorum. Nasıl nefsine itaat ediyor? Allah’ın zikrini ve Kur’an okumayı bırakıyor?
3- Sıhhatli, işsiz bir kimseye şaşıyorum. Hep yiyip içiyor. Acaba, niçin her ay en az üç gün oruç tutmuyor? Hem gelecekte orucun faydasını niçin düşünmüyor?
4- Yatağını serip sabaha kadar uyuyana şaşıyorum. Gece kılınan iki rekât namazın faziletini hiç mi düşünmüyor? Bir saatlik gece namazına niçin kalkmıyor?
5- Allah’a karşı cüretle günah işleyene şaşıyorum. Onun yasak ettiğini yapıyor, halbuki bu yaptığı bir gün karşısına çıkacak, bunu da biliyor. Bu yaptıklarının sonunu niçin düşünüp de, o kötü işlerden kendini alamıyor? Hz. Ömer
✧ Herkeste şef olmak arzusu vardır. Bu insanın tabiatında vardır. Bu hâl yalnız yüzü âhirete dönük olanlarda olmaz.
✧ Bir kimseye gücün yettiğinde, Allah’ın da sana gücü yettiğini düşün. Ömer b. Abdülaziz
✧ Nûşirevan, bir gün ava çıkmış ve atını mahmuzlayarak karargâhından iyice uzaklaşmış. Derken bir müddet sonra iyice susamış. Bir bahçeye varmış, nar ağaçlarını görmüş. Bahçede bulunan çocuğa:
– Bana bir nar ver, demiş.
Narın tanelerini çıkarıp suyunu çıkarmış. Bu çok hoşuna gitmiş ve bu bahçeyi satın almak istemiş. Sonra çocuğa:
– Bana bir nar daha ver, demiş.
Bu narı da sıkmış, ama bu sefer nardan az ve acı bir su çıkmış. Çocuğa:
– Bana bak çocuk! Bu nar niçin böyle çıktı? demiş.
Çocuk:
– Belki de beldenin meliki zulmetmeye niyetlenmiştir. Onun zulmünün uğursuzluğundan da nar bu hâle gelmiştir, demiş.
Nûşirevan, bunun üzerine gönlünden tevbe etmiş ve çocuktan bir nar daha istemiş. Bu üçüncü narın suyu birincisinden daha çok ve tatlı çıkmış. Çocuğa:
– Narın tadı niçin değişti? deyince, çocuk:
– Belki de beldenin meliki zulümden tevbe etti, diye cevap vermiş.
Bunu duyan Nûşirevan zulümden kesinkes tevbe etmiş. Onun ismi dünyada adâletle şöhret bulmuş. Hatta insanlardan bazıları, Resûlullah’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle işitmişler: ‘Ben âdil bir hükümdârın zamanında dünyaya geldim.’
‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billah’ cümlesini müminler ağızlarına vird edinmiş. Özellikle işler sarpa sarıp içinden çıkılmaz hale geldiğinde bütün kuvvetin sahibine iltica edilir.
Günde kırk kere mülkün sahibi yüce kudreti hatırlar, O’nun büyüklüğü karşısında zayıflığımızı, güçsüzlüğümüzü fark ederiz. Ondan güç kuvvet, işlerimize yardım, bereket niyaz ederiz. Ama o havadan çıkıp günlük hayata daldığımızda bu aczimizi çoğu zaman unutur, bitimli, yetersiz, azıcık kuvvetimizi tahakküm vesilesi yaparız.
Bizden güçsüzleri ezmekten çekinmeyiz. Bazen sözle, bazen bilfiil, bazen alay, bazen tahkir ile birilerini kırar, incitir, ezeriz de, bizi daima murakabe eden kainatın sahibinin, mazlumun hakkını zâlimden daha dünyada iken alacağını hesab etmeyiz.
Allah’ın bize ibâdet-ü taatte, hayır hasenatta kullanmak için verdiği kuvveti yerli yerine kullanarak dünya ve âhiret sermayesi yapabilir, dereceleri yükseltebiliriz. Şükrü yapılmış her nimet gibi artıp bereketlenmesine sebep olabiliriz. Nitekim âyette «kuvvetinize kuvvet katar» (Hûd:52) buyruluyor.
✽ ✽ ✽
✧ Bir insana iki rekat namaz kılmak için verilen güçten daha hayırlı hiçbir değer verilmemiştir.
✧ Güçlü mümin zayıf müminden hayırlıdır ve hepsinde de hayır vardır.
✧ Güçlü kuvvetli olsan da, nerede kullanacağını bilmezsen fayda vermez. Kendi gücünüzü kendi istediğiniz gibi boyayabilirsiniz.
✧ Ey Allah’ım tembellikten ve yaşlılığın güçsüzlüğünden sana sığınırım.
✧ Güçsüzler asla bağışlamaz. Bağışlayıcılık güçlülere ait bir şeydir. Gücümüzü hırlaşmak için değil birleşmek için kullanmalıyız.
✧ Yedek güçlerini almadan ana gücünü sahaya süremezsin.
✧ Güçlü olan, zayıf yanını herkesten iyi bilendir. Daha güçlü olan, zayıf tarafına hükmedendir.
Güçlü insanın özellikleri:
1- Herkesi perişan edebilecek durum ve olaylar karşısında etkilenmeyen, moralman ayakta kalabilen,
2- Zor günlerin, zor şartların insanı olan,
3- Tahammülü ve sabrı çok olan,
4- Gönlünde korku ve endişe değil, daima sevinç ve huzuru taşıyabilen,
5- İnsanların olumsuz davranışlarına ve saldırılarına karşı hoşgörüsünü, sükûnetini koruyabilen,
6- Tutkularından sıyrılmış, bağımsız, sahiplenmeden sevebilen,
7- Gönlü sevgi dolu olan kişidir.
İnsanlara taraf-ı ilâhiden bazı yükümlülükler verildiğine göre, kısmi de olsa irade, akıl, izan da verilmiş. İnsan, kendini yoktan var eden yüce Rabbine karşı görevlerini yerine getirirken onu doğru yoldan, emr-i ilâhiden çıkarmak isteyen iç ve dış düşmanlarına karşı mücadele verip, kendine mâlik olması zorunludur. Aksi halde günün birinde bu imkanlar elinden gidip çaresizlik girdabına düşer.
Artık gerçeğin yüzünden perdeler kalkıp her şeyin meydana çıktığı hesap gününde hiçbir şeye, hatta kendi arzularına bile mâlik olamaz. Dili tutulur, elleri, derileri konuşur, ayakları şahit olur.
Dünyada kendine verilen servet, makam, evlâd-ü iyal, hiçbir şeyin zerre kadar faydası olmaz. O gün Vahid ve Kahhar olan Allah’dan (celle celâlühû) başka kimsenin hükmü kalmaz. Hesabsız yaşamanın hesabı verilir.
Günaha bulanmış azalar fonksiyonunu kaybeder. Uğrunda herşeyin feda edildiği sevgililer düşman olur. İnsan gayri meşru istek, arzu, zevk, sefa ne varsa Rabbinin buyruğuna engel olan her şeyden pişman olur. İş işten geçmiş, ecel kılıcı ekin tarlasını çoktan biçmiştir.
Gerçeği görmeyen gözler kör, duymayan kulaklar sağır, söylemeyen diller lâl olmuştur. Artık o günün mâlikinden başka kimse hiçbir şeye mâlik olamamaktadır.
Şimdi hala şansımız var; dünyadayız. Rabbimizin gösterdiği yöntemlerle bir nefes kadar yakın olan nefse mâlik olabiliriz; ebedi hüsrandan kurtulabiliriz.
Kullardan gerçek Melik o kişidir ki; Allah'tan başka kimsesi olmaz. Allah'tan gayri her şeyden alakasını keser, bununla beraber asker ve halkının kendisine itaat ettiği, boyun eğdiği ülkeye sahip olur. Nasıl mı? Şöyle: Çünkü onun öz ülkesi kalbi ve kalıbıdır. Askerleri ise, gazabı, şehveti, heva ve hevesidir. Halkı ise; dili, gözleri elleri ve sair azalarıdır. O, bütün bunlara hakim olup da kendisine boyun eğdirirse, işte kendi iç dünyasında sultanlık derecesine yükselmiş demektir. Bir de buna insanlara karşı olan ihtiyaçsızlığı da eklenirse, işte yeryüzünün sultanı olmuş demektir.
Kainatı yaratan ve koyduğu tabiat kanunlarıyla evreni idare eden ve yönetimine kimseyi ortak etmeyen ‘Melik’e iman eden bir mü’min, tabiatı Allah-ü Teâlâ’nın mülkü kabul ettiğinden, yeryüzünde, Allah-ü Teâlâ’nın döşediği yaygılar üzerinde yürür gibi hiçbir güzelliğe zarar vermeden yürür.
Her gün namazında ‘Nas’ sûresini okurken insanların tek hükümdarı Allah olduğunu ikrar ederek, Allah’ın kullarının kılına haksız yere dokunmaz.
Hakiki insana yaraşan, Allah-ü Teâlâ’nın herşeyin yegâne sahibi olduğunu bilmek ve herşeyini Allah-ü Teâlâ’dan istemektir.
Efendimiz (sav) bir adamın diğer birine, ‘Ey şahların şahı’ diye seslendiğini işitti. ‘Birbirinize ‘Mâlike’l mülk / meliklerin meliki’ mi diyorsunuz?’ diyerek bu ifadeden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
Nefse mâlik olma hicabını geçince, Mâlik’i müşâhadeye vâsıl olunur. Nefsin dört sıfatından (emmâre – levvâme – mülhime – mutmainne), Mâlik’in dört sıfatını zikirle halâs olunur: İlâhiyet, Rubûbiyet, Rahmâniyet, Rahîmiyet.
«Bugün mülk kimindir? O tek ve Kahhar olan Allah’ındır.» (Ğâfir, 16)
«O gün kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün emir, yalnız Allah’a âittir.» (İnfitar, 19)
‘Mülk’, bağ, bağlamak ve kuvvet mânâsındadır. Bu bakımdan kâmil mânâda mülk ve kuvvet sâdece Allah’ındır, geçerli tasarruf O’na âittir. Bunun kullar hakkında söz konusu edilmesi mecâzidir. Çünkü kulların mülk ve varlıkları için bir başlangıç ve bir son vardır.
O günde mülkün kendisinin olması, Allah’ın (celle celâlühû) hükümran gücünün kemâline delâlet eder.
Rabbimiz, rahmetini dört defa, dört boyutuyla zikrettikten sonra buradan itibaren saltanatını tanıtmaya başlıyor. Mâlikü’l Mülk olan yüce zatını mecazen dünya melikliğinden tecrid edip, hesap gününün meliki olduğunu bildiriyor. Burada ince bir nükte dikkatimizi çekiyor:
Size cüzi irade ve bazı kabiliyetler verip, imtihan gereği vazifelendirdim. Kiminiz amir, kiminiz memur, kiminiz hakim, kiminiz mahkum, kiminiz zengin, kiminiz fakir olarak yaşarsınız. Geçici bir zaman için sizi serbest bıraktım. Haydi, hodri meydan! Ben zaten ne olduğunuzu, ne yapacağınızı ezelden biliyorum. Şimdi siz kendinizi görün, kendinizle yüzleşin, birbirinize şahit olun. Yaptığınızın karşılığını alırken itirazınız, şüpheniz olmasın.
«Bu meydan-ı imtihanda kimi nefsine zulmetti, kimi hayırda koştu, kimi de mutedil oldu.» (Fatır, 32) Bu yalan dünyada mazlumlar alacaklı, zâlimler sabıkalı oldu. Fakat kimsenin hakkı kimseye kalmayacak. Hakim, sonsuz adâlet, kudret sahibi Cenâb-ı zül celâl. Şahitler dışarıdan değil. «Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şahitlik eder.» (Yasin; 65)
Mahkemenin büyüklüğüne, o günün dehşetine bakalım; dışardan Ali-Veli şâhit olmuyor, kişinin bizzat kendi âzâları şâhitlik ediyor. Dahası o işi işlediği mekânlar, âletler şâhit oluyor. Amel defteri her şeyi kaydetmiş olarak yazılı belge oluyor. O gün, mecâzi geçici meliklerin, idârecilerin hiçbir fonksiyonu yok. Onlar, hesaplarıyla meşgul.
Önceden çekim yapılmış, herşey kayda alınmış. İnkar ne mümkün! Öyle bir mahkeme ki, ne rüşvet, ne rütbe, ne para, ne dost, ne yardımcı kabul edilmez. Kimseye kıl kadar haksızlık edilmez. (Nisa; 49) Zâlim cezasını bulur, mazlumun yüzü güler. Hak sahipleri hakkını alır, kederler sevince, korkular güvene döner. Çünkü hâkim Ahkamul Hâkimin olan, din gününün Mâlikidir.
Bu âyet iki yönlü olması hasebiyle (tevcih), aynı anda iki zıt muhataba hitap ediyor:
Ey mazlumlar, çaresizler, hakarete uğrayanlar, zulüm görenler! Korkmayın, üzülmeyin, endişe etmeyin, gevşemeyin, siz üstün geleceksiniz. (Âli İmran; 139) Siz asli kulluk görevinize devam edin, gün yakındır; aylar yıllar çabuk geçer. Hesaplaşma günü gelir, sabredin.
Ey zâlimler size gelince... Haliniz harap! Meydanı boş bulduğunuzu mu sanıyorsunuz? Size verdiğim imkanlarla biçareleri ezip zulmediyorsunuz. Bu sizin yanınıza kalmaz. Zaten vicdanınızdan ufak kırıntılar kaldıysa peşin ceza olarak vicdan azabı size huzur vermeyecek. Gün yakın. Büyük yüzleşme, yüce divan sizi bekliyor. Bakalım zebanilerin elinden sizi hangi nüfusunuz, hangi otoriteniz kurtaracak?
O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner
Azrail’e hoş geldin, diyebilmektir hüner. N. Fazıl
Akıllar, huylar, karekterler, anlayışlar, algılayışlar farklı farklıdır. Bu nedenle üç kişi bir araya gelse, herkes bir fikir ortaya sürer, ihtilâf olur, işler sarpa sarar. İnsanlığı nizâma-intizâma, huzura kavuşturmak için Allah’ın bir nimeti, bir bahşişi olarak gönderilen Yüce Resûl ‘Üç kişi olsanız, bir başkan seçin ve ona uyun; isterse bu boynu eğri köle olsun’ buyurmuş. Bir diğer Hadîs-i Şerîfte ‘İtaat akıldan üstündür’ buyurmuştur.
Fikirler dallanıp budaklandığı zaman, karar vermek güçleşir, icraata yol bulunmaz. Atalarımız ‘Çatal kazık yere girmez’; yani, iki ucu olan bir kazığın yere giremeyip, bir ucunun koparılmasını, bununla da, çatallanmış fikirlerle yol almanın mümkün olamayacağını anlatmışlardır. Bu konuda ‘Bir evde olursa dû zen (iki kadın), o evde olmaz düzen’ mısraları da, bu hakikata parmak basar.
Ne var ki idârecinin âdil, şefkatli, akıllı, bilgili, anlayışlı, tecrübeli, sabırlı, fedâkar, mert ve cömert gibi idârecilik vasıflarını taşıması ve geldiği mevkiiden dolayı hallerini değiştirmemesi; hodgam, bencil, sadist, zâlim olmaması gerekir.
Hakkıyla yapılırsa, zor, zahmetli, veballi ve meşakkatli bir görev. Mükâfâtı da ona göre ‘Bir saat adâletle idâre etmenin mükâfâtı, altmış yıllık ibâdet sevâbıdır.’ Hadîs-i Şerîf
İnsanlar, küçük birimlerden büyük kütlelelere doğru iç içe, halka halka, şûbe şûbe yönetilir, idâre edilirler. İdâreciler, kendi alanında, küçük veya büyük iş başında. Yapılan adâlet ve zulüm, dalga dalga, büyükten küçüğe yayılır. Derginin kapağında rastladığım ilginç fotoğraf gibi: Baba anneye kızıyor, anne çocuğa hiddetleniyor, çocuk kedinin kuyruğunu çekiştiriyor.
İdârecilerin hepsi âdil olamadığından, güçsüzler, merâmını anlatamayanlar, çâresizler haksızlığa uğruyor. Haklı, dâvâsında haksız oluyor, göz göre göre hakkı ketmoluyor, malı gasboluyor. Âhı arşı inletiyor, ama hâkime dinletemiyor.
İşte bütün bu haksızlıkların, yolsuzlukların bir gün sonu gelecek, Mahkeme-i Kübrâ kurulacak, dışardan şâhit dinlenmeyecek, ağızlar mühürlenecek, eller konuşacak, ayaklar şâhitlik edecek’ Kul şaşırıp âzâlarına soracak: ‘Niçin aleyhimize şâhit oluyorsun (sen de yanacaksın)’ Âzâlar: ‘bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu’ diyecek.
O gün, Mâlik-i Hakiki, idârenin asıl sâhibi, Âdemden kıyâmete kadar gelmiş geçmiş tüm kulları hesaba çekiyor. Ve biz, bu dehşet sahneyi her gün belleğimizde saklayıp, hayâlimizde canlandırıp gündemde tutmamız için, en az kırk kere Huzur-u İlâhide ‘Mâliki yevmi’d-dîn’ diyoruz. Olur ki insafa gelir, sonumuzu, âkıbetimizi düşünür; gidişâtımıza çeki-düzen verir, hesâba çekilmeden hesaba çekeriz kendimizi.
❁ ❁ ❁
Rivâyet edildiğine göre kıyâmet günü bir adam getirilir. Bu adam kendi durumuna bakar da, hiçbir iyiliğinin olmadığını görür. Tam o esnâda ‘Ey falanca, yaptığın amele karşılık, gir cennete!’ diye bir ses gelir. Adam: ‘Yâ Rabbi, ben ne yaptım ki?’ der. Allah (celle celâlühû) buyurur ki: ‘Falanca gece sen uyurken, bir tarafından bir tarafına döndüğünde, o esnâda ‘Allah!’ demiştin. Sonra o anda sana uyku baskın çıktı da, sen bunu unuttun. Bana gelince, Beni uyku ve uyuklama tutmaz. Onun için Ben onu unutmadım.’
❁ ❁ ❁
‘Din gününün sahibi’… Günün sahibi, dinin sahibi. Sanki gününe sahip olan, dinine sahip olur ikazı yapıyor. Günübirlik yaşamak, ertelememek, üşenmemek, yarına bırakmamak, kendine, gününe, dinine sahip olmak, tasarruf ve mâlikiyet hakkının mecazi ve muayyen oluşu, fırsatı iyi değerlendirip hakiki mâlike teslim ederken mahcubiyet duyacak şeylerin yapılmaması ve mahşerden bir sahne;
Mahkeme-i Kübra, hâkimler hakimi Rabbü’l Âlemin, azalar şahit, yer-gök, eşya tanık, alıcılar kayda geçmiş, rüşvet kabul edilmiyor, adamını bulmak yok, kaçış kurtuluş yok, zor gün… Aşabilmek için, bugünün basit zorluklarından kaçmak, kaytarmak, atlatma, kandırma yoluna girmeyip işi ciddiye almalı.
Mülkiyetine sahip olduğumuz şeylerle övünmemeli, onlarla birilerine tahakküm kurmamalı. Hz. İbrâhim gibi ‘Ben kaybolanları sevmem’ demeli. Kendi elindekine değil, Rabbinin elindekine güvenme cesâretini gösterip de cimrilikten, korkaklıktan, tedirginlikten, dünyalık için kederlenmekten kurtulmalı. Nefsine mâlik olup ona memlük-köle olmamalı; hakiki Mâlik’e teslim olup bütün tasallut, baskı ve esaretlerden hür olup kulluk şerefini tadıp, zevkini sürmeli.
Mülk Allah’ındır; yani diriltme, öldürme, sevap verme, ikab etme sırf O’na aittir.
Allahu Teâlâ, ceza gününün mâliki olduğu gibi, dünyanın da mâliki ise de, insan, dünyada ariyet ve mecaz tarikiyle mülk ve saltanat sahibi olarak dünya işlerine geçici olarak mâlik olduğundan ceza gününün tek mâliki olduğu tasrih olunmuştur.
Çünkü o günde fâni saltanata sahip olup dünyada mâlik ve hakim olanların mülk ve hükümleri mazide kalmış bir hayalden ibaret kalır.
İtaatkar ile asinin, zâlimle mazlumun arasını ayırmak için hazırlanan ceza gününe mâlik olanın; ancak ibâdete layık ve o güne mâlik olan zat olduğunda en düşük akıllı bile tereddüt etmez. Zira o gündeki ceza; dünyada geçmiş olan amellere göre verileceğinden o güne ve o günde ceza vermeye mâlik olan zat ancak mâbud olması lazım gelen zattır. Çünkü ibâdet edenlere güzel ceza ve kabahat edenlere fena ceza vermek ancak mâbudun şanıdır.
Zâlimden mazlumun intikamını almak üzere kıyâmet gününün ve âhiret hallerinin vukuuna işâret buyrulup bu vesile ile isyankarlar itaate davet edilmiştir. Çünkü ceza gününün vukuuna iman eden bir asinin elbette o günde rezil ve rüsva olmamak için nefsine insaf etmesi lazımdır.
Dolayısıyla âhirete imanı olmayan kimse her fenalığa cüret eder ve hiçbir kötülükten çekinmez. Zira akibet korkusu yoktur ki, fenalığa cüret etmekten onu men etsin.
Hz. Ömer halife olduğu yıllardan birinde Ebû Ubeyde b. Cerrah ile birlikte Suriye’ye gidiyordu. Önlerine bir dere çıktı. Hz. Ömer devesinden indi. Ayakkabılarını çıkarıp omuzuna attı. Devenin yularından tutup suya girdi. Ebû Ubeyde b. Cerrah telaşlanarak:
- Ey müminlerin emiri! Bunu nasıl yaparsın? Ayakkabılarını çıkarıp omzuna atıyor, devenin yularından tutup suya giriyorsun. Şehir halkının seni bu vaziyette görmesi doğrusu beni çok üzer.
Hz. Ömer Ebû Ubeyde’ye şunları söyledi:
- Bu ne biçim söz Ebû Ubeyde! Eğer bu sözü sen değil de başkası söyleseydi onu Muhammed ümmetine ibret olacak şekilde cezalandırırdım. Şunu unutma! Biz çok basit bir kavimdik. Allahu Teâlâ bizi İslâm’la şereflendirdi. Şan ve şerefi dinden başka yerde ararsak, Cenâb-ı Hakk tekrar bizi eski halimize döndürür.
Herşeyin tasarrufunun Cenâb-ı Allah’ta olduğu gün.
‘Gün’ kelimesi, tan yerinin ağarmasından itibaren güneşin batışına kadar olan vakittir. Bu kelime, Kıyâmetin başlangıcı ile cennet ve cehennemliklerin her birisinin yerlerine varacakları vakte kadarki zaman için istiare yoluyla kullanılmıştır. ‘Gün’ kelimesi onun kısa bir ânı hakkında da kullanılabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: «Bugün sizin için dininizi tamamladım» (Maide, 3) Gün anlamına gelen ‘yevm’ kelimesinin çoğulu ‘eyyam’ şeklinde gelir.
‘Yevm / gün’ kelimesinin ‘din’ kelimesine muzaf kılınması aralarındaki yakın ilişkiden dolayıdır. ‘Din gününün sâhibi’ şeklindeki tahsis; onun büyüklüğü ve dehşeti, hesabın tümüyle Allah’a bırakılması dolayısıyladır.
‘Din’in ‘yevm’e izâfeti, o günde mâliklerin, emlâkların zeval bulup sırf O’nun mâlik olmasını ifâde içindir.
Her gün defalarca ‘mâliki yevmid din’ diyerek diğer bir saadet diyarını seyretmedikçe, dünyada huzurlu, hedefli ve mutlu olunmaz.
Din günü, işlerin karşılığının verildiği gün demektir.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden
Âhiret gününe iman etmek, İslâmiyetin itikat esaslarından biridir.
Bu inanç, beşeriyetin kalbini ve gözünü bu âlemden sonra başka bir hayatın varlığına çevirmesi bakımından büyük değer taşır. Yeryüzünün zarûretleri, onları dünyada ebedi kalmak arzusuna sevk edemez.
Âhirete iman, insanoğlunun süfli hislerin esâretinden kurtuluşunun ve bu hislerin üstündeki asıl mevkiini buluşunun ayrılış noktasıdır.
Âhirete iman, dünyevi ölçü, değer ve tasavvurlara boyun eğmekle, ilâhi kıymetlere bağlanıp, câhiliyet mantığının üstüne çıkış yollarının ayrılış noktasıdır.
Âhirete iman, Allah’ın kullarına ihsan ettiği yüce insanlık hakikatlarıyla, değer bakımından insana lâyık görülmeyen bozuk ve çirkin manzara arasında bir tercih noktasıdır.
Er odur dünyada koya bir eser
Eseri olmayanın yerinde yeller eser.
Biz bu dünyada zâlimlerin mazlumlara baskı yaptığını; güçlülerin güçsüzleri ezdiğini; müttaki, kâmil bir âlimin geçim sıkıntısına düşebildiğini, günahlara dalmış bir kâfirin ise rahatın ve lüksün zirvesinde yaşadığını görüyoruz. Bu durum ise, merhametlilerin en merhametlisi, hükmedenlerin en iyisi olan Allah’ın rahmetine uygun düşmez.
Allah’ın (celle celâlühû), zâlimlerden mazlumların hakkını alması, kendisine itaat edenlere mükâfaatlarını, inkâr edenlere cezâlarını vermesi için kıyâmet, ba’s ve haşr bulunmasaydı, bu ihmal ve imhal (mühlet tanıma), bir zulüm olurdu. Cezâ günü ve din günü var olunca, Allah’ın kullarına zulmettiği vehmi ortadan kalkar. Bu sebepten dolayı Allah (celle celâlühû), «Kötülük edenleri, yaptıklarına mukâbil cezâlandırması, güzel hareket edenleri de daha güzel ile mükâfatlandırması için» (Necm, 31) buyurmuştur.
Âhiret gününe inanmak insanı teselli eder, üzüntüsünü azaltır. Dünyada nice iyi insanlar, iyiliklerinin karşılığını görmeden; haksızlığa uğrayanlar hakkını almadan, nice zâlimler de cezasını çekmeden ölüp gitmektedir. Âhiret gününde ilâhi adâlet yerini bulacak; iyilik yapanlara iyiliklerinin mükâfatı bol bol verilecek, haksızlığa uğrayanlar eksiksiz olarak haklarını alacaklar, zâlimler hak ettikleri cezayı bulacaklardır.
‘Din günü’, dünya hayatında dini yüce Allah'ın belirlediği ölçülere göre yaşayanların, âhiret gününde karşılığını en iyi şekilde alacakları gündür. ‘Din günü’, dünya ile âhireti bütünleştiren bir bilinçtir. İnsanlar, din günü bilincini kendilerinde hakim kıldıktan sonra dünya hayatında daha duyarlı, daha etkin bir hale gelirler. Böylece dünyada kendilerine çeki-düzen verirler.
‘Din günü’, dine uyma ölçüsünün yargılanacağı gün demektir.
Âhirete inanmak, bu kısa ömür içinde ve dar dünyamızda tahakkuku mümkün olmayan bir takım arzularından dolayı insanı huzursuzluktan koparıp, gönül rahatlığına kavuşturur. Böyle olunca insan yalnız Allah rızâsı için çalışır, mükâfatını da gerek bu dünyada, gerekse âhirette Allah’ın takdirine ve O’nun takdir ettiği zamana bırakır. Bunun neticesi olarak da insan, ilâhi huzur içinde yaşar, niyeti hayır olur, hakkı müdâfaada yılmaz, müsâmahakârdır.
Âhirete iman edenlerle, âhireti inkâr edenler, şuur, ahlâk, gidişat ve yaptıkları işlerde müsâvi değildirler. Bunlar birbirine zıt iki sınıftır ki; tabiatları tamamen ayrıdır.
Bunların dünyadaki işleri birbirine uymadığı gibi, âhirette de yaptıklarının karşılığını almakta farklıdırlar.
İnsanların bu dünyaya gönderilme sebebi haklarında hüccet ikamesi içindir.
Dünya âlemi, bulanıklık âlemidir. Âhiret âlemi ise, sefâ âlemidir. Buna göre dünyaya nisbetle âhiret, gölgeye nisbetle cisim gibidir. Bu nedenle dünyada bulunan herşeyin, âhirette bir aslı bulunması gerekir. Aksi halde dünyadaki şeyler, aslı olmayan bir serap ve boş bir hayalden başka bir şey olmaz.
Âhirette bulunan her şeyin de dünyada bir benzerinin bulunması gerekir. Aksi halde âhiretteki o şeyler, meyvesiz bir ağaç ve delilsiz bir medlûl gibi olurdu. Buna göre rûhâni âlem, ışık, nûr, güzellik, sevinç, lezzet ve nimetler âlemidir.
✧ Âdemoğlu kıyâmet gününde şu beş şeyden soruluncaya kadar yerinden ayrılamaz:
1- Ömrünü nerede geçirdi?
2- Gençliğini nerede tüketti?
3- Malını nereden kazandı?
4- Malını nereye harcadı?
5- Bildiğiyle ne amel yaptı? Hadîs-i Şerîf
İnsan azap çekmez, Hak yazmayınca
Allah azap yazmaz, insan azmayınca !
✧ «Ey insanlar! Rabbinizden sakının. Çünkü kıyâmet koparken meydana gelecek zelzele çok büyük bir olaydır. Kıyâmetin kopuşunu gören her emzikli kadın, (kucağında) emzirmekte olduğu çocuğunu unutur. Yine her gebe kadın (karnında taşıdığı) çocuğunu düşürür. (Ey Muhammed!) O günde insanları sarhoş olmuş gibi görürsün. Halbuki gerçekte onlar sarhoş değildirler. Sarhoşlukları sadece Allah’ın azabının pek çetin olmasından ileri gelir.» (Hac,1-2)
✧ ‘Kıyâmet’, lugatta ayaklanmak demektir. Istılahta dünyanın yıkılıp âlemin düzeninin bozulması anlamına gelir. ‘Yevm’id din’ aynı zamanda ‘kıyâmet günü’ demektir.
✧ Efendimiz (sav), ‘İnsan öldüğü zaman kıyâmeti kopar’ buyurur. Asıl kıyâmet budur. Çünkü ölümden sonra yapabileceğimiz, tamir edebileceğimiz hiçbir şey yok; bütün imkanlar elimizden gider.
✧ Dönüşü olmayan ebediyet yolculuğu... Sonradan her ferdin imtihanı bitince okul kapanır, gökler dürülür. Dağlar savrulur, insanlar dağılır, kelebekler gibi yer değiştirir, başka bir arz olur. Artık âhiret safhaları başlamıştır.
✧ Kıyâmetin kopmasına yakın cehâlet yayılır, ilim yok olur ve cinâyetler çoğalır.
✧ Kıyâmet günü seven sevdiğini üç yerde hatırlayamaz:
1. Tartıda: Ameller, teraziye konur; ya ağır gelir, ya da hafif.
2. Defterlerin verilişinde: Defterler, ya sağdan verilir, ya da soldan.
3. Bir de orada toplananların üzerine cehennemden bir boyun uzanıp şöyle dediği zaman:
– Ben şu üç zümreyi yakalamakla memurum:
a) Allah’tan başka bir ilâha tapanları,
b) İnatçı zâlimleri,
c) Hesap gününe inanmayanları...
Daha sonra, bu saydıklarının üstüne yumulur; cehennemin dibine atar.
✧ Şüphesiz ki, kıyâmet günü, mü’mine pek hafif olacaktır. Dünyada kıldığı bir farz namazının vaktinden daha az gelecektir.
✧ Allah rızâsı için yapılan hacc, cihad, oruç, namaz, âmme hizmetinde bulunmak ve emr-i ma’ruf, nehy-i münker ağırlığına katlanarak dökülmeyen ve bedenden çıkarılmayan terler, kıyâmet topluluğunda, mahşer yerinin rüsvaylık ve korkusundan dökülecek ve sıkıntılar artacaktır.
1- Ahitlerin, sözlerin bozulması.
2- Açıktan zina yapılması.
3- Cimrilik ve hırsın gözü bürümesi, dünyanın harap olmasına sebeptir.
✧ Cehennemin üzerine kurulan köprü vardır. Kıldan ince, kılıçtan keskincedir. Ona bağlı dikenli teller ve demir çengeller vardır. Onun üzerinden yıldırım gibi geçen, fırtına gibi uçanlar da vardır. Müslüman kurtulur. Müslüman olmayan o dikenli tellere ve çengellere takılır, sonra yüzüstü cehenneme yuvarlanır. Hadîs-i Şerîf
✧ Tekvir, İnfitar ve İnşikak sûrelerini okuyan, kıyâmete gözüyle bakmış olur. Hadîs-i Şerîf
İnsanlar ve cinlerden başka bütün hayvanlar, Cuma günü sabahından güneşin doğuşuna kadar kıyâmetin kopacağından korktukları için kıyâmeti gözlerler.
♦ Yeryüzünde fitne ve fesadın çoğalıp, umurun şiddet bulması.
♦ Ulemânın ruhları kabzolup, cehâletin artması.
♦ Zinâ ve içkinin çoğalması.
♦ Kadınların çok, erkeklerin az olması.
♦ Zekât verecek fakir bulunmaması.
♦ Şerlerinden korunmak için bazı kimselere ikram olunması.
♦ Sonra gelenlerin, öncekileri beğenmemesi.
♦ Kadınla erkek arasında harama vasıta olanların çoğalması..
♦ Emin kimselerin pek nâdir olması.
♦ Emr-i bi’l-ma’ruf, Nehy-i ani’l-münkerden nehyedilmesi.
♦ Hayrın şer, şerrin hayır görülmesi.
♦ Mescitlerin binâca mâmur, cemaatçe fakir olması.
♦ Hakkı söyleyenin dinlenmemesi.
♦ İnsanlar arasında adâlet, büyüğe hürmet, küçüğe merhamet, din kardeşine muhabbet, ilim, hayâ, bereket kalmaması.
♦ Terâzide, ölçüde hilenin çoğalması.
♦ Yalancı şâhitliğin artması.
♦ Helâl lokmanın azalması.
♦ Ünsiyete lâyık dost bulunmaması.
♦ Korkunç kıtlık olması.
♦ Yağmur yağmasına rağmen mahsul bol olmaması.
♦ Faiz yemekten çekinilmemesi.
♦ Fuhuş ve veledi zinâların artması.
♦ İnsanlara zengin oldukları için hürmet edilmesi.
♦ Câmilerde günah seslerin yükselmesi.
♦ Fâsık, zâlim şirretlerin, mü’minlere ve iyilere gâlip gelmesi.
♦ Dünyanın sevilip âhiretin, malın sevilip hesâbın, hayatın sevilip ölümün, halkın sevilip Hâlîkın, evlerin sevilip kabrin unutulması.
✧ İleride öyle zamanlar gelecek ki, kişinin bütün himmeti midesi, dini kendi hevası, kılıcı da dili olacaktır.
✧ İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, öldürme ve zorbalıktan başka bir yolla idareye sahip olunamayacaktır. Gasp ve cimrilikten başka bir yolla zenginliğe, dinden çıkma ve nefsâni arzulara tâbi olmaktan başka bir yolla da diğer insanların sevgisine ulaşılamayacaktır.
✧ O gün (kıyamet günü) mümin, nezleye yakalanmış hasta gibi olur. Kâfir ise, ölüm döşeğinde ölümle pençeleşen kimse gibi olacaktır. Hadîs-i Şerîf
♦ Ye’cüc, Me’cüc: Zülkarneyn’in (as) seddinin arkasından çıkarlar. Mahlûklardan rasladıklarını katlederler. Bunlar çokluk olduklarından yeryüzünde hiç yiyecek bırakmazlar. İsâ’nın (as) duâsı ile bunlar helâk olacaklardır. Fenâ kokan leşleri, Hz. İsâ ve müslümanların duâ etmeleri ile mintarafillâh kaybolacaktır. Ye’cüc, Me’cücün helâkinden sonra bol yağmurla yerler temizlenir. Sonra Hz. İsâ vefat eder.
♦ Deccal’in ortaya çıkışı.
♦ Daha sonra Kur’an, ilim, Hacer-i Esved, Makam-ı İbrâhim kalkar.
♦ İsa (as)’ın yeryüzüne inmesi.
♦ Gâyet tatlı bir rüzgârla hayırlılar ölür ve şerliler üzerine kıyâmet kopar.
♦ Dabbetü’l-arz: Bu hayvan heybetli ve büyük olduğu için, bundan kaçmak ve buna erişmek mümkün değildir. Bu hayvanın, güneş garptan doğduktan sonra çıkacağı beyan olunmuştur.
♦ Duhan: Büyük bir duman yeri kaplar ve kırk gün durur. Mü’minlere ufak bir nezle tesiri yapar. Kâfirler ise baygın bir hale gelir.
♦ Biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç güneş tutulması meydana gelmesi.
♦ Bütün insanları önüne katarak mahşer yerine sürükleyen bir ateşin Yemen’den çıkması.
♦ Güneşin batıdan doğması: Bir cumâ gecesi, güneş battıktan sonra üç gün doğmaz. Sâlih mü’minler işi anlar. Tevbe ve ibâdet yaparlar. Saatle namaz kılarlar. Güneş üç gün sonra batıdan doğar. Öğlende veyâ ikindide geri döner yine garpta batar. İşte bu batışta tevbe kapısı da kapanır. Ondan sonra yine şarktan doğar.
Kuvvet ve iradesiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, cennet ehli mezardan çıkınca, altın eğerli, kanatlı develere bindirilirler. Ayakkabılarının yüzleri nur gibi parlar. Devenin her adımı, gözün gördüğü yere kadar uzanır. Cennete vardıklarında, kanatları altından olan kapının üzerinde kırmızı yâkuttan bir halka görürler.
Cennetin kapısının önünde iki pınar vardır. Onların birinden içince, sevinçten yüzleri ışıldar; diğerinden abdest alırlar. Güzelce taranmış saçlarının şekli bir daha bozulmaz. Halkasına vurup kapıyı çaldıklarında öyle güzel bir ses çıkar ki; o halkanın bir sesini işitsen, yâ Ali! Sesi işiten güzel cennet kadınları kocalarının geldiğini anlayınca, hemen hizmetçilerini kapıyı açmaya gönderirler. Allah onları öyle güzel yaratmıştır ki, eğer kendi kendilerini görseler, güzelliklerine vurulur, yere kapanırlar.
Giden hizmetçi, ‘Ben senin işlerini yapmakla görevli hizmetçiyim’ der. Hizmetkârın peşinden eşinin yanına gidince, nâdide güzel hemen otağından çıkar, kocasının boynuna sarılır: ‘Sen benim sevgilimsin, ben de senin sevgilinim. Ben senden memnunum, asla gücenmeyeceğim. Seni hiç üzmeyeceğim. Hep yanında kalacağım, asla ayrılmayacağım’ der.
Orada öyle bir eve girer ki, tavanının yüksekliği yüz bin arşın inci ve yakuttan yapılmıştır. Evlerinin altından birbirine benzeyen ırmaklar akar. Bunların bir kısmında tertemiz sular akar. Kimisinden arıdan çıkma değil de, Allah’ın kudretiyle özel bir şekilde yaratılan süzülmüş bal, tat veren şerbetler akar.
Bir takım ırmaklardan da davarlardan sağılandan özel yaratılmış sütler akar. Canları yemek isteyince, beyaz kuşlar gelir, hemen kanatlarını kaldırırlar. Onlar da istedikleri yerin etlerini yerler. Orada dallarda sallanan meyveler de vardır. Canları isteyince dallara yaklaşır; dilerse ayakta, dilerse oturarak diledikleri meyvelerden yerler.
İnci tanesi gibi güzel hizmetçiler de önlerinde hizmete hazır dururlar. Hadîs-i Şerîf
Cennet ehli temiz yüzlü gençlerdir. Saçları, kaşları ve kirpikleri hâriç; vücutlarında tüy yoktur; yani etekleri, koltuk altları tüysüzdür.
Boyları altmış arşın, Âdem’ın boyundadır. İsâ (as) gibi, otuz üç yaşındadırlar. Renkleri beyazdır. Yeşil giyinirler. Onlardan birinin sofrası önüne konunca, bir kuş ona döner ve şöyle söyler:
– Ey Allah’ın sevgili kulu, ben selsebil suyundan içtim. Arş’ın altında, Cennet bahçelerinde yayıldım. Şu, şu... meyveleri yedim.
Allah (celle celâlühû) meleklere emir verir; ‘Dostlarıma yemek yediriniz.’ Bu emir üzerine, onlara çok çeşitli yemekler getirilir. Her lokmayı aldıkça bir evvelinden daha lezzetli bulurlar. Yemek işini bitirdikten sonra, Allah (celle celâlühû):
– Kullarıma içilecek şeyler de ikram ediniz, buyurur. Onlara öyle içecekler getirilir ki, her yudumda bir evvelkinden fazla lezzet alırlar. Bu içme işi de bitince, Allah (celle celâlühû) onlara şöyle buyurur:
– Ben, sizin Rabbinizim. Vaadimi yerine getirdim. Şimdi arzunuzu bildirin; ne ise vereyim.
– Rızânı isteriz, derler. Buna karşılık Allah (celle celâlühû) şöyle buyurur:
– Sizden râzıyım. Ancak, bugün katımda daha fazlası vardır. Size öyle bir ikramda bulunacağım ki, bütün bu gördüklerinizden daha büyüktür.
Perde açılır; dilediği kadar o yüce Zata bakarlar. Sonra, secdeye kapanırlar. Allah’ın dilediği kadar secdede kalırlar. Sonra şu emri verir:
– Başınızı kaldırınız. Burası ibâdet yeri değildir.
Oradaki bütün nimetleri unuturlar. Yüce cemâline nazar, onlara bütün nimetlerden daha sevimli gelir. Sonra, eski hallerine dönerler. Bir aralık, Arş altından bir rüzgar eser. Beyaz miskten bir tepeyi tozutur. Orada bulunanların ve bindikleri atların başına saçılır. Daha sonra Cennetteki yerlerine dönerler. Hanımlarını bıraktıklarından daha güzel bulurlar. Zevceleri de onlara der ki: ‘Siz, önce olduğunuz halden daha güzel döndünüz.’
«Yüzler var ki, o gün ışıl ışıl parlar, Rabb’ine bakar.» (Kıyâme, 22-23)
«İman edip, güzel amel işleyenlere Cennet ve bir de Allah’ın cemâlini görmek var. Onların yüzlerine ne bir leke bulaşır ne de bir zillet.» (Yunus, 26)
«Öyle değil, o gün, onlar Rablerinden mahcupturlar.» (Mutaffifin, 15)
Gördüğü sûretten zevk alan âşığın, bu sûretin sahibini bulmakla zevki daha da artacağı gibi, perde aradan kalkıp sağlanan müşâhede sayesinde, kulun zevki son haddine varacaktır. Cennetin güzelliği, herkesin arzu ettiği şeyi orada bulmasındandır. Allah’dan başkasını arzu etmeyen kimse için başka şeylerde bir zevk yoktur, belki onlardan eziyet dahi görebilir.
Ölüm ile aradan perde çekildiği vakit, ruh, dünya kirleriyle mülevves olarak kalır ve tamamıyla ondan sıyrılamaz. Bununla berâber herkes bu lekelerde farklı dereceler alır. Bir kısmını öyle leke ve paslar kaplar ki, cevherini kaybetmiş, paslanmış ayna gibi olur; ne cilâ, ne de parlaklık kabul etmez. İşte ebedi olarak Allah’ın cemâlinden mahrum kalacaklar bunlardır.
Allahu Teâlâ uyumaz, zâten O’na uyku da yakışmaz. Kıstı (tartıyı, rızkı) indirir, kaldırır. Geceleyin yapılan amel, gündüzleyin yapılandan önce; güzdüzleyin yapılan amel de geceleyin yapılan amelden önce Allah’a yükseltilir. O’nun hicabı nurdur. Eğer o perdeyi açacak olsa, vechinin subuhâtı, basarının ihâta ettiği bütün mahlûkatını yakardı. Hadîs-i Şerîf
Hicab, perde demektir. Allah, insanlara şah damarından yakın olduğu halde, insanlar, araya giren perdeler sebebiyle Allah’dan uzaktırlar, Zât-ı Zülcelâl’i görmezler. Allah ile kul arasındaki perde maddi değil, nûrânidir.
Allah’ın vechi, Zât’ı demektir. Allah’ın subuhatından murad, Allah’ın celâli ve azametidir. Eğer onu açacak olsa, insanın gözünün yetiştiği her şeyi yakardı. Allah’ı kullara karşı perdeleyen nurlardan bir nur inkişaf edecek olsa, bu nur, değeceği her şeyi helâk eder, tıpkı böyle bir inkişafta Hz. Mûsâ’nın bayılıp düşmesi ve Allah’ın tecelli etmesiyle dağların parça parça olması gibi.
Cennet ehlinin en aşağı derecede olanı, bin yıllık mesâfeden kendine verilen köşklere, hanımlarına, nimetlerine, hizmetçilerine ve karyolalarına bakar. Allah katında daha şerefli olanlar ise sabah akşam nur yüzüne bakarlar. Hadîs-i Şerîf
Bugün âşıkların esrârına âgâh olan gelsün
Bugün bu meydân-ı muhabbette fenâfillah olan gelsün.
İki dünyayı terk eden, bu yola baş açık giden
İşi dildâr-ı şevkinden demâ dem âh olan gelsün. Sultan III. Mehmed
✧ Allah’ım, kazana râzı olmamı istiyorum. Likâna şevk istiyorum, vechine bakmak istiyorum. Birahmetike yâ erhamerrâhimîn. Hadîs-i Şerîf
✧ Sahabelerle, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında geçen konuşma:
– Yâ Resûlallah! Rabbimizi görecek miyiz?
– Bulutsuz bir günde güneşi görebiliyor musunuz?
– Evet,
– Peki bulutsuz gecede ayı görebiliyor musunuz?
– Evet.
– Siz Rabbinizi göreceksiniz. Hatta biriniz, Rabbi ile karşılaştığında Rab Teâlâ ona soracak: ‘Şu, şu günahları biliyor musunuz?’ Kul diyecek ki; ‘Beni affetmiyor musun ya ilâhi?’ Allah (celle celâlühû) buyuracak: ‘Zaten Benim mağfiretimle geldin buraya! (Seni affettim bile)’ Ebû Hureyre
✧ Cennet ehli Allah-u Teâlâ’ya baktığı vakit, O’nun Cemâlinin zevkinden sekizyüz yıl gözlerinin ışıkları kalplerinde kaybolur. Bir de Allah’ın Cemâl ve Celâli arasında kalan kalpleri düşün. Allah’ın Celâlini düşündüğü vakit kendisini ilâhi heybet kaplar, Cemâlini düşündüğü vakit de şaşırır kalır. Yahya b. Muaz
✧ Dünyada Allah’ı bilmeyen, O’nu âhirette göremeyecektir. Dünyada mârifet zevkine varamayan, âhirette müşahade tadını alamayacaktır. Zira kişi, dünyada sâhip olmadığı şeye, âhirette yeniden sâhip olamaz. Burada herkes neyi ekmişse, âhirette onu biçecektir.
Mûsâ (as) bir kere, başının altına kerpiç koymuş, saçı sakalı birbirine karışmış bir adama rastladı.
- Yâ Rabbi! Dünyada bu kul zâyi olmuş, dedi. Mevlâ:
- Yâ Mûsâ! Sen bilmez misin ki, Ben bir kuluma Cemâlimin tamamıyla nazar ettiğimde, dünyanın tümünü ondan uzak ederim, buyurdu.
«Cehennem ateşi onlara uzak bir yerden görününce, onlar bunun kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına zincirlerle bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıkları zaman, orada ölümü isterler (Yetiş ey ölüm. Neredesin? Gel bizi bu azaptan kurtar! derler)» (Furkan, 12/13)
Cehennem, bir ceza âlemidir. Halen mevcuttur ve yedi aşağı tabakaya ayrılmıştır. Nerede olduğunu ancak Yüce Allah bilir. Bütün kâfirler ve bazı günahkâr mü'minler için yaratılmış olan Cehennem, ebedî azap yeridir.
Burada kâfirler küfrünün, müminler de günahlarının cezasını çekeceklerdir. Kâfirler onun o korkunç ateş alevleri arasında ebedî olarak yanacaklar, günahkâr müminler ise cezalarını çektikten sonra çıkacak ve Cennet'e gireceklerdir.
Cehennemden çıkmak var diye, bu nâr'a girişe ehemmiyet vermemezlik yapmayalım. Elini bir defa ateşe daldır, ne kadar tahammül edebileceksin? Cehennem denilen yer, hamam sıcağı kadar hararetli olsa, ne kadar tahammül edebiliriz; bir düşünelim.
O ateşlerin içerisinde yaşayan bir takım hayvanlar var ki, bunlar ehl-i nâr-ı sokacak, incitecektir. Yaz geceleri sivrisinek, tahtakurusu, pire ve karasinek gibi insanları ta'cîz eden hayvanlara tahammülümüz yok, hem de bunlardan kurtulmak elimizde iken, gördüğümüz huzursuzluğu bir düşünün. Halbuki orada irademiz elimizde olmayıp korkunç azaplara nasıl tahammül ederiz?
Mirac’ta Efendimiz’e cehennemin gösterilmesi Haşir’de fazla korkup ürpermesin, sadece şefaatle meşgul olsun diyedir.
Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cebrâil’e (as) ‘Bana Cehennemi anlat’ buyurdu. Buna karşılık Cebrâil (as) anlatmaya başladı:
Allah (celle celâlühû) Cehennemi yarattıktan sonra, bin sene ateşi yaktı; ateş kıpkızıl oldu. Bin sene daha yaktı; kapkara oldu. Artık ne alevi söner; ne koru biter.
Cehennemden iğne ucu kadar bir yer açılsa, onun sıcaklığından dünya sâkinleri tamamen yanar.
Cehennem ehlinin giydiklerinden biri, yerle semâ arası bir yere asılsa, onun kötü kokusundan ve sıcaklığından yer ehli bütünüyle yanar, ölür.
Cehennem zincirlerinden birinin, bir arşın kadarı bir dağın üzerine konsa yerin yedinci katının dibine kadar o dağ erir; batar. Bir adam batıda azaba uğrasa, doğudaki onun şiddetinden yanar.
Cehennemin ateşi şiddetlidir. Uçurumu derindir. Ziyneti kızgın demirdir. İçkisi kaynar sudur; irindir. Elbisesi kat kat ateştir. Onun yedi kapısı vardır. Her kapının kadınlar ve erkekler için ayrı bölmesi vardır.
Kapılar birbiri altına ve içten içe açılmıştır. Bir kapı ile diğer kapı arasında yetmiş senelik yol vardır. Kat kat indikçe her katın sıcaklığı üsttekine göre yetmiş kat fazladır. Allah düşmanları oraya atılırlar. Onun kapısına vardıkları zaman, zebaniler gülerler. Zincirlerle onları karşılarlar. Zinciri ağızdan vurur; alttan çıkarırlar. Sol eli, boynu üzerinde tutar, sağ eli kalpten geçirir; omuz arasından çıkararak sıkıca bağlarlar. Bu zincirlemede, her insana bir şeytan arkadaş olur; birlikte bağlanır. Sonra, Cehenneme yüz üstü sürüklenip atılırlar. Azap melekleri onlara, demir topuzlarla vururlar. Her ne zaman oradan çıkmayı isteseler, bu yolda bir çaba harcasalar, bu çabaları boşa gider; geri çevrilirler.
En alt katta, münâfıklar, maide ashabından kâfirler, Firavun’un arkadaşı vardır. Bu katın adı Haviye’dir.
İkinci katta, müşrikler vardır. Bu tabakanın adı Cahim’dir.
Üçüncü katta, saibun (hak dini terkedenler) vardır. Bu tabakanın adı, Sakar’dır.
Dördüncü katta, iblis, Mecusiler ve ona uyanlar vardır. Bu tabakanın adı, Leza’dır.
Beşinci katta, Yahudiler bulunur. Bu tabakanın adı Hutame’dir.
Altıncı katta Hıristiyanlar vardır. Bu tabakanın adı, Sair’dir.
Bundan sonra Cebrâil sustu. Resûlullah’tan haya edip durdu. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun bu halini görünce şöyle sordu:
– Yedinci katı bana anlatmayacak mısın? Cebrâil devâm etti:
– Ümmetinden büyük günah işleyenler oradadır. Bunlar, ölmeden evvel günahlara tevbe etmemiş olanlardır.
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu haberi duyunca bayıldı. Bayılınca Cebrâil başını kucağına aldı. Ayılıncaya kadar kucağında kaldı. Ayıldığı zaman şöyle buyurdu: ‘Ya Cebrâil, felâketim büyük. Hüznüm çok. Acaba ümmetimden Cehenneme giren olacak mı?’ Buna cevap olarak Cebrâil şöyle dedi:
– Evet, olacak. Ümmetinden büyük günah işleyenler oraya girecektir. Bunu duyunca Resûlullah ağladı. Cebrâil de onunla berâber ağladı.
Vekınâ azâbennâr
Biz son ümmet, âhirzaman ümmeti, dünyanın ikindi vaktinde, yaşlılık çağındayız. Kıyâmetin yakın olduğu bildiriliyor. Risâlet yoluyla belirlenen alâmetler küçüğüyle büyüğüyle zuhur etmeye başlamış. Bizim uyarılara dikkat edip tedbirli, hazırlıklı olmamız gerekir.
Madem yolculuk var, yeni diyarımıza taşınacağız; eski, köhne fâni diyarımızı bezemekle vakit geçirmeyip yepyeni bir hayata aşkla, heyecanla hazırlanalım, kalbimizi, kabrimizi gülbahçesine döndürme hazzında olalım.
Hadîs-i Șerîfler...
✦ Zaman yaklaşır. İlim noksanlaşır, şiddetli cimrilik kalplere konulur, fitneler meydana çıkar ve herc çoğalır.
- Yâ Resûlâllah! Herc nedir? diye sordular.
- Katildir (insan öldürmektir), buyurdu.
✦ Âhirzamanda paraya daha çok ihtiyaç olur. Çünkü insan, din ve dünyasını ancak parayla korur.
✦ Ne mutlu İsâ (as) indiği zamana; o zaman göğe rahmet yağdırması ve yere de yeşertmek için müsaade verilir.
✦ Taş üzerinde tohum ekilse biter, insanlar arasında kin ve kıskançlık olmaz. Hatta bir adam, bir aslana rastlasa, aslan ona dokunmaz, yılana bassa yılan onu sokmaz.
✦ Âhirzamanda iyi hal ve güzel huy, çok amelden daha hayırlıdır.
✦ Âhirzamanda, eğlencelerin ve çalgıların meydan aldığı ve içkinin mübah addolunduğu zaman, yere batma, taş yağma zuhur edecek ve insan kılığından çıkma olacaktır.
✦ Âhirzamanda zenginlik, bir saadettir.
✽ ✽ ✽
✧ Âhirzamanda sebepsiz, yâni farz olmadığı halde hac yapanlar çoğalır. Yollardaki yaptıkları ticâretleri ile kazançları artar, hac işi onlara kolay gelir. Ancak ecirden mahkûm ve sevaptan soyulmuş olarak geri dönerler. Kumlu ve susuz çöllerde binitleri onları dolaştırır da, yanıbaşındaki komşusunun hal ve hatırını sormazlar. İbn-i Mesud
✧ Bir gece gelir, Kur’an, hafızların göğsünden alınır. Sonra Allah (celle celâlühû) bir rüzgâr gönderir ve iman etmiş insanların ruhu alınır. Daha sonra insanlar hiçbir söze inanmaksızın bir süre kalırlar ve merkeplerin çiftleşmesi gibi çiftleşirler. İbrâhim Yezîd
✧ Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Âhir zamanda, benim ümmetimden bir grup, maymun ve domuz şekline çevrilecek.’ Ashab:
– Yâ Resûlallah! Onlar Allah’tan (celle celâlühû) başka ilâh olmadığına, senin de onun elçisi olduğuna şahitlik edecekler mi? Oruç tutacaklar mı? dediler. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem):
– Evet! dedi.
– Halleri nasıldır yâ Resûlallah? denildi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem):
– Çalgı aletleriyle, kadınlarla, deflerle eğlenirler ve içki içerler. İçkili içkili, eğlene eğlene gecelerler, maymun ve domuz şekline çevrilmiş olarak sabahlarlar, buyurdu.
Haşir; toplama, cem etme, ölülerin bir araya toplanması, ölüleri diriltip mahşere çıkarmak demektir.
Ba’s, yani öldükten sonra dirilme hâdisesini müteâkip, insanların ve diğer mahlûkâtın hesaba çekilmek üzere Arasat meydanında bir araya getirilmeleridir.
Ehl-i Sünnet itikadı, haşrin cismâni yani hem ruh, hem bedenle olacağı üzerinedir.
Kıyâmet koptuğunda, bütün mahlûkat ölür; sonbaharda, bütün haşeratın, yerin, otların ve ağaçların öldüğü gibi. Sonra Allah tekrar ölen mahlûkatı diriltir. İlkbaharda ağaçların, otların dirildiği, bütün haşeratın uykudan uyandığı gibi. Herkes kabrinden kalkar, mahşere, meydan-ı arasata varır. İnsanlar üç bölük üzere kabirlerinden kalkıp mahşer yerine varırlar:
Birinci sınıf; cennet bineklerine binerler, cennet elbiselerini giyerler. Bunlar peygamberler, sâlih, sâdık, âşık, şehid, gazi, âbid ve âlim kişilerdir.
İkinci bölük; yaya olarak, çırılçıplak kabirlerinden kalkıp mahşere sevk olunurlar. Hatta Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu bölüğü haber verdiğinde, Hz. Âişe: ‘Yâ Resûlallah! Erkekler kadınlara nazar etmezler mi?’ diye sordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Yâ Âişe! O gün, öyle bir gündür ki, insan kendisinden gayrisini görmez ve kendi nefsinden gayrisini düşünemez. Herkesin yaptığı hatırında, herkes yaptığı suçun ağırlığı altındadır. O günahı yüklenip, Huzur-u İzzete varır; suç organları, suç âletleri sırtındadır’ buyurdu.
Üçüncü bölük; öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, Allah’a ‘acz’ isnad eden ve ‘Çürüyüp toprak olan bu beden tekrar dirilir mi?’ diyen, kendisinin bir katre sudan yaratıldığını unutan ve Allah’a apaşikâr düşmanlığını ilân eden güruhtur. Bunlar, kabirlerinden kalktıklarında ‘Bize ne oluyor? Bizleri kim diriltiyor?’ diye sorarlar, melekler cevaben: ‘Bu gün Rahman olan Allah’ın vaadi ve Resullerin sizlere haber verdikleri kıyâmet günüdür, haşir günüdür, ayıpların meydana çıktığı gündür, mahkeme-i kübrâdır. Mazlumun, hakkını zâlimden alacağı gündür. İşte, siz bu günü inkâr ederdiniz’ diyerek onları kabirlerinden zorla çıkarıp meydan-ı arasata iterek yürütürler. Bunlar, yüz üstü sürüne sürüne mahşere varırlar.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunların bu şekilde mahşere varacağını haber verdiğinde, ashabtan biri ‘Yâ Resûlallah! Nasıl yüzü üstüne yürürler?’ dediğinde, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Ayaksız, yüz üstüne yürüyen yılan ve solucan gibi’ buyurdular.
Bütün insanlar mahşerde cem olur. Onların etrafını, sayısını yalnız Allah’ın bildiği yedi kat gök ve yedi kat yer melâikesi çevirir. Cehennem ise, bütün gayzı ile halkın üzerine hücum edip, alevleri halkı müteessir ettiğinde, bütün Nebîler diz üstüne düşüp: ‘Nefsim, nefsim!’ dediğinde iki cihan padişahı, mahbub-u kibriya Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) secdeye kapanıp arşın destarını tutup, ‘Nefsimi, Fâtime’mi, Hasan’ımı, Hüseyn’imi, Ali’mi istemem. Onlar ümmetime fedâ olsun. İlle ümmetimi isterim!’ diye Allah’a yalvarır.
Cebrâil (as) nâzil olup, elinde bulunan bir kap ile cehenneme bir miktar su serper. Ateş teskin olur. Eski şiddet ve dehşetini kaybeder. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) nârı teskin eden bu suyun ne olduğunu Cebrâil’den sorunca, ‘Yâ Resûlallah! Bu su, senin ümmetinin, muhabbet-i ilâhi ve haşyetullah ile akıttığı göz yaşıdır’ diye bildirir.
✧ Her kul, kabrinden öldüğü anki hal üzere dirilir. Çalgıcı çalgısı ile, sarhoş kadehi ile müezzin de ezan okuyarak haşrolur. Hadîs-i Şerîf
✧ İnsanlardan ancak, insanlıkta kemâle gelmiş, kendini kötü düşünce ve ahlâklardan arındırmış kimseler insan sûretinde, geri kalan herkes hangi hayvani özelliği taşıyorsa ya da hangi suç üzere öldü ise o suça uygun bir sûrette haşrolurlar. Birkaç örnek vermek gerekirse:
✧ Siz o gün kabirlerinizden kalkıp muhtelif cemaatler halinde bir yere varırsınız ki, o yerin adı Sâhire’dir. Benim ümmetim on bölük olur ve her biri bir sûretle mahşer yerine gelirler.
Peygamberler, Hak velileri ve muhlisler: Yüzleri ayın ondördü gibi nurlu ve parlak olarak buraklara bindirilir, önlerinden ve arkalarından melekler seğirtir ve tekbir ve salâvat ile mahşer yerine getirilirler.
Dedikoducular: Maymun yüzüne dönüşmüş olarak
Haram yiyenler: Hınzır yüzüne dönüşmüş olarak
Zulmederek haksızlık edenler: İster evlerinde bulunanlara haksızlık etmiş olsun, isterse kadı, bey olsun, eğer ki hükmünde haksızlık etmişse, zâlim muamelesi görecektir: Başaşağı, gözleri âmâ ve yüzleri yerlerde sürünerek.
Yalnız kendi amellerini görüp beğenen ve kendini iyi bir insan olarak tanıyan ve ‘Benim gibi kişi nerede?’ diyenler: Kulakları sağır olarak.
Halka nasihat ettikleri halde kendileri tutmayanlar, sözleri işlerine uymayanlar, yanlış fetvâ verenler: Dillerini çiğneye çiğneye.
Komşularını incitenler: Elleri kesik olarak
Nefislerine uyanlar ve nefislerinin muradını gözetenler, malının, koyununun ve sığırının zekâtını ve öşürünü vermeyenler, hafiyelik yapanlar: Ateşten ağaçlara asılı olarak
Kibredenler: Katran cübbe giydirilerek. Hadîs-i Şerîf
Bunlar bu hallerde mahşer yerine getirildikten sonra, Allah (celle celâlühû) bunların her birinin cehennemin derelerine sürülmelerini, orada azap ve işkence görmelerini irâde buyurur ve bu emr-i ilâhi derhal yerine getirilir.
✧ Senin vücudunda hangi huy gâlip ise, onun sûretine göre haşr edileceğin muhakkaktır.
Hasetçiler; kurt sûretinde,
Zinâ edenlerin gizli âzâsı ve şarap içenlerin ağızları pek ziyâde kokmuş bir halde...
Âyetlerden ibret almayan gözsüz; dilenciler yüzsüz olarak...
Faiz yiyenler; yüzü üzerine sürünerek
Kötü âlimler; dilleri göğsüne sarkmış, cerahat akarak.
Yalan yere övenler; peltek olarak haşrolurlar.
Her günahın kendine has iğrenç bir kokusu vardır. Bu kokuyu dünyada Evliyâullah, âhirette ise tüm insanlar hissedecektir.
‘Hâşir’ Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in isimlerinden biridir; kabirden ilk kalkacak odur. Halkı kendine cem edicidir.
Kıyâmet günü, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) önde, bütün insanlar da Resûlullah’ın arkasında olduğu halde mahşere yürüyecekler.
Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hatem-i Nebî olduğu için Nebî’lerin âhiridir. Kıyâmet günü ümmeti onu seve seve tâkip edeceklerdir.
İnsanlar peygamberin dînî üzerine haşr olur. Onun dînînden başka din yoktur.
İnsanlar benim müşahademde haşr olurlar. Nitekim âyet-i kerimede ‘Siz geçen ümmetlere şâhitsiniz, Resûlullah da size şâhit olur’ buyrulmuştur.
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), yevm-i azimde tanınır. Herkesin korktuğu günde, insanların delilidir. Bütün halk o günde merhamet-i ilâhiyi ondan umar. Hamd sancağı onun elindedir. Bütün enbiyâ ve evliyâ onun altında toplanır. Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) haşrından evvel hepsi kabirlerinde mahpusturlar.
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) girmeden hiçbir peygamber cennete giremez.
Onları Cemâlûllâh’ı görsünler diye Haziret’ül Kuds denilen mahalle sevk eder. Bu hususta herkes onun huzurunda toplanır. Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini ilk nazar eden odur.
Bir gün Ebû Zerr Kâbe’nin yanında ayağa kalktı ve:
- Ey insanlar! Ben Gıfarlı Cündüb’üm! Hayrınızı isteyen kardeşinizin yanına geliniz, dedi.
- Biriniz yolculuğa çıkmak istediğinde, yanına, varacağı yere kadar yetecek miktarda azık almaz mı?
- Alır, dediler.
- Kıyâmet yolu, çıktığınız seferlerin en uzunudur, o halde size yarayacak azığı alın. Halk:
- Bize yarayacak azık nedir? diye sordu:
- (Âhiretin) büyük işlerine karşı haccedin, uzun sürecek haşir günü için çok sıcak günlerde oruç tutun, kabir ıssızlığından korunmak için gecenin zifiri karanlığında iki rekât namaz kılın. O günde hesap mevkiinde duracağınızı düşünerek hayırlı şeyler söyleyin, yoksa susun. Malınızı dağıtın, belki güçlüklerden kurtulursunuz. Dünyayı iki ayrı meclis yapın; birinde âhiret, diğerinde helâl rızık için çalışın. Bu ikisi dışındaki üçüncü bir vakit size menfaat değil, zarar verir. Helâl yoldan kazandığınız malınızı iki dirheme (iki eşit parçaya) bölün, bir bölümünü çoluk-çocuğunuza harcayın, diğerini de âhiretiniz için gönderin. Üçüncü bir parçası zarar verir, yararı olmaz. Onu istemeyin. Ey insanlar! Sizleri hırs öldürmüş, arzunuza aslâ ulaşamazsınız.
«O günde ki ne mal fayda eder, ne de oğullar. Meğer ki Allah’a tamamen sâlim bir kalp ile gelmiş ola.» (Şuara Sûresi, 88-89)
«Sonra andolsun, siz o gün elbette nimetten yana sorguya çekileceksiniz.» (Tekâsür, 8)
Mücâhid, bu âyet hakkında şu açıklamayı yapmıştır: ‘Elbette içilen soğuk sudan, oturulan evin gölgesinden, karnın tokluğundan, yaradılışın düzgün ve tamlığından, uyku lezzetinden sorguya çekileceğiz.’
Hadîs-i Șerîfler...
✦ Kıyâmet gününde iki dirhem sahibinin hesabı, bir dirhem sahibinin hesabından daha şiddetlidir.
✦ Dünyada dünyalığa sevinen, âhirette korkusunu (cezasını) çekecektir.
✦ Kıyâmette insanlara ilk sorgu kan hususunda olacaktır.
✽ ✽ ✽
✧ Mizan ve hesaplaşma şu dört yerdedir:
1- İmanla küfür arasında,
2- Sadâkatla yalan arasında,
3- Tevhitle şirk arasında,
4- İhlâs ile riyâ arasında. Hâris b. Esed
✧ Kıyâmet günü her ademoğlu için iki defter açılır. Biri iyiliklerinin, biri de kötülüklerinin bulunduğu defterdir. Defterinde yazılı her iyiliğe denk bir nimet verilir. Kötülükler ise Allah’ın dilemesine kalır. Avn b. Abdullah
✧ Güneş batıdan doğduğunda melekler, hesap defterlerini dürer, kalemleri kaldırırlar. Süfyan Sevri
‘Sanma ki ey hâce senden altın gümüş isterler
Yevme lâ yenfeu’de kalb-i selim isterler.’
✧ Ey ruhu kapımda bulunan kimse; sana bakmam, bana getireceğin gönle bakarım. Hediye olarak bana öyle bir gönül getir.
✧ Kim müslüman olduğu dönem içerisinde, güzel davranışta bulunursa, câhiliye devrinde yaptıklarından hesaba çekilmez. Kim de İslâm’dan sonra yine çirkin davranışlar sergilerse, hem önceki hem de sonraki (İslâm) dönemlerinde yaptığı tüm kötü işlerinden ötürü hesaba çekilecektir.
✧ Zâlimden intikamını alıp da Allah’ın huzuruna gitmektense, onda hakkın olarak Allah’ın huzuruna gitmen daha iyidir.
✧ Ruhum yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, kıyâmet günü insanlardan ilk sorulacak şey;
1. Ömrünü ne ile geçirdiği,
2. Bedenini ne yaparak eskittiği,
3. Malını nereden kazanıp nereye verdiği,
4. Sünnet-i seniyyeye ne kadar uyduğu.
✧ Ölüm gelmeden önce ölüm için hazırlan.
Bütün duâlarımızda uzun yaşamak isteği var.
Eni olmazsa bir ömrün, boyu olmuş ne çıkar...
✧ Üç grup insan vardır ki, helâlinden yedikleri şey için onlara hesap yoktur. Bunlar;
1- Oruç tutan,
2- Sahura kalkan,
3- Allah yolunda cihad edenlerdir. Kenzü’l-Ummal
✧ Kişi, kendisine, âile efrâdına, anne babasına yedirdiği yemekten mesuldür. Nereden kazandığının hesabını verecektir. Yalnız dost ve ahbaplarına yedirdiğinden mesul değildir. Allahu Teâlâ, bunu sormaktan hayâ eder. Hasan-ı Basri
✧ Muhasebe, kulun nefsini yapacağı işten önce ve sonra hesaba çekmesidir.
✯ İçinde bulunduğu vaktin kıymetini bilmeli, kâra çalışmalı.
✯ Gaflet içindeyse uyanmalı.
✯ Hesap başına varmadan kendi kendine hesaplaşmalı.
✯ İman ve sâlihat hakkında bilgileri çoğaltmalı.
✯ Lüzumsuz ihtiyaçlar ‘moda’ için ömrünün bir çok saatlerini, paramızı, vs.yi bu uğurda harcamamalı. Yoksa ömür su gibi boşa gider.
✯ Meyus da olmamalı. Fırsatı kaçırmamalı.
✯ Ömrünün son bir lahzasında bile hayırlı bir işe muvaffak olup ziyandan kurtulabileceğini düşünmeli.
✧ Ölümü düşünmek hesap defterini kapatmak değil, hesabı iyi yapmaktır.
✧ Nâfi şöyle der: ‘İbn Ömer’in Bakara sûresinin, «Siz nefsinizdekileri gizleseniz de açığa çıkarsanız da Allah sizi hesaba çekecektir.» (Âl-i İmrân, 92) diye başlayan son iki âyetini okuyup da ağlamadığını görmedim, sonra da ‘Bu ağır bir hesaptır’ derdi.
✧ Hz. Ali’ye:
- Allah (celle celâlühû) bu kadar insanı nasıl hesaba çeker? diye sorulduğunda:
- Nasıl rızıklandırıyorsa öyle, cevâbını vermiştir.
İnsanların dünyada işlediklerini, meleklerin yazdığı üç kitap vardır:
Birincisi: İçindeki yazılanlardan bir şeyi Allah’ın affetmeyeceği bir kitap: Allah’a şirk koşulduğu yazılı olan kitaptır.
İkincisi: Allah’ın, içinde yazılanlardan bir şeyi saymayacağı (müsamaha edip beis görmeyeceği) bir kitaptır: Kulun kendine zulmü ile bir gün oruç veya namazı terk etmek gibi şahsı ile Rabb’i arasındaki hakları, isterse mağfiret edip bağışlar.
Üçüncüsü: İçinde yazılı olan şeylerden hiç birini terk etmeyerek, Allah’ın, adâletini icrâ edeceği bir kitap: Kulların zulümlerinin yazıldığı kitaptır. Onların arasında (kıyâmet gününde) muhakkak kısas vardır. (Mazlumun hakkı zâlimden aynen alınacaktır.)
‘Din gününün Mâliki’ tâbiri, gün ve zaman kavramlarıyla ilgili hususları düşündürmektedir.
İnsanın sahip olduğu en değerli hazinelerden biri zamandır. Kur’ân-ı Kerimde Asr sûresinde de bu değerli hazineye işâret buyrulmaktadır. Zamanı iyi kullanmayan bir müslümanın başarılı olması mümkün değildir.
Asır, çağ, zaman, uzun zaman dilimi gibi anlamlar ifade eder. Yüce Allah (celle celâlühû), bu sûrede beş önemli noktaya işâret buyuruyor. Bunlar zamanın değerini kavramak, çağın değerini bilmek, iman etmek, yararlı işler yapmak, insanlara gerçekleri tavsiye etmek ve birbirlerine sabrı tavsiye etmektir.
Yüce Allah (celle celâlühû) zamana, çağa yemin ediyor. Bu yemin zamanın Allah (celle celâlühû) katında önemli bir hazine olduğunu gösterir. Bu yeminin manası şudur: Her Müslüman içinde yaşadığı çağın önemini kavramalı, zamanın değerini anlamalı ve onu en iyi bir şekilde değerlendirmesini öğrenmelidir. Müslüman yaşadığı çağın ekonomik, sosyal ve siyasal şartlarını dikkate alarak kendini çok iyi bir şekilde çağın gereklerine hazırlamalıdır.
Müslüman demek, zamanını en iyi şekilde değerlendiren kimse demektir. Müslüman, boşuna zaman harcamayan, hatta boşa geçirecek zamanı olmayan kimse demektir. Müslüman eğer kurtuluş istiyorsa, işinde ve çalışmalarında başarı elde etmeyi arzu ediyorsa, boşa geçecek tek bir saniyesi olmamalıdır.
Boş vakitleri değerlendirmek, Müslümanların en önemli sorunudur. Müslümanlar olarak kalkınmanın temeli, en kıymetli sermaye boş zamanlardır. Boş zaman geçiren fert ve toplumlar kalkınamazlar, ekonomik ve siyasal bağımsızlık elde edemezler.
Bir okyanustur zaman, ama biter bir kıyıda
Ve bir de bakarsın ki, sen yoksun buralarda.
✧ Zamanınızda olan her şeyden müminin haberi olması gerekir. Hadîs-i Şerîf
✧ Aklı başında bir insan, kıymetli bir cevhere sâhip olduktan sonra boşu boşuna onu kaybederse elbette üzülür. Şâyet bu cevher, kendisinin helâk olmasına sebep olacaksa, şüphesiz buna acınıp ağlaması daha çok olur. Halbuki ömrün her saati, hatta her ânı paha biçilmeyen bir cevherdir.
✧ Celâl ve heybet bakımından yaratıkların en büyüğü, mekân ve zamandır.
✧ Günler üçtür: Dün, seni uyarmış, sende etkiler bırakmış bir öğüt vericidir. Bugün, sana yeni uğramış, hemen hazırlanıp gidecek olan bir misafirdir. Yarın ise, sahibi kimdir bilinmez. Süfyan
✧ Her gün, yeni bir âlemin kapısıdır. Bediüzzaman
✧ Bugün dünün tartışmasına girersen, bugünden yarını kaybedersin. Gün misafirdir, iyi geçin ki, iyiliğine şahit olsun.
✧ Bütün günler ölüme varan son güne varır.
✧ İnsanın geçen yılları kırk yaşına kadar bir kitap, geri kalan yıllar da o yılların eleştirisidir.
✧ Ey insanlar! Fâni, kısa, faidesiz ömrünüzü, baki, uzun, faideli yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır, Baki-i Hakiki’nin yoluna sarf ediniz. Çünkü Bâki’ye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. S. Nursi
✧ Hayat sandığımız hâlât, yalnız bulunduğumuz dakikalardır. S. Nursi
✧ Sabahın kıymetini bilmeyen, zamanın kıymetini bilmiş sayılmaz ve iyi değerlendiremez. Sabah erken kalkan, bir gün kazanır.
✧ Hiç kimse, geçmişini geri alacak kadar zengin değildir.
✧ Akıllı zamanı dörde ayırır: Niyaza, ibâdete, yemeğe, müşahadeye.
✧ Zaman öldürmek en pahalı harcamadır. Dünya değirmeninden buğday yerine kerpiç götürürsen, un yerine toprak elde edersin.
✧ Bugünün işini yarına bırakma, çünkü yarın acizlerin günüdür.
Saatin zinciri bitince eylemez tık tık
Vakti merhunu gelince ruha derler, çık çık
Hakk’a kuluk eyle zira
Âhirette dinlemezler hık mık
♦ Uykunuz düzenli olsun. Yatış kalkış saatiniz belli olmalı. Uyku zamanını düzene sokamayanlar ayakta uyurlar.
♦ Güne sabah namazı ile başlayın. İnsanın bedenen ve zihnen en dinç olduğu zaman sabah vaktidir.
♦ Planlı ve programlı olun. Gününüz, haftanız hatta aylarınız, yıllarınız planlı olsun.
♦ Önünüze hedef koyun. Yapacağınız şeylerin hedeflerini belirleyin. Hedefiniz belli olunca kabiliyetinizin farkına varırsınız.
♦ Ne yaparsanız yapın ama yarım iş bırakmayın. Yarım iş insanın zamanını çalan bir hırsızdır.
♦ Fuzuli meşguliyetleri atın. Alıştığınız rutin işleri değil, yapılması gerekenleri yapın.
♦ Hayır demeyi öğrenin. Ciddi işlere evet demeyi öğrenin.
♦ Gidişleriniz de, size gelişler de belli olsun. Daha verimli olmak için gidiş-gelişleri belirleyiniz.
Bir bilgine sorarlar:
- Zaman hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Vücutları eskitir, emelleri yeniler. Ölüme yaklaştırırken, arzulanan hedeflerden uzaklaştırır.
- Peki dünyada yaşayanlar hakkındaki düşüncelerin nedir?
- Dünyayı ele geçiren yorgun düşer, elinden kaçıran var gücüyle peşinden koşup bitkin düşer!
✧ İnsanı helâk eden iki şey vardır ki; biri tevbe ederim diyerek günah işlemek, öteki de sonra yaparım diyerek tevbeyi geciktirmektir.
✧ Şu yedi şey gelmeden sâlih amel işleyin. Yoksa siz;
1- Herşeyi unutturan fakirliği mi
2- Azdıran zenginliği mi,
3- İfsad eden hastalığı mı,
4- İnsanı mantıksız konuşturan ihtiyarlığı mı (bunama),
5- Ani ölümü mü,
6- Korkulan gaiplerin en fenası olan Deccali mi,
7- Veya belası daha büyük, daha acı olan kıyâmeti mi bekliyorsunuz? Hadîs-i Şerîf, Tirmizi
Dâr-ı dünya, ey birâder köhne mihmanhânedir,
Dil veren virâneye, uslu değil divânedir.
Bir mühim hâne bulunmaz hâne-i eflâkde,
Cümle halk ehl-i sefer, âlem misâfirhânedir.
Bazı müfessirler, din gününü ‘dinlilerin kurtulacağı gün’ olarak tefsir etmişlerdir. İnsan, ömrünün bütün günlerini dini ölçüler içinde geçirir, hesap gününü hesap ederek yaşarsa, din günü onun düğün günü olur.
Nitekim, ‘Müminin bayramı, defterine günah yazdırmadığı gündür’ buyurulmuştur. Ayrıca, Cuma gününe de ibâdet günü olduğundan, ‘Müminin bayramı’ denilmiştir.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘Cuma günü gusledip temizlenenlerin günahları temizlenir. Cuma namazına giderken her adımına kabul olmuş bir ibâdet sevabı yazılır. Cuma günü fakirlerin haccı, müminlerin ve gök ehlinin bayramı, günlerin en iyisi, en şereflisi ve cennette bayram günüdür. Cuma günü veya Cuma gecesi ölen mümin şehit sevabına kavuşur ve kabir azabından kurtulur’ buyurmuştur.
Cumâ gününü âhiret işleriyle geçirmelidir. Bütün gün hayırla, iyilikle meşgul olmalıdır. Dünya işlerini ertesi güne bırakmalıdır. Allah’u Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de: «Namaz, tamam olunca, yeryüzüne dağılınız ve Allah’ın fadlını arayınız» (Cuma, 10), buyurması üzerine Enes (r.a.) diyor ki: Bunun mânâsı, alışveriş etmek ve dünya malı kazanmak değildir. İlim öğrenmek, kardeşlerini ve hastaları ziyâret etmek, cenâze arkasından gitmek ve buna benzer şeyler demektir.
İnsanın hayatını düzenleyen kanunların, kuralların ve tabi olunan esasların bütününe din adı verilmektedir. Bu kavram Kur'an'da, kimi yerde millet olarak da tanımlanmaktadır. Günümüzde din kavramının karşılığı olarak sistem, düzen, ideoloji ve düşünce tarzı ifadeleri kullanılır.
İnsanları itaat ettirmek ve onların hayat tarzını belirlemek, yapılan itaatleri mükâfatlandırmak, isyanları cezalandırmak, iyi insanları onurlandırarak gözetmek, korumak.
‘Din’, dil teriminde; cezâ, İslâm, âdet, ibâdat, taat, inkıyad, hüküm, ferman, tevhid, millet, şeriat, verâ ve takvâ, hisab gibi mânâlara gelir.
‘Din’: Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah (celle celâlühû) tarafından getirip tebliğ ettiği şeyleri kabule, akıl sâhiplerini dâvet eden ilâhi kânundur.
Allah’ın (celle celâlühû) açık ve geniş yolu olduğu, kullar bağlansın diye konulan hükümlerden ibâret bulunduğu için de ‘şeriat’ denir.
‘Din’ kelimesi burada, amellere verilen karşılık ve ameller dolayısıyla hesaba çekmek demektir. Yüce Allah'ın şu buyrukları da bu manadadır: «O günde Allah onlara eksiksiz olarak hesaplarını (dinehum) kendilerine verecektir» (Nur, 25); «Bugün her bir nefse kazandığının karşılığı verilecektir» (Mu'min, 17); «Bugünde işleyegeldiğiniz amellerinizle size karşılık verilecektir» (Casiye, 28); «Gerçekten biz mi cezalandırılacağız (medînûn)?» (Sâffât, 53) Yani hesaba çekilip amellerimizin karşılığı mı verilecektir; anlamındadır.
‘Din’in yargı ve hüküm anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu aynı zamanda İbn Abbas'tan da rivâyet edilmiştir.
‘Din’; itaat anlamına da gelir.
Buna göre ‘din’ kelimesi müşterek (değişik manalarda kullanılan) bir lafızdır.
Ceza manasında olduğunu şu hadisten de anlıyoruz: ‘İf’al ma şi’te kemâ tedînu tüdâne / Diledini yap, ne yaparsan onu bulursun.’
Allah’ın sıfatlarından olan ‘Deyyan’ da aynı köktendir; ‘karşılık veren’ anlamındadır.
‘Din’ kelimesinin Kur’an’daki manaları:
1- Tabiat kanunu (Rum, 30)
2- Borç (Bakara, 282)
3- Hukuk, âdet (Yusuf, 76)
4- Ceza ve mükâfat (Fâtiha, 4)
5- Hüküm ve emir (Enbiya, 93)
6- İslâm (Âli İmran, 83)
Kur'an'da din, bütün bu anlamlarıyla geçmektedir.
İsim olan ‘din’ kelimesi ile, dindarlık mânâsına gelen ve masdar olan ‘din’ kelimesinin mânâlarını karıştırmamalıdır. Dindarlık, insanın vasfı ve nefse âit bir mânâdır. Din ise, dindarlığın konusu ve onunla ilgili olan gerçeği ve işin özü olan bir mânâdır.
✽ ✽ ✽
✧ Yılan yuvasına çekilip toplandığı gibi, din de Hicaza çekilecektir. Dağ keçileri dağların zirvesinde kaldıkları gibi, din de Hicazda kalacaktır. Din garip olarak başladı, ileride de tekrar garip kalacaktır. Ne mutlu, benden sonra insanların bozup tahrip ettiği bir sünnetimi ihyâ eden gariplere! Hadîs-i Şerîf
✧ Kişinin arzusu din olursa, bu hayırlı düşüncesi hürmetine dünyevi işleri de âhiret işi haline gelir. Düşüncesi dünya olanın niyetinin bozukluğu sebebiyle âhiret işi de dünya işi haline gelir. Hadîs-i Şerîf, Tirmizi
✧ Dini uğruna ölen şehittir. Hadîs-i Şerîf
✧ Muhakkak ki din ilimleri din demektir. O halde dininizi kimden alacağınızı iyi düşünün. Hadîs-i Şerîf
Din terakkiye mâni imiş, görelim hani?
Terakkiye hangi âyet, hangi hadis mâni?
Sanayii haram eden tek bir âyet göster!
Yok mu? Öyleyse yeter artık, iftira yeter…
✧ Dört Halifenin tahsili ve yabancı dili yoktu. Ama dünyanın en güçlü devlet adamlarının arasında yer aldılar, bir imparatorluk idâre ettiler. Çünkü onlar İslâmiyeti biliyorlardı.
✧ Dinin temeli dörttür:
1- Doğruluk.
2- Kesin iman.
3- Allah’ın (celle celâlühû) hükmüne râzı olmak.
4- İlâhi sevgi ve müminleri sevmek. Sehl b. Abdullah
✧ Dini anlatan tefsirler öyle bir bahçedir ki, herkes eli yetiştiği kadar meyve toplar, hiç kimse eli boş dönmez.
✧ Allah diyerek zikredenler, Allah’ın kitabını bilmiyorsa ve salâvat getirenler sünnet-i seniyyeye uymuyorsa, bal kavanozunu dıştan yalıyorlar demektir. Onların baldan nasibi yoktur. Hekimoğlu İsmail
✧ Dinimizi dinlemiyorsak sağır, anlatamıyorsak dilsiz, uygulamıyorsak kör hükmündeyiz.
✧ Dinimizin üstün vasıfları:
1- İslâm, vahye dayanan, evrensel, kıyâmete kadar bâki, en son ilâhi dindir.
2- Kur’an, hiçbir değişikliğe uğramadan zamanımıza kadar gelmiştir.
3- Hz. Âdem’den itibâren gelen bütün Peygamberlere iman etmek, imanın esaslarındandır.
4- Akılla naklin çatışmadığı, akla en büyük değerin verildiği din, İslâmdır.
5- Dünya–âhiret dengesini en iyi şekilde düzenler.
6- İslâmda sınıf, renk, ırk, dil ve sosyal–ekonomik üstünlük gibi farklılıklar söz konusu değildir.
7- Yardımlaşma, sosyal dayanışma, zekât, sadaka gibi müesseseler zorunlu olup, ilâhi emre dayalıdır.
8- İslâm, insanın doğuştan günahsızlığını kabul ve ilân eden bir dindir.
9- Allah’ın yarattığı iyi ve güzel şeylerden faydalanmaya izin veren, helâlleri haram kılmayan din, İslâmdır.
10- İbâdet konusunda en net ve mâkul esaslar ihtivâ eden din, İslâmdır.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası
İhyayı dinle olur, şu milletin ihyası
Allahu Teâlâ Rabbü’l âlemin olduğundan âlemlerin hepsinde onun kanunları caridir. Kanunlar kâh vazılarına ve kâh mevzularına göre isimlendirilir. Mesela Solon kanunu vazına nispet olduğu gibi, Akar kanunu da mevzularına, mahkumlarına nispet edilmiştir. Tabiat dahi hak kanunlarının mahkumu olmak itibariyle bunların irade kanunlarının dışında kalanlarına kanun-u tabiiye denir. Lakin hepsinin vazıı Hakk Teâlâ olduğundan bunlara hakk kanunları ve sünneti ilâhi demek elbette daha doğru olur.
Bu kanunları bilmeye ilim ve fen denildiği gibi onların hayra götürenlerine de din, millet, şeriat denilir. İlâhi olarak kanun konulması dışında ve hak kanunları dışında din aramak bâtıldır. Bununla birlikte her kanun-u hak da din değildir.
Mesela beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi kanun-u haktır. Hakk Teâlâ’nın hususi bir iradesi mâni olmazsa o kurşunu kendine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir hayır, bir din değildir, isyandır, şerdir, kendi mülkü olmayan hakkın binasını tahriptir. Bunun gibi insanların fiillerinden hangisi alınsa, onun bir hayır ciheti veya şer ciheti ile intibak ettiği kanun-u ilâhi din, şer cihetiyle intibak olduğu kanun-u hak dinin zıddıdır. İki cihetten de kanun-u hakka tatbik olunmayan fiil; şer ve bâtıldır.
Kısacası her kanunu hakk bir vazı ilâhi olduğundan müstakimdir. Vazı beşeri olan kanunlar, ne ilim ne din hiçbiri olamazlar. Bunlar ilim noktai nazarından bâtıl, din noktai nazarından şer teşkil ederler ve gayri müstakimdirler. Bunun için beşerin hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun vaz’ etmek değil Hakk’ın kanunlarını arayıp bulmak, keşf ve izah etmektir.
‘Arşimet, hidrostatik (sıvıların basıncı), Newton yerçekimi, Aristo tenakuz (çelişki) kanununu vaz’ ettiler’ demek doğru olmadığı gibi, ‘İmamı azam Ebû Hanife Hazretleri de kıyası fıkhi kanunlarını vaz etti’ demek doğru değildir. Bunlar onların vazı olsaydı eğri ve yalan olurlardı. Doğru olmaları, kanun-u Hakk’ın keşfine mazhar olmalarından dolayıdır. Bunun için ulema, mucid değil kaşif ve muzhirdirler (mevcut olanı ortaya çıkarıcı). Zira kanun-u Hakk’ın gizli olanları da vardır.
Beşerin çırpınması hep saadet içindir,
Lakin onun menbaı sadece yüce dindir.
Allahu Teâlâ’nın Mûsâ (as)’a şunları vahyettiği anlatılır: Sana dinin direği olan beş şey söyleyeceğim:
1. Mülkümün bittiğini bilmedikçe bana itaatten vazgeçme.
2. Hazinelerimin tükendiğini bilmedikçe rızkına aldırış etme, bu konuda endişen olmasın.
3. Düşmanın olan şeytanın ölmüş olduğunu bilmedikçe onun sana sürpriz yapacağından emin olma ve onunla savaşı bırakma.
4. Seni bağışladığımı bilmedikçe günahkarları ayıplama.
5. Cennete girmedikçe azabımdan emin olma.
Sosyal bir varlık olan insanın kendine özgü niteliklerinin toplamına kimlik denir. İnsanın içinde doğup büyüdüğü kültür, kimliğinin şekillenmesinde büyük paya sahiptir. Kültürün temelinde dinin önemli bir yeri vardır. Çünkü din, insanı varoluşu üzerine düşünmeye çağırmakta, insanları yaratılıştaki sebep ve amaçtan haberdar etmektedir. İnsana kendisi ve evren hakkında bir bakış açısı sunmakta, hayatın anlamı ile ilgili temel sorularımıza cevaplar vermektedir.
Mensubu olduğumuz İslâm dini, getirdiği tevhid anlayışı ve insan hayatını maddi-mânevi bütünüyle kuşatan karakteri sayesinde, başta ülkemiz olmak üzere var olduğu her coğrafyada, toplumsal alanı çepeçevre kuşatmıştır. Müslümanlık bir toplumda varsa, canlı ve köklü bir şekilde yaşanılan hayat tarzı ve üslubu olarak vardır; dünya görüşü, hayat felsefesi ve gündelik hayatın ayrılmaz bir rüknü olarak vardır.
İslâm dini, Türk milletinin milli kimliğinin bozulmasına karşı en etkili fonksiyon olmuştur. Diğer dinlere mensup Türkler, azınlığa veya başka milletlerin hakimiyetine düştüklerinde milli kimliklerini kaybetmişlerdir.
Yüce dinimiz İslâm, Müslümanlardan başkalarına izhar edilen kimlik ile insanın içindeki gerçek kimliği arasında uyumsuzluk olmasını istememekte, insanın her iki kimliğinin de aynı olmasını istemektedir. Kişinin içinin başka, dışının başka olması, hem yüce yaratıcıya, hem de insanın kendisine karşı büyük bir saygısızlıktır.
‘Din’ kelimesi, mükâfat, hasene, cezâ, borç ve İslâm manalarına da gelir. Şimdi bunları tek tek açıklayalım:
1- Mükâfat
‘Din’ kelimesinin bir anlamı da mükâfat, karşılıktır. Çünkü iman ve sâlih amel işlemek üzere geldiğimiz bu âlemde zerre kadar hayır yapsak onu göreceğiz, zerre kadar şer yapsak onu göreceğiz.
Bugün belirli bir zamanda serbestiz, hür irade elimize verilmiş. Önümüzde iki yol var, seçim bize ait. Gün olur ömür biter, Mahkeme-i kübra kurulur, herkes yaptığını bulur. Ceza ve mükâfat kısmi olarak dünyada verilse dahi, asıl ceza günü o gündür.
Hadîs-i Șerîfler...
✦ Bir kimsenin malı az, geçindirdiği aile fertleri çok, namazı güzel olursa, müslümanların da gıybetini etmezse, Kıyâmet günü benimle berâberdir.
✦ Ağaç diken herkesin amel defterine, diktiği ağacın meyvesi kadar sevap yazılır.
✦ Dört kimse vardır ki, yaptıkları iyiliklerin karşılığını bekleyebilirler:
1- Hastalıktan kurtulan hasta.
2- Müslüman olan müşrik.
3- İmanlı ve Allah’ın rızâsını dileyerek cumâ namazından dönen kişi.
4- Helâl kazançtan hacca giden hacı.
✦ Allah yolunda bir günlük nöbet, bir aylık (nafile) namazdan ve oruçtan daha faziletlidir.
✦ Her kim Cuma gecesi iki rekat namaz kılsa, her rekatında bir Fâtiha, bir Âyete’l Kürsi ve on beş kere İhlâs sûresini okusa, namazdan çıkınca da bin kere salâvat getirse, hiç şüphesiz o gece beni rüyasında görür.
✽ ✽ ✽
✧ Hasta için sevap yazılmaz. Sevap ancak hastalığa karşı gösterilen sabır için yazılır. Böylece hastalığı onun günahlarına keffâret olur. (İbni Mesud)
✧ Mümin kalbine gelen hüznün bile mükâfatını görecektir.
✧ Bir kimse mümin kardeşinden, dünya sıkıntılarının birini alırsa, Allah (celle celâlühû) ondan âhiret sıkıntılarının birini alır.
✧ Mümine eza veren her şey musibet sayılır. Mukabilinde mükâfat vardır.
✧ Şakik Belhi şöyle der:
1- Allah’a ibâdet et; O sana bağlılık ihsan eder.
2- Allah’ın düşmanları ile savaş; O sana yardım eder.
3- Allah’ın vaadini doğrula; O sana vaadini yerine getirir.
✧ Tatlı yediren, Kıyâmet acısı tatmaz.
✧ Bir kimse eli dar olan birine mühlet verirse, Allah (celle celâlühû) dünya ve âhirette ona kolaylık verir.
✧ İyi kimseler, birbirlerine şu üç cümleyi yazarlardı:
Birinci cümle: Bir kimse, âhireti için çalışırsa, Allah (celle celâlühû) onun dünyasına da yeter.
İkinci cümle: Bir kimse, gizli işlerini düzeltirse, Allah (celle celâlühû) onun açık işlerini de yararlı hale getirir.
Üçüncü cümle: Bir kimse, Allah ile arasını düzeltirse, Allah da (celle celâlühû) onun insanlarla arasını düzeltir. Avn b. Abdullah
Davud Peygamber Allahu Teâlâ’dan kendisine mizan terazisinin gösterilmesini istemişti. Allahu Teâlâ uykusunda Hz. Dâvûd’a teraziyi göstermiş, terazinin büyüklüğünü gören Dâvûd Peygamber hemen bayılıvermişti. Ayıldığı zaman ‘Ey Allah’ım! Bu terazinin kefesini kim doldurabilir?’ diye sormuş, Allahu Teâlâ da ‘Ey Dâvûd, ben kulumdan râzı olduğum zaman, bir hurma tanesi ile de doldururum’ buyurmuştur.
2- Hasene
‘Hasene’, lugatta; İyilik, güzellik, sevap, iyi âkibet, iyi söz ve iş, nimet anlamlarına gelir. Arapçada iyiliğin ve güzelliğin her türünü anlatmak için kullanılan bir kelimedir. Karşıtı; suç, kötülük, günah demek olan ‘seyyie’ dir.
✧ Hasene, insan tabiatının hoş gördüğü şeydir.
✧ Kim Allah için koku sürünürse, kıyâmet gününde miskten daha güzel kokuyla huzura çıkar. Kim de Allah’tan başkası için koku sürünürse, kıyâmet gününde leşten daha fena koku ile gelir. Hadîs-i Şerîf
✧ Bir adam, bir açlık yılında bir kum yığını önünden geçer. İçinden, ‘bunların hepsi un olsa ve bana verilse, hepsini insanlar arasında taksim ederim’ diye geçirir. Hemen Allah Peygamberine şunu vahy eder: Falan adama de ki; ‘Allah sadakasını kabul etti, güzel niyetini hoşnutlukla karşıladı ve sana kum yığını kadar sevap verdi.’
✧ İnsan ölünce ameli kesilir; üç şey müstesna:
1- Sadaka-i cariye,
2- Kendisinden istifade olunan âlim,
3- Kendisine duâcı olan sâlih evlat. Hadîs-i Şerîf
Ramazan-ı şerifde sevâb-ı a’mâl, bire bindir. Kur’an-ı Hakîmin nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i cennet getirir. Ramazan-ı şerifde herbir harfin, on değil bin ve Âyet’el Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cuma’larında daha ziyâdedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuz beş bin hasene sayılır.
Hasene nedir?...
♦ Bir iyiliğe en az on sevap, sıhhatli beden, maişet bolluğu,
♦ Kolay geçim, akraba ve ahbap arasında ülfetin devamı, uyum.
♦ Ganimet malı, zafer, ucuzluk, ferahlık, iç huzuru, anlaşma, sevgi.
3- Cezâ
✧ ‘Kim zerre kadar kötülük yaptıysa, onu görecektir.’ (Zilzal, 8)
✧ Azap, kişinin günahına karşılık dünyevi ve uhrevi çekeceği cezadır.
✧ Allah insanları dünyada da azaba tutabilir. Bu aynı zamanda bir imtihandır. Allahu Teâla (celle celâlühû), «İtaatkâr ve sabırlı olanlarla, isyankâr ve sabırsızları ayırd edebilmek için size biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden eksilterek imtihan edeceğiz. Ey Peygamber, bu sıkıntılara sabredenleri, cennet ve Allah’ın nimetleriyle müjdele» (Bakara, 155) buyurur.
✽ ✽ ✽
✧ Kim Bana duâ etmez ise, ona azap ederim. Hadîs-i Kudsî
✧ Şüphesiz ki Allah (celle celâlühû), dünyada insanlara azap edenlere azap edecektir. Hadîs-i Şerîf
✧ Yakınları ile ilgiyi kesen cennete giremez. Hadîs-i Şerîf
✧ Üç şeye önem vermeyen, altı şeyle cezâlanır:
1. Dost kazanmaya önem vermeyen, düşmanlığa ve yardımsız kalmaya mübtelâ olur.
2. Selâmete önem vermeyen, zamanın musibetlerine ve önemsenmemeye mübtelâ olur.
3. İnsanlara iyilik etmeyen, pişmanlığa ve hüsranlığa mübtelâ olur.
✧ Huzur-u kalple kılınmayan namaz, cezayı gerektirir.
✧ Kafirler bu dünyada üzerine teklif almadıkları için, seyyiatlarının cezası tehir olunur. Yaptıkları bazı iyiliklerin mükâfatı ise ta’cil olunur. Müminlerin günahlarının cezası ta'cil edilir, sevaplarının mükâfatı geri bırakılır. Bu nedenle kafirler dünya hayatında fazla sıkıntı çekmiyor görülürler.
✧ Cenâb-ı Hakk, kulun iradesini ceza ve mükâfata medar kıldı.
✧ Kişi din kardeşine ve dostlarına hizmetinden dolayı böbürlenirse, Allah (celle celâlühû) ona öyle bir alçaklık verir ki, katiyen ondan kurtulamaz. Ebû Abdullah Mukri
✧ Allah (celle celâlühû), bir kimsenin helâkını dilerse, onu şu üç şeyle cezâlandırır:
1- Ona ilim verir; ancak ilmi ile amel işlemekten men eder.
2- Sâlih zatlarla sohbet eder; ama onların hakkına riâyet nasip etmez.
3- Kulluk kapısını açar; ama ihlâs yolunu kapatır.
Fakih der ki: Bütün bunlar o kimsenin başına kötü niyeti sebebiyle gelir, bir de içinin bozukluğundan dolayı. Eğer niyeti doğru olsaydı, Allah (celle celâlühû) ona ilmin faydasını, amelde ihlâsı, sâlih zatlara saygıyı nasip ederdi.
✧ Dünyadaki bütün musibetler, yapılan kötülüklerin cezâsıdır.
Adamın biri ölüp de kabrine konduktan sonra yanına bir melek gelerek başucuna oturur ve ona kırbaçla vurarak azap etmeye başlar. O derece azap eder ki, artık sağlam bir uzvu kalmaz ve kabirde alevler arasında tutuşup yanmaya bırakılır.
Daha sonra, ‘ayağa kalk!’ denilir. Ayağa kalkınca öyle bir çığlık koparır ki, insanlarla cinlerin dışında yer ile gök arasındaki bütün varlıklar bu çığlığı duyarlar.
Sonra ölü, meleğe şöyle der: ‘Niçin bu hareketi bana reva görüyorsunuz? Neden beni bu acı azaba uğratıyorsunuz? Halbuki ben namazını kılan, zekâtını veren, orucunu tutan bir insandım.’
Bunun üzerine melek şu cevabı verir: ‘Seni şu sebeplerden azâba çekiyorum: Bir gün sen, senden yardım bekleyen bir mazluma uğramıştın da ona yardım elini uzatmamıştın. Yine başka bir gün sidiğini tam mânâsıyla temizlemeden namaza durmuştun. İşte onların yüzünden şimdi seni azaba çarpıyorum.’
4- Borç
İslâm dini toplum içindeki zayıfları korumayı, onların menfaatlerini gözetmeyi, yoksullara ve muhtaçlara yardım etmeyi emretmektedir. Toplumu bir bütün olarak kabul eden İslâm, sevgi, şefkat, merhamet, yardım gibi insani duygularla dayanışma ve kaynaşma ruhunu yaygınlaştırmayı hedeflemiştir. İslâma göre hali vakti yerinde olanlar, ihtiyaç sahiplerine yardım etmekle yükümlüdürler. İmkanı olanların yardımcı olması, bu yükümlülüğün bir gereğidir. Kur’ân-ı Kerimde bir kimsenin diğer bir kimseye borç vermesi, bizzat Allah’a (celle celâlühû) borç vermek olarak ifade edilmiştir. (Bakara, 245)
Dinimiz insanların birbirlerine yardım etmelerini tavsiye etmiş, bununla birlikte zarar vermekten şiddetle sakındırmıştır. Bir müslümanın itimad ederek verdiği borcu, alanın ihmal etmesini, yalanlamasını hoş karşılamamıştır. Hz. Peygamber bir hadîs-i şerîfinde: ‘Bir kimse başkalarının mallarını ödemek üzere alırsa, Allah (celle celâlühû) ödemesini kolaylaştırır. Her kim de onu çarçur ederse, Allah (celle celâlühû) o kimseye kolaylık vermez’ buyurmaktadır.
Bir insan borcunu ödeme niyetinde olmasına rağmen ödeme imkanından mahrum ise, alacaklının bu insana kolaylık göstermesi, yardımcı olması en güzel yoldur. Bu, İslâm ahlâkının alacaklıya yüklediği vicdani bir vazifedir.
Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerimde «Eğer borçlu darlık içinde ise eli genişleyene kadar ona mühlet vermek gerekir» (Bakara, 280) buyurmaktadır.
Hz. Peygamber ‘Satarken ve alırken, borcunu isterken ve öderken kolaylık gösterenlere Allah (celle celâlühû) merhamet eder’ buyurarak, borçlu insana kolaylık gösterilmesini tavsiye etmişlerdir. İslâm bir taraftan borçlu duruma düşmemeyi, borçlanılmış ise bir an önce ödenmesi gerektiğini telkin ederken; bir taraftan da Müslümanlara, borçlunun, darda kalmışın yanında olmayı emretmektedir.
✽ ✽ ✽
✧ Borçtan sakınınız. Çünkü borç; geceleri keder ve sıkıntı, gündüzün de zillet ve hakârettir.
✧ Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Nefislerinizi emniyette iken korkuya düşürmeyiniz.’ Ashab, ‘Bu nedir yâ Resûlâllah?’ dediler. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): ‘Borç’ buyurdu.
✧ Borçlunun elleri, kabrinde boynuna bağlıdır. Ancak borcunu ödemek onu çözer.
✧ Ödünç alan bir kimse, iyice ödemeye niyet ederse, Allah (celle celâlühû), o kimseyi korumak için birkaç melek gönderir ve borcunu ödeyinceye kadar ona duâ ederler.
✧ Herhangi borçlu bir kulun, borcunu ödemek hususunda niyeti olursa, Allah’dan ona yardım ve muâvenet olur.
✧ Her kim, insanlardan edâ etmek gâyesiyle borç mal (para) alırsa, (Allah ödeme hususunda yardım ederek) ona ödetir; ödememek maksadıyla alırsa, Allah (celle celâlühû) onun malını telef eder.
✧ Borç vermek sadaka vermekten onsekiz derece üstündür.
✧ Alışverişi kolay olan, alacağında müsâmaha gösterip borcunu kolayca ödeyene Allah rahmet etsin.
✧ Borcunu azalt ki, hür yaşayasın. Hz. Ömer
✧ Kim borçluya mühlet verir veya borcunun bir kısmını ona bağışlarsa, Allah’ın gölgesinden başka gölgenin olmadığı günde Allah (celle celâlühû) onu gölgelendirir.
✧ Paranın değerini öğrenmek isterseniz, borç almaya çalışın.
✧ Borç, Allah’ın bayrağıdır. Kulu zelil etmek istediği zaman onun boynuna takar. Zillet borç istemektir. Zaruret üzere olur da borç isterse, müstehaktır.
✧ Borçlunun mühleti bittikten sonra müsamaha edilen her bir gün için sadaka yazılır.
Kendini bilmeze pek olma yakın
Sonradan görmüşe borçlanma sakın.
5- İslâm
İslâm dini, akıl ve vicdan dinidir. İnsan, aklı ile dinin bildirdiği gerçekleri görür ve vicdanını kullanarak gördüklerinden sonuç çıkarır. Örneğin akıl ve vicdan sahibi bir insan kendisine hiçbir bilgi verilmese bile evrendeki herhangi bir varlığın özelliklerini incelediğinde bunun üstün bir akıl, ilim ve güç tarafından yaratıldığını anlar. Veya dünyada yaşanabilmesi için gereken binlerce koşullardan sadece birkaçını görmesi bile, dünyanın insanlar için özel olarak yaratılmış bir gezegen olduğunu anlamasına yeterlidir.
Akıl ve vicdan sahibi bu insan, dünyanın tesadüfen oluştuğu gibi bir iddianın saçmalığını kolaylıkla anlar. Aklını ve vicdanını düşünerek kullanan her insan Allah’ın (celle celâlühû) varlığının delillerini tüm açıklığı ile görebilir. Bu insanlardan bir âyette şöyle bahsedilir: «Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı (celle celâlühû) zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin, bizi ateş azabından koru.’» Ali İmran, 191
İslâm, bütün zamanlar ve peygamberlerle birlikte vardı. Peygamberlerin şeriatleri farklı olsa da getirdikleri din tektir. Bütün peygamberler aynı özü, aynı hakikati temsil ettiler. İslâm bir boyutuyla vicdana, bir boyutuyla ruha, bir boyutuyla kalbe, bir boyutuyla akla, bir başka boyutuyla topluma ve hayata anlam ve yön veriyor. İslâm, ruhani ve cismâni hayatı ve ihtiyaçları; birini diğerine tercih etmeksizin, bir bütünlük içerisinde değerlendirir.
✧ İslâm, akıl, mantık ve gerçeklere uygun, sade ve gönülleri doyurucu bir özelliğe sahiptir.
✧ İslâm, akla, cana, mala, ırza önem vermektedir. Bunlara zarar verecek her türlü içki, yiyecek, içecek, oyun gibi şeyleri yasaklamış, haramdan müslümanları uzaklaştırmaya çalışmaktadır.
✧ Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar. İslâm’da günahkâr olarak doğma diye bir şey yoktur. Her doğan günahsız olarak dünyaya gelir.
✧ Bu (İslâm dinini) kendim için seçtiğim bir dindir. Ona güzel ahlâk ve cömertlikten başkası yaraşmaz. O halde bu dine bağlı yaşadığınız sürece, onu cömertlik ve güzel huylarla şereflendirin. Hadîs-i Kudsî
Hadîs-i Șerîfler...
✦ İslâmiyet daima yükselir; onun üzerine (hiçbir beşeri düşünce) yükseltilemez (ondan üstün olamaz).
✦ Bir zaman gelir ki İslâmiyete yapışmak elinde ateş tutmaktan güç olur.
✦ Allah İslâm dinini insanlara indirmiş; ve onu kolaylık, müsâmaha, genişlik dini yapmış; darlık dini yapmamıştır.
✦ Beyaz kılları koparmayınız, o kıyâmet günü bir nur olur. Kimin İslâm yolunda bir kılı ağarırsa; onun sebebiyle Allah kendisine bir iyilik yazar, bir hatasını siler ve kendisini bir derece yükseltir.
✽ ✽ ✽
✧ Deniz yolcularına fener, hayat yolcularına ise İslâmiyet yol gösterir.
✧ Müslümanın her şeyi müslümana has olmalıdır; yemesi, içmesi, giymesi, hep Allah (celle celâlühû) tarafından belirlenmiştir.
✧ İslâm’ın yıkılması; âlimlerin zelleleri, münâfıkların münâkaşası ve saptırıcı önderlerin saptırmasıyla meydana gelir. Hz. Ömer
✧ İslâm, bir müslümanda tezâhür edince, onda maddi ve mânevi bir berraklık meydana gelir. Fuzûli
✧ İslâm çıplaktır; elbisesi takvâdır, tüyleri hidâyettir, süsü ise hayadır. Direği verâ (şüpheliyi terktir), ayakta tutucusu da sâlih ameldir.
✧ İslâm dört esas üzere kurulmuştur:
1- Sabır: Allah’ın farz kıldığı emirleri yerine getirmekte ve yasak kıldığı şeyleri yapmamakta kararlı ve sabırlı olmaktır.
2- Yakîn:Menfaati karıştırmadan, sâdece Allah rızâsı için iyilik yapmak ve Allah’ın vadine kesin olarak inanmaktır ki, bu rızıktır.
3- Cihat: Hiçbir şekilde düşmanına gâfil olmamaktır ki, bu düşman şeytandır. Sen onu unutsan bile o seni unutmaz. Şeytan bir kurt gibidir ki, daldığı sürüde hangi gâfil koyun varsa, onu yakalar.
4- Adâlet: Eğer üzerinde bir hak var ise istenmeden onu ödemek ve bir başkasında hakkı olanın, o kimseye yumuşak davranmasıdır.
Bucak bucak, köşe köşe
Kara taşa, kor ateşe
Yıldıza, aya, güneşe
Hak yol İslâm yazacağız.